Anasayfa > Güncel Yazılar > Sosyal Politika Yumuşatıcı mı?

Sosyal Politika Yumuşatıcı mı?

Ahmet İnsel

12 Mart 2006

Konuşurken mangalda kül bırakmamayı marifet sayan nevi şahsına özgü sol yaklaşımlar, sosyal politika konusuna gelince dudak bükerler. Onlar için sosyal politika, sınıf savaşının kaynayan kazanına burjuva devlet aracılığıyla soğuk su boşaltılmasının adıdır. Çatışmanın acımasızlığı içinde bilinçleri bilenen kitlelerin mücadele şevkini kırma girişimidir. Sosyal politika konuları, “devrimci” söylemin erkeksi duruşuna uymaz. Fazla yumuşak kalır. Bu tür “devrimciler”, emekçilerin sosyal kazanımlar elde etmesine elbette açıkça karşı çıkmazlar ama bunları siyasal-toplumsal mücadelenin ön saflarına yerleştirmekten, bu konuda yeni talepler ve hamleler üretmekten pek hoşlanmazlar. Sosyal politika araçlarını sınıf mücadelesini derinleştiren ve bu mücadeleyi yumuşatan araçlar olarak ikiye ayırmayı severler.

Werner Sombart 1906’da şu ünlü sorusunu soruyordu: “Neden ABD’de sosyalizm yok?” 19. yüzyıl sonunda Marx’ın öngörülerine en uygun sosyalizm hedefli klasik bir sınıf mücadelesi için iktisadi ve sosyal ortama sahip toplum, ABD idi. Bu soruya birçok farklı yanıt geldi. Bazı sosyologlar, “Amerikan istisnası” üzerinden açıklamalar geliştirmeye çalıştılar. Değişen üretim tekniklerinin sınıflar arası güç dengesinin farklı bir mecraya akıttığı iddia edildi, vs...

ABD’nin sınıf mücadeleleri açısından genellikle karşılaştırıldığı coğrafya Batı Avrupa oldu. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında, ABD ve Avrupa’da farklı sosyal devlet sistemlerinin oluşumu, Sombart’ın sorduğu soruyu yeniden gündeme getirdi. Avrupa’da esas olarak emekçilerin örgütlü mücadeleleriyle hızla gelişen sosyal devlet sistemi neden ABD’de benzer bir gelişme göstermedi? Konu, katıksız devrimci arkadaşların pek hoşlanmadıkları sosyal politika alanına geliyor. Mutlak özgürlük ve eşitliğin avdetine yol açacak kıyamet gününü beklerken kendi kendini teselli etmenin dışında pek bir anlamı olmayan bu laflara kulak asmadan, sosyal politika konusuna daha yakından göz atmakta yarar var.

Ayşe Buğra ve Çağlar Keyder, Avrupa’da sosyal politika konusunda son yıllarda yayımlanmış temel yazıların çevirilerini Sosyal Politika Yazıları başlığı altında bir kitapta derlediler. Kitabı, 2006 Ocak ayında İletişim Yayınları yayımladı. Buğra ve Keyder, kitapta yer alan yazılara giriş olarak, T.H. Marshall’ın 1950’de yayımlanan “Yurttaşlık ve Sosyal Sınıf” başlıklı tarihi yazısını seçmişler. Marshall bu kısa yazısında, yurttaşlık statüsü olarak gelişen sosyal hakların yarattığı eşitlik eğilimiyle sınıf farkları temelinde biçimlenen kapitalist ekonominin eşitsiz niteliği arasındaki gerilime dikkat çekiyor. Buğra ve Keyder bunu, sosyal politikanın kapitalizmle ilişkisinin her zaman “iki yüzlü” olması olarak ifade ediyorlar. Sosyal ve siyasi alanda yurttaşlık haklarının yerleşmesiyle artık toplumu sadece kapitalizmin kendi mantığının oluşturduğunun söylenemeyeceğinin altını çiziyorlar.

Refah devletinin bu gerilimi eşitsizliklerin azaltılması yönünde düşüreceği iddiası, sosyal devletin altın otuz yılı olarak tanımlanan 1950-80 arasında kısmen doğrulandı. Ama onu izleyen neo-liberal karşı dalga, -Margaret Thatcher bunu muhafazakar devrim olarak tanımlamıştı- kapitalizmle sosyal devlet arasındaki ilişkiyi bozdu. Bugün ikna gücünü kısmen kaybeden “Washington Konsensusu” etrafında, büyümenin temel itici gücünün eşitsizliklerin artması olduğu inancı dünyaya salgılandı.

Liberal küreselleşme dalgasının yanında, teknolojik, iktisadi ve sosyo-kültürel alanlarda gerçekleşen dönüşüm de önemli bir rol oynadı. Derlemede, bu konuda günümüzde en yetkin isimlerden biri olarak kabul edilen Esping-Andersen’in iki temel yazısı yer alıyor. Farklı sosyal politika düzenlerinin oluşumunda devlet-toplum ilişkilerinin yanında, piyasanın işleyiş biçimi ve aileye biçilen rolün de etkili olmasının incelendiği bu yazılarda, Batı Avrupa’da var olan üç refah devleti sistemi tarif ediliyor. “Güney Avrupa refah modelini”. “sosyal damping” varsayımını, temel gelir önerilerini inceleyen bir dizi farklı ve zengin yazı derlemede yer alıyor.

Refah devletinin