Anasayfa > Güncel Yazılar > Direnişi Hatırlamak (III): Hepimiz Adına

Direnişi Hatırlamak (III): Hepimiz Adına

Sanem Su Avcı

09 Temmuz 2018

Bu anlatı, anlatıcının Yüksel Direnişi’ni nasıl hatırladığını anlatarak devam etmek zorunda. Hikâyenin bizi getirdiği yer bu hatıra, çünkü hikâyenin sessizce başladığı ve şimdi cevabı aranan soruların ortaya çıktığı yer burasıydı. Yüksel Caddesi’nde kalabalıkların toplandığı o “kritik eşik” günleriydi.  

Bu vakitlerin şimdi bu kadar uzak görünmesi bireysel değil, toplumsal bir marazdan ötürü olsa gerek. Geçmişle aramızdaki mesafeyi büyüten şey basitçe zamanın geçişi değil. Türkiye’de siyasetin zamanı beyhude umutların ve boşa harcanan çabanın zamanıyken, bu beyhudeliğin sürekliliği ancak unutuş sayesinde sağlanabiliyor. 24 Haziran 2018 için umutlanabilmek ancak 7 Haziran 2015’i ve sonrasını unutarak mümkün olabiliyor, örneğin. Unutuş, Türkiye siyasetinde nefes alabilmek için bir tür önkoşul. Her defasında geri yuvarlanacak olan o kayayı dağın zirvesine doğru çıkarmak için kolları bir kez daha sıvadığımızda, hiç değilse bunu daha önce defalarca denemiş olduğumuzu hatırlamamayı tercih ediyoruz. 

***

Bir yıl öncesini, Yüksel Direnişi’nin en çok ses getirdiği o günleri hatırlamak istediğimde belli başlı birkaç imge karşılıyor beni: O küçük meydanı dolduran kalabalıklar, çiçekler, polis saldırıları, masal kitabı okumak için Yüksel’e gidenler, destekçilerden oluşan bir çemberin ortasında durmakta olan Nuriye ile Semih. Ancak bu hatıralar bana ait değil. Bunların hiçbirini ben yaşamadım çünkü Yüksel Direnişi devam ettiği sırada orada değildim. Benim Yüksel Direnişi’ne dair hatıralarım kalabalıklara, coşkuya, neşeye, dayanışmaya ve beraberlik hissine dair hatıralar değil. Daha ziyade iç sıkıntısına, konuşamamaya, derdini anlatamamaya ve tüm bunların getirdiği derin yalnızlık bilincine dair hatıralar.

Yüksel Caddesi’nde vuku bulan o coşkulu beraberlik beni kendine çekmiyor, aksine kendinden uzaklaştırıyordu. Kritik eşik döneminden de önce, çok da farkında olmadan, Yüksel tarafından geçmemeye özen göstermeye başlamıştım. Bu tercih herhangi bir akılcı muhakemeye dayanmıyordu. Yüksel’e gitmek istemediğimi kesin olarak biliyordum, ama bu istemeyişin sebebini o kadar iyi anlayamıyordum. Bir açıklama arıyordum –eylemi doğru ya da mantıklı bulmuyor olabilirdim, ama Konur Sokak’a girmekten dahi kaçınmam nedendi? Kabul etsem de etmesem de benim adıma direnen insanların hayatları tehlikedeyken sağlıklı bir bedenle orada bulunma fikri mi beni rahatsız ediyordu? Açlıktan kırılan bedenlerin etrafında halay çekilmesi mi rahatsız ediyordu –ama bu eylemcilerin kendi tercihi, kendi iradesi değil miydi? Hepimiz adına yapıldığı iddia edilen bu eylemde, eylemcilerin iradesinin diğer herkesin iradesinin önüne geçmiş olması mı beni rahatsız ediyordu? Ama direnişti işte, başka kimsenin direnmediği yerde onlar direniyorlardı, bu beni rahatsız etmemeliydi. Acaba birilerinin benim adıma konuşmasından mı rahatsızdım? Fazla mı bireyciydim, çok mu post-moderndim? Burjuva mıydım, konformist miydim? Yoksa basitçe polisten mi korkuyordum? Onurları uğruna her şeyden vazgeçmiş bu insanların yanında olamamam, onurumdan daha çok değer verdiğim şeylere sahip olduğum için miydi? Neydi mesele?

Başka yerlerde, başka insanlarla konuştuğum zamanlarda konu başka yerlerden açılsa da dönüp dolaşıp mutlaka Yüksel’e geliyordu. Önce yüzümüzde acılı bir ifadeyle durumun ne kadar kötü olduğundan dem vuruyorduk. Sonra birbirimizi tartıyorduk. Genellikle önce ben, dikkatli ifadeler kullanmaya özen göstererek, bu eylemi çok da onaylamadığımı “itiraf” ediyordum. Sıklıkla, karşımdaki kişinin de benzer bir görüşte olduğunu keşfediyordum. Kısık sesle ve birbirimize doğru eğilerek konuşmaya devam ediyorduk. Ancak ne kendi anlattıklarım ne de karşı taraftan dinlediklerim, hiçbiri iç sıkıntısına çare olmuyordu. Açlık grevi hakkındaki görüş farklılıkları iki ana tepkide buluşuyordu: ya ne olursa olsun başlamış olan direnişe destek vermek gerektiği söyleniyor, ya da o meşum örgüt bağlantısı ileri sürülüyor ve hissettiğimiz yabancılaşma buraya bağlanıyordu. Ancak bu açıklamanın kendisi açıklanmaya muhtaçtı.

Beni etkisine alan duyguya başka bir noktadan yaklaşmamı sağlayacak desteği çalışma masamda buldum. O dönem üzerine çalışmakta olduğum Sara Ahmed Duyguların Kültürel Politikası’nda (Sel Yayınları, 2015) tam da benim durumumdan bahsediyordu: Kalabalıklar bir şeylerin etrafında coşkuyla bir araya gelirken dışarıda kalmaktan, sevgi ya da onur gibi “iyi” duygular etrafında örülen siyasetlerin nasıl baskıcı ve dışlayıcı olabileceğinden.[i] 

*** 

2017 ilkbaharının boğucu günlerinde bana eşlik eden, sevgiden ziyade tutkulu bir alıp verememe hissiyle bağlandığım bu düşünür olmuştu. Sara Ahmed’i Batılı bir liberal demokrasi modelini fazlaca varsaydığı için eleştiriyor; kitap boyunca üzerinde durduğu endişelere karşı önerdiği çözümlerin faşizm durumunda elimizi kolumuzu bağlayacağını düşünüyordum. Kritik eşik döneminde ise, tam da Sara Ahmed’in bahsettiği türden adaletsiz bir siyasi birliktelik tarafından elimiz kolumuz bağlanmıştı. Hepimizi temsil etme iddiasında olan Yüksel Direnişi belli bir hareket dışında herhangi bir harekette bulunmayı, belli bir söz hariç herhangi bir söz söylemeyi imkânsız hale getiriyordu. Sara’nın uyarılarının benden uzak olduğunu düşündüğüm başka bir bağlama değil, bu âna ve buraya dair uyarılar olduğunu Yüksel Direnişi ile birlikte fark ettim.

Sara Ahmed’in bu kitapta ortaya koymayı hedeflediği temel şeylerden biri kamusal anlatıların duygularla çalıştığı, siyasi birlikteliklerin her zaman duygu temelli olduğudur. Toplulukları bir araya getiren kamusal anlatılar duyguları harekete geçirir, duygularla hareket ederler. Duygu ve akıl birbirinden bağımsız değildir, akılla hareket ettiğimizi zannettiğimiz her an duygu aklın eğilimlerini belirlemektedir. Ahmed’e göre sorun, içinde bulunduğumuz durumda duyguların işleyiş biçiminin adaletsizlik üretiyor ya da geçmiş adaletsizlikleri yeniden üretiyor olmasıdır. Duyguların kamusal işleyişi bugün dışlayıcı ve normatiftir. Duygudan ziyade akla yaslanmak gibi bir çözüm olamayacağına göre, yapılması gereken şey duyguların işleyişine bakmak ve buradan yola çıkarak siyaseti yeniden düşünmektir.

Duyguların dolayımsız, kendiliğinden ortaya çıkan şeyler olduğunu düşünmeye meylederiz. Yaygın kabule göre duygu doğal, insanın içinden gelen, saf bir tepkidir. Aklın ise toplumsal öğrenmeyle şekillendiğine ve dolayısıyla duygu kadar saf ve doğrudan olmadığına inanırız. Sara Ahmed bu düşünceyi reddeder: Duygular insanın içinden gelen, özne ile nesne arasında kendiliğinden ortaya çıkan tepkiler değildir. Bilakis, duygularımız bizden önce gelen temas tarihleri tarafından şekillenir. Neyi sevip neyden nefret ettiğimiz, neyden iğrenip neyden korktuğumuz yüreğimizin özgür ve bağımsız tercihleriyle belirlenmez –bunlar büyük oranda içine doğduğumuz ortam tarafından, kimlerin yanında ve kimlerin karşısında gözlerimizi açtığımıza bağlı olarak belirlenir.

Bu nedenle duygularla siyaset yaparken (ki her zaman duygularla siyaset yapıyoruzdur) dikkatli olmak gerekir. Duygusal tepkiler en otomatik, en kendiliğinden göründükleri zaman bile bir temaslar tarihine dayanırlar ve çok iyi bildiğimiz gibi, bu tarih adaletsizliklerle doludur. Adaletsizliklerle dolu olan tarih, aynı zamanda adaletsizliklerin unutulmasının tarihidir. Tarih boyunca tekrar eden adaletsiz temaslar, bugünün değer yargılarını ve toplumsal normlarını belirlerken aynı zamanda bu değerlerin ve normların altında görünmez hale gelirler. Siyasi ve toplumsal dönüşüm yaratmayı hedefleyen bir siyasal hareket tam da bu nedenle, kendine temel aldığı normlar ve değerlerden dolayı, zafer kazandığını zannettiği anda yeniliyor olabilir.  

Yüksel Direnişi’nin karşı çıkma iddiasında olduğu şeyi yeniden ürettiğini buradan dolayı söyleyebiliriz. “Ses çıkarılsın da nasıl çıkarılırsa çıkarılsın” düşüncesiyle duygusal tepkiyi maksimize etmeye yönelen Yüksel Direnişi mümkün olduğunca kalabalık bir kesimden sempati toplamaya çalışırken silahsız, masum, “sadece işini geri isteyen”, devlet tedrisatından başarıyla geçmiş ve şimdi bu tedrisatın bir neferi olmak isteyen vatandaşı bir ideal olarak yeniden inşa etmiştir. Yüksel Direnişi’nin miyop stratejisi açısından burada bir sorun yoktur –2017 yılının Türkiye’sinde en geniş kesimlerden duygusal desteği toplayacak olduğu düşünülen figür bu figürdür ne de olsa. Ancak “keyfî bir şekilde işinden edilmiş masum memur” etrafında kurulan topluluk bir ideal olarak devlet memurluğunu, devlet tedrisatını, burjuva çalışma ahlâkını ve masum vatandaşın makbul vatandaş olduğu düşüncesini yeniden meşrulaştırır. 

*** 

Yüksel Direnişi ekseriyetle “iyi” duygular üzerine kurulmuş; Nuriye ile Semih’e, Semih’in eşi Esra’ya, Veli Saçılık’a ve annesi Kezban Saçılık’a duyulan sevgi, onların onurlarına ve iradelerine saygı üzerinden örgütlenmiştir. Ancak Sara Ahmed ısrarla şuna dikkatimizi çeker: Tarihsel adaletsizlikler iyi duygularla ortadan kalkmaz. Aksine, iyi duygular bu adaletsizlikleri yeniden üretme işini görebilirler. Zulüm görmüş bir insana sempati beslerken, farkında olmadan bu zulme imkân sağlayan bir düşünce biçimini tekrarlıyor olabiliriz. Nuriye ve Semih’in sürdürdükleri “onur direnişinin” onların aldıkları eğitime, hayattaki başarılarına, onlar için gösterilen emeğe vurgu yapılarak desteklenmesi bu tarz bir tekrardır. Yüksel Direnişi etrafında örülen dayanışma, bazı hayatların bazılarından daha değersiz olduğu şeklindeki düşünceyi üstü kapalı bir şekilde teyit eder.

Doğruluk ve hakikat ölçütü “halkımız” olduğu sürece burada bir sorun yoktur, zira halkımız zaten başarılı insanları başarısız insanlardan daha değerli görür. Benzer şekilde, sadece ekmek almaya çıkmış bir çocuğun öldürülmesine polisle çatışmaya çıkmış bir çocuğun öldürülmesinden daha çok tepki verir. Ancak bu gibi yargıları olduğu gibi kabul eden, eleştirel bir mesafe olmaksızın bu değerleri ve normları kendine dayanak alan bir siyasetin toplumsal düzlemde bir dönüşüm yaratması beklenemez. Karşı çıktığı şeyi başka bir bayrak altında yeniden üreten bu tarz siyasetler dönüşüm yaratamaz, aksine içinde var oldukları düzeni tahkim ederler. Yalnızca kendi hareket alanını kısıtlamakla kalmaz, kendisine alternatif olabilecek diğer siyasetlerin hareketini de sınırlandırırlar. Yüksel Direnişi’nin yarattığı etki bu durumun somut bir örneği sayılmalıdır. OHAL KHK’larına karşı yapılan birçok eylemlilikten bir tanesi olarak başlayan Yüksel Direnişi tekelleşerek büyürken alternatif eylem biçimlerini ortadan kaldırmış, sönümlenirken geriye bıraktığı en somut ve belirgin dönüşüm ise Yüksel Caddesi’ndeki yeni polis karakolu olmuştur.

Bu durumun sebebi yalnızca Yüksel Direnişi’nin dayandığı değerlerin ve ortaya koyduğu ideallerin mahiyeti değildir. Sara Ahmed bir siyasetin ancak ideallere ve değer yargılarına şüpheyle yaklaştığı ölçüde dönüştürücü olabileceğini ifade eder. Karşı çıktığımız şey her an bizi belirlemektedir, dolayısıyla dönüşüm için mücadele ederken her zaman kendimizle de mücadele etmemiz gerektiğini hatırlamak gerekir. Tarih boyunca yaşanmış adaletsizlikler hayatımızın, düşüncemizin, duygumuzun her noktasına sirayet etmiştir. Bu duruma karşılık yapılması gereken şey, kendimizle aramıza eleştirel bir mesafe koymak ve aynı sorunu hedef alan farklı eylem biçimlerinin olabileceğini kabul etmektir. Siyasal eylem biçimlerinden bir tanesinin diğerlerinden daha doğru olduğunu ilan etmek, mümkün olan diğer eylem biçimlerinin bu dünyada yaratabileceği dönüşümlere engel olmaktır.

Yüksel Direnişi’nin tıkayıcı etkisi burada ortaya çıkar. Bu eylem çerçevesinde siyasal dönüşüm yaratabilecek tek davranış biçimi “direniş” olarak tanımlanmış, direniş yöntemleri arasında bir hiyerarşi kurulmuş ve “onuru için hayatından vazgeçme” olarak tanımlanan açlık grevi bu hiyerarşinin tepesine yerleştirilmiştir. Bu çerçeve bir kez hakim kılındığında, mümkün olan diğer eylem biçimleri faydasız, hatta yanlış görülmeye başlanır. Yapılması gereken ve değer taşıyan tek eylem, sürmekte olan “en büyük direniş”e destek vermektir. Nuriye ve Semih kadar direnemeyenlere düşen görev onların yanında olmak ve onların direnişini yükseltmektir. Henüz Yüksel Direnişi’nin kesin bir hesabını çıkarmak için erken olsa da “kritik eşik” döneminin ardından gelen sessizlik ve eylemsizlik, kısmen bu hiyerarşinin yarattığı baskıyla açıklanabilir.

Üstelik, Yüksel Direnişi’yle kurulan (ya da yeniden kurulan) bu çerçeve başka bağlamlara doğru hızla yaygınlaşmıştır. İsveç’te yaşayan trans mülteci Demhat Aksoy’un 2018 yılının bahar aylarında kısa bir süre sürdürdüğü açlık grevi eylemi esnasında yaptığı bir konuşma, bu çerçevenin ima ettiği sonuçları göstermesi bakımından önemlidir.[ii] Demhat Aksoy kendisinin protesto etmek amacıyla açlık grevine girdiği sorunların aslında orada yaşayan bütün LGBT mültecilerin paylaştığı sorunlar olduğunu söyler. Ancak diğer mülteciler yaşamakta oldukları bu sorunlara karşı eyleme geçmemektedirler. “Ama işte,” der Demhat, “ben susamıyorum çünkü böyle öğrenmedim. ... Hamurumuzda hiçbir zaman susmak yoktu.”

Bu söyleme göre, herkes yaşanan haksızlıklara sessiz kalırken bunlara karşı eyleme geçen kişi diğerlerinden fıtrat itibarıyla farklıdır: Susmak hamurumuzda yoktur, ya da vardır. Direnme kapasitesi, kişiyi diğerlerinden daha üstün kılan bir tür gayri maddi varlık olarak görülür hale gelmiştir. Direnme kuvveti direnen kişiye değer katar, onu “doğru” kılar. Doğru hareket direnmek, en doğru hareket de en çok direnmek olarak tanımlandığında en çok direnen insan bütün iyi duygularımızın merkezi haline gelir. Nuriye Gülmen her ne kadar söylemlerinde bunu ısrarla reddetse de pratikte gerçekleşen şey budur: Nuriye ve Semih’in iradeleri, eylemlerinin temsil ettiğini iddia edilen insanların iradelerinden daha değerli hale gelir çünkü “kimsenin direnemediği bir ortamda” yalnızca Nuriye ile Semih direnmektedir. Direnme kuvvetleri onları güzelleştirir, sevilesi kılar. Bizim -biz direnemeyenlerin- ise onlar gibi olamadığımız için içerisine itildiğimiz tali pozisyonu kabul etmemiz ve onların gösterdiği doğrultuda gücümüz yettiğince eyleme destek vermemiz beklenir. 

*** 

Burada bir problem olduğunu hissedenler olsa da, kimsenin durup ince şeyleri düşünmeye vakti yoktur. Direniş, ne yaptığına dönüp bakmadan yüreğinin götürdüğü yere gitmeye devam eder çünkü “şimdi tartışma zamanı değildir”. Direnişin nedenini, nasılını tartışmaya çalışanlar ayıplanır ve topluluktan dışlanırlar. Zira direnişin ideallerinde bir sorun olabileceği iddiası artık basit bir eleştiriden ibaret sayılamaz. Direnişin bir araya getirdiği topluluk, direnme kapasitesine sahip bu insanlara yönelik duygular aracılığıyla topluluk haline gelmektedir. Yüksel’de toplanan insanları bir araya getiren şey Nuriye ve Semih’e duyulan sevgi, onların direnişlerine duyulan saygı, onların başına bir şey gelmesinden duyulan korkudur. Nuriye ve Semih’e veya onların eylem biçimine getirilen eleştiriler artık fikir özgürlüğü kapsamına girmez, çünkü bu eleştiriler insanların hissettiği ve onları direniş topluluğuna bağlayan duyguları tehlikeye atacak, topluluğun var olma koşulunu ortadan kaldıracaktır.

Böylece, kendimizi yeniden milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerin ortasında buluruz. Fikirlerinden dolayı işinden edilmiş insanları temsil etme iddiasında olan bir eylem kendi içinde farklı sesleri yasaklar. Artık tek bir plan, tek bir mücadele vardır. Yürütülen eylem biçimine dair herhangi bir çekincesi olanlara, bazı noktaları belki daha iyi düşünmek ve farklı davranmak gerektiğini söyleyenlere verilecek tek bir cevap vardır: Şimdi tartışma zamanı değil, mücadele zamanıdır. Kritik eşik döneminde Gazete Duvar’da yayımlanmış ibretlik bir yazı durumu özetler:   

“Nuriye ile Semih’in açlık grevi; konuya muhalefet şerhi düşeceklerini aklımızdan dahi geçirmediğimiz, özgürlükçü, mücadeleden yana ve bu haksız KHK uygulamalarına sert şekilde karşı çıkan bazı kişilerce eleştirildi. Bu eleştiri açıktan açığa yapıldı. Tam da grevin sesini yükselttiği en ateşli anda.

(...)

Öncelikle, bu eleştirileri okurken tek tesellim, meselenin halktan son derece kopuk bir noktada tartışılıyor olması. Şöyle ki; bu eleştirileri yazan dostlarımız genelde son derece bilgili, kısmen deneyimli, yüzlerce kitap devirmiş, ideolojik ve de akademik dile hakim, konuşmayı pek iyi beceren ve tercih eden kişiler olduklarından gayet teknik bir şekilde ve uzun uzun grevi eleştiriyorlar. Dolayısıyla bu eleştirileri herkes okumaya yeltenmiyor. Yeltenenlerin de bir kısmı ya sıkılıp yarıda bırakıyor ya da tam olarak anlamıyor. Diğer büyük kısım da zaten böyle bir eleştiri olsa da katılsak diye hazırda bekleyen akademisyen arkadaşlar. Zira bana sorarsanız kendilerini -yazının devamından daha iyi anlaşılacağı üzere- yeterince ses getiren ‘alternatif çözümler’ üretemedikleri için biraz suçlu hissediyorlar.

Bu eleştirilerin ortaya atıldığı ilk andan itibaren şunu düşünüyorum; keşke bu mükemmel dilde ifade edilmiş, az okunur zor anlaşılır eleştirilerini sonraki bir zamana saklasalardı. Çünkü her ne olursa olsun; Nuriye ile Semih’in mücadelesine zarar veriyorlar. Zaman, açlık grevlerinin ne olduğu, niçin yapılması gerektiği gibi şeyleri tartışma zamanı değil. Zaman, koşulsuz şartsız bu greve destek verme zamanı.”[iii]

Tanıdık, değil mi? Bu metinde ufak bir değişiklik yapıp “Nuriye ve Semih’in açlık grevi” yerine “milli çıkarlar” derseniz, hükümet kanadının Barış Akademisyenleri için kullandığı söylemin seyreltilmiş bir versiyonuna ulaşabilirsiniz. Birtakım entelektüel, çok okumuş yazmış arkadaşlar zihinlere şüphe tohumları atmakta, mücadelemize zarar vermektedirler. Üstelik bunu yapanlar bizden zannettiğimiz, bizimle yan yana durduğunu sandığımız insanlardır. Neyse ki saf ve temiz halkımız bu söylenenleri anlamaz. Yine de birliğimize zarar verme ihtimaline karşı bu “okumuş yazmış” insanlar hizaya çekilmelidir.[iv]

Kötünün iyisi yöntemlerle geçiştirilmesi gereken bir acil durum olarak “şu an”, Yüksel’in ve devletin ortak noktasıdır. Acil durum hiç bitmez. Birlik ve beraberliğimiz her an tehdit altındadır. Oysa birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günler tam da tartışmaya, nasıl davranmamız gerektiğini tartışmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerdir. Çünkü siyasi birlik birtakım önder kişilikler tarafından bir kere kurulduktan sonra aynı kurallarla sonsuza kadar devam etmez. Siyasi birlik var olacaksa eğer, her an yeniden kurulmak zorundadır. Tartışmak ise belki, bir ihtimal, yeni kurulan birliğin eskisinin bir tekrarı olmamasını sağlayabilir. Tartışarak çok bir yere varamıyor olabiliriz, ama tartışma değil, mücadele vakti olan o şimdi’lerde vara vara yalnızca karakollara varıyoruz.

Not: Bu yazıyı sürdüren bir teorik tartışma önümüzdeki aylarda Birikim'in matbu yayınında devam edecek. 



[i] Kim olduğunu hatırlayamadığım ama düzgün bir üniversitede asistan olduğunu hatırladığım bir arkadaşın Yüksel Direnişi’ni eleştirenlere yönelttiği suçlama haksız değildi: Onlar direnirken biz teori kasıyorduk. Şerhh dergisinin 6. sayısında yayımlanmak üzere benden bu kitaba dair bir inceleme yazmamı rica etmiş olan ve böylece beni Sara Ahmed’le tanıştırmış olan Şerhh editoryal ekibine teşekkür ederim.

[ii] Demhat Aksoy, 3 Mayıs 2018 tarihli Facebook Live konuşması.

[iii] Tuba Torun, 23 Mayıs 2017, “Açlık grevini eleştirenlerin yaman çelişkisi”, Gazete Duvar. Erişim tarihi: 2 Temmuz 2018. URL: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/05/23/aclik-grevini-elestirenlerin-yaman-celiskisi

[iv] Bir yandan okumuş yazmış insanı dışlayan, diğer yandan ise ona saygı ve hayranlık duyan bu söylemin içerdiği bu müphemliğin Yüksel Direnişi ile devletin ortak noktalarından bir diğeri olduğunu belirtmek gerekir.  


duygular ve politika hatırlamak Yüksel Direnişi