Anasayfa > Güncel Yazılar > Bir Hayvan Hakları Savunucusunun Ardından: Anlamlı Bir Yaşam

Bir Hayvan Hakları Savunucusunun Ardından: Anlamlı Bir Yaşam

Peter Singer , Çeviren : Hayrullah Doğan

08 Nisan 2006

Dünyanın en etkin hayvan hakları aktivistinin ölümü, aşırı doz alan bir rockçının ölümü kadar ilgi uyandırmadı. Henry Spira'nın 13 Eylül [1998] tarihindeki ölümü, New York Times'taki üç sütunluk ölüm ilanı dışında basında hiç yer almadı. Oysa onun hayatı yalnızca modern hayvan hareketi üzerine değil, tek bir kişinin modern dünyada nasıl bir şeyleri değiştirebileceği üzerine de bize çok önemli şeyler öğretiyor. Bu hayatta, ayrıca, dine ya da bizim üzerimizdeki herhangi bir güce inanmaksızın hayatımızda bir anlam bulabilmenin yollarını da görüyoruz.

Henry'yle 1973'te tanıştım; New York Üniversitesi'nde, okul dışından kişilere yönelik olarak açtığım bir derse o da katılmıştı. Dersi açmamın amacı, o sıralarda yazmakta olduğum Hayvan Özgürleşmesi adlı kitabın taslağı üzerine insanların ne düşündüklerini öğrenmekti. Yirmi kadar öğrenci katıldı; bunlardan bazıları çeşitli şekillerde hayvanlar için çalışıyorlardı. Derslerin büyük bölümünü tartışmaya ayırdığımız için hepimiz birbirimizi yakından tanıma fırsatı bulduk. Öğrencilerden biri tipik “hayvansever” kalıbına hiç uymuyordu. Elbiseleri buruş buruş, saçı başı dağınık bir adamdı. Konuşma tarzı o kadar yalın ve dolaysızdı ki, insan bazen karşısında gangster filmlerinden fırlamış bir kişi olduğu duygusuna kapılıyordu. Ama kafasındakileri böylesine dolambaçsız bir şekilde ifade etmesi bir yandan hoşuma da gidiyordu. Sonradan öğrendim ki bu aksan, ticari gemilerde çalıştığı McCarthy döneminden kalmaydı. Solcu olduğu için gemilerde güvenliği tehdit ettiği düşünülmüş, bunun üzerine o da işçi olarak New Jersey'deki General Motors fabrikasına girmişti. Siyahların sivil hakları için Güney eyaletlerinde düzenlenen protestolara katılmış, Castro devriminin ilk heyecanının yaşandığı günlerde Küba'ya gitmişti. Benim dersime katıldığı sıralarda 45 yaşındaydı ve New York'un bir gettosunda lise öğrencilerine ders veriyordu.

Peki nasıl olmuş da benim sınıfıma gelmişti? Benim hayvan özgürleşmesi konusunda yazdığım bir makaleyi okumuştu ve bunun hayatı boyunca yapmakta olduğu şeyin, yani ezilenlere, zayıflara, sömürülenlere yardım etmenin doğal bir sonucu olduğunu fark etmişti. Laboratuvarda üzerinde deney yapılan bir sıçandan ya da sınai tavuk çiftliklerinde kafes bataryalarında tutulan bir tavuktan daha acımasızca sömürülen bir canlı olamayacağını düşünmüştü. Dersleri ilginç buldu ve dersler bitince onun için bu konu kapanmış olmadı. Ona göre bilgi sırf bilgilenmiş olmak için edinilen bir şey değildi. Bir yerde bir yanlışlıkla karşılaşınca “Bunu düzeltmek için ne yapabilirim?” diye düşünmeliydiniz. Son dersin sonunda ayağa kalktı ve diğer öğrencilere toplantılara devam etmek isteyip istemediklerini sordu. Ama artık felsefe tartışmaları yapmayacak, bu konuda bir şeyler yapmanın mümkün olup olmadığını tartışacaklardı.

Kısa bir süre sonra New York'tan ayrıldım ve Melbourne'e döndüm. Pazar akşamları geç bir saatte telefonum çaldığında daha açmadan arayanın Henry olduğunu biliyordum. Bana kampanyalarının gelişimi üzerine bilgi veriyor ve geleceğe yönelik planları konusunda fikrimi soruyordu. İşin ilginç yanı, kampanyalarında gerçekten gelişme kaydediliyor olmasıydı. Canlı hayvan deneyleriyle mücadele eden hareket, yüz yılı aşkın süredir propaganda yapıyor, hayvanlar üzerinde yürütülen korkunç deneyler konusunda kamuoyuna bilgi veriyordu. Ama bu süre zarfında deneylerde kullanılan hayvan sayısı birkaç yüzden otuz milyona çıkmıştı. Amerika'daki hareket, bu kadar uzun bir süre boyunca tek bir deneyi bile durdurmayı başaramadı. Henry ise iki yıl içinde bu durumu değiştirdi. İlk kampanyasında hedefi titizlikle seçti ve Amerika Doğa Tarihi Müzesi'nde duyusal yoksunluğun kedilerin cinsel hayatları üzerindeki etkilerini incelemek üzere hayvanların sakat bırakıldığı garip bir deney dizisini durdurmayı amaçladı. Kampanya tam bir başarıya ulaştı ve deneylerin yürütüldüğü laboratuvar tamamen kapatıldı.

Henry bir süreliğine altmış tavşan üzerinde yürütülen bir deney dizisini durdurmak için çalıştıktan sonra hemen daha büyük hedeflere yöneldi. Kozmetik ürünlerinin göze zarar verme potansiyelinin tavşanlar üzerinde test edilmesi konusunda Revlon'la mücadeleye girişti ve onları alternatif yöntemler araştırmak için 750 bin dolarlık bir kaynak ayırmaya ikna edecek düzeyde bir baskı oluşturmayı başardı. Revlon'un bir halkla ilişkiler faciasını son anda atlattığını gören Avon, Bristol-Myers ve Amerika'daki diğer büyük kozmetik şirketleri de hemen benzer kararlar aldılar. Araştırmaların sonuç vermesi on yılı bulduysa da, çok büyük ölçüde Henry'nin çalışmaları sayesinde, artık çoğu kozmetik şirketi ürünlerinin hayvanlar üzerinde test edilmediğini açıklarken yalan söylemiyor.

Henry, on yıl boyunca laboratuvar hayvanlarının acılarını azaltmak için çalışıp herkesten daha büyük bir başarı kaydettikten sonra, insanların hayvanlara en çok acı çektirdiği alanda bir şeyler yapması gerektiğine karar verdi. ABD'de deneylerde kullanılan hayvanların sayısı on milyonları bulmakla beraber, gıda üretimi için kullanılan hayvanların sayısı milyarlarla ifade ediliyor. Günümüzde uygulanan, hayvanların dar yerlere kapatılması esasına dayalı yoğun hayvancılık yöntemlerinin çevre ve kamu sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri de çok büyüktür. Bu nedenle Henry, hayatının son on yılında çabalarını çiftlik hayvanlarına yoğunlaştırdı. En uzak görüşlü girişimlerinden biri de, Johns Hopkins Üniversitesi'nin prestijli Kamu Sağlığı Fakültesi'nde Yaşanabilir Bir Gelecek Merkezi'nin kurulmasını sağlaması oldu. Merkez, yoğun hayvancılığın kamu sağlığı, çevre ve hayvan refahı açısından yarattığı sorunlarla ilgilenen insanları bir araya getirecek ve gelişmekte olan ülkelerde de bu sorunların öğrenilmesine katkıda bulunacak. Gelişmiş ülkelerin yüksek miktarda hayvansal ürün içeren diyetleri sorgulamaya başladığı bir dönemde, gelişmekte olan ülkelerin hayvan üretimlerinde bu azalmayı kat kat aşan oranlarda artışa gitmesi çok ilginç bir durum.

Genellikle modern toplumun bireylerin bir şeyleri değiştirmesine imkân tanımayacak kadar büyük ve karmaşık olduğunu varsayarız; sadece olağanüstü servete ya da büyük kuruluşların başına geçecek şansa sahip insanların bir şeyleri değiştirebileceklerini düşünürüz. Günümüzde, yıllık kârları milyarlarca doları bulan ve çok büyük reklam bütçeleri olan çokuluslu şirketler, kamuoyu üzerinde muazzam bir güce sahipler. Gönüllülerden oluşan küçük dernekler nasıl olur da bu şirketlerle boy ölçüşebilir? (Ki bazılarının, örneğin Henry'nin Uluslararası Hayvan Hakları Örgütü'nün toplam yıllık bütçesi, dev şirketlerin orta kademedeki tek bir yöneticilerine ödediği maaşı bile bulmuyor.) Tek bir birey nasıl olur da önemli bir değişiklik yaratabilir?

Ama Henry, dev bir şirketin servetine ya da yöneticiliğine ihtiyaç duymadan da -Davut-Calut hikâyelerinin yalnızca bir tanesini örnek göstermek gerekirse- Revlon'u dize getirmeyi başardı. Zayıf ve ezilmişler adına çalışarak geçirdiği kırk yıl boyunca gelişen sezgilerini kullandı, başka deneyimlerde hangi stratejilerin başarılı olabildiğini öğrendi ve bunları denedi. Bu tür bilgiler sahibini güçlü kılar ve başka kişilere de aktarılabilir. Bu kişiler de bu bilgileri aynı şekilde kullanabilir, daha da geliştirebilir ya da içinde bulundukları duruma uyarlayabilir.

Yani Henry'nin yaşamı, dünyadaki acıyı azaltmakta etkili oldu. Henry için yaşamını anlamlı kılmanın yolu buydu. Ölürken dönüp yaşamına baktığında memnuniyet ve tatmin duyabilirdi ve duydu da; çünkü yaşamını hem ilginç hem de çaba sarf etmeye değecek şeyler yaparak geçirmişti.

Henry'nin yaşamını nasıl anlamlı kıldığını anlatmanın en iyi yolu, sanırım onun yaşamı ve yaptıkları üzerine bir kitap yazma sürecimin gelişimini anlatmak olacak. 1990 yılında Henry'ye bir gün onunla oturup tüm kampanyalarını incelemek istediğimi söyledim; böylece herkes hangi yöntemlerin işe yaradığını, hangilerinin yaramadığını görecekti. Ama beş yıl boyunca başka işlerden kafamı kaldırıp bu işe vakit ayıramadım. Nisan 1996'da Yeşiller Partisi adayı olarak senatoya girme girişimim başarısızlıkla sonuçlanınca, bu işi tekrar ele alma fırsatı buldum. Bir yurtdışı gezisi yapmayı, mayıs ayını Avrupa'da seminerlere katılarak geçirmeyi, haziran sonunda da Washington'daki Hayvan Hakları Yürüyüşüne katılmayı planladım. 21 Nisanda Henry'ye bir faks gönderip senatoya giremediğimi söyledim ve “Hayatımın geri kalan kısmında ne yapacağımı düşünmeye başladım. Önümüzdeki iki üç yılı senin hakkında bir kitap yazarak geçirmek de seçeneklerden biri," dedim. Haziranda, Washington'a gitmeden önce onun yanında birkaç gün geçirip bu projeyi konuşmak istediğimi belirttim.

O akşam telefonum çaldı:“Peter, sen misin?”“Nasılsın Henry?” diye sordum. “Açıkçası hiç de iyi değilim.”“Neden? Ne oldu?” “Bende derece 3 özofagus adenokarsinomu varmış."“Bu ne anlama geliyor?”“Şöyle söyleyeyim: Yakalanacağın kanseri seçme fırsatın olsa bunu tercih etmezdin.”

Ne söyleyeceğimi bilemedim. Henry, kitabı yazmamı gerçekten istediğini, ama Haziran sonunda hâlâ hayatta olup olmayacağını bilmediğini söyledi. Ona kemoterapi ve radyoterapi yaptırması önerilmişti, ama doktor bu tedavilerin bir işe yarayabileceğini düşündürecek bir istatistik gösterememişti. Henry de tedaviyi reddetmişti. Durumu fenalaşırsa, ölümünü geciktirmek yerine hızlandıracak bir doktor arayacaktı. Daha erken, daha doğrusu mümkün olduğunca kısa bir süre içinde yanına gelip gelemeyeceğimi sordu.

Altı gün sonra New York'taydım. Henry çok zayıflamıştı ve o alıştığım enerji dolu halini kaybetmişti. Bir buçuk ay önce yemek borusunun büyük bir kısmı ve midesinin yemek borusuna yakın kısımları alınmıştı. Ameliyattan sonra gücünü toparlayamamıştı ve herhangi bir şey yemekte zorlanıyordu. İyileşme umudu da yok gibiydi: Kanser yayılma eğilimi gösteriyordu ve patoloji raporuna göre lenf bezlerinin bir kısmına da sıçramıştı. En fazla birkaç ay yaşaması bekleniyordu. Buna rağmen bana çalışma yöntemleri hakkında hemen her şeyi anlattı ve evinin neredeyse tüm duvarlarını kaplayan rafları dolduran dosyalar hakkında da bilgi verdi. Hatta video kamerayla biraz çekim de yaptık. Bu çekimler sonradan Henry: Bir İnsanın Yolu adlı belgeselde kullanıldı ve belgesel SBS-TV'de ve ABD'deki çeşitli sinema ve video festivallerinde gösterildi.

Bu dönemde Henry'nin en ilginç özelliği, hiçbir mutsuzluk belirtisi göstermemesiydi. İyi bir hayat yaşadığını, yapmak istediklerini yaptığını ve bundan büyük bir zevk aldığını söyledi. Mutsuz olmak için bir sebep göremiyordu. Kanserle ilgili asıl endişesi yavaş yavaş ve çok acı çekerek ölmekti. Onda kaldığım günlerde bir doktora gitti ve eve -ağrı kesici adı altında verilen- bir kutu hapla döndü. Evinde bulundurduğu kodekse baktık. Şişede ölümcül dozun yaklaşık dört katı vardı. Henry çok rahatladı; tek endişesinden kurtulmuştu. Yakında ölecek olmaktan dolayı herhangi bir üzüntü yaşıyor gibi görünmüyordu.

Doktorlarının tahmin ettiği tarihte ölmedi. Haziran 1996'da Avrupa'daki işimi bitirip Hayvan Hakları Yürüyüşü için ABD'ye döndüğümde, nisan sonundaki halinden çok daha sağlıklı görünüyordu. Onu tanıyan ve hayatının çeşitli aşamalarında onunla çalışmış olan birçok kişiyle röportaj yapmamı sağladı. İki yıl daha çiftlik hayvanları için çalışmaya devam etti, kitap için bana malzeme sağladı, sorularıma cevap verdi ve yazdıklarımı gözden geçirdi. Kitabı ilk yazmaya başladığımda, Henry'nin onun ilk taslağını bile göremeyeceğini düşünmüştüm; ama o Etiğin Eyleme Dönüşmesi: Henry Spira ve Hayvan Hakları Hareketi'ni New York'taki bir kitapçının raflarında görecek kadar yaşadı. Bir hafta sonra da öldü.

İyi bir yaşam sürmüş olmanın bir göstergesi de, ölümü kabullenebilmek ve hayatınız boyunca yaptıklarınızdan dolayı bir tatmin duygusu yaşamaktır. Henry, çoğumuzun iyi bir yaşam için vazgeçilmez olduğunu düşündüğü birçok şeyden yoksundu. Hiç evlenmedi ya da uzun süreli bir beraberliği olmadı. Hiç çocuğu olmadı. Babası ve bir kız kardeşi intihar etti, annesi hayatının büyük bir bölümünü akıl hastası olarak geçirdi. Ailesinin hayatta kalan tek ferdi olan Rene'yle de yakın değildi. Kirada oturduğu dairesi, merkezî bir yerde ve geniş olmakla birlikte konforlu bir ev değildi. Hiç konsere, tiyatroya, pahalı restoranlara gitmezdi. Hayatının son 20 yılında hiç tatile çıkmadı. Ama yaklaşan ölümünü düşünürken hayatını nasıl yaşadığı üzerine hiçbir pişmanlık duymamayı başardı. Pek çok insan için iyi yaşamanın vazgeçilmez unsurları olan bunca şeyin yerini dolduran neydi?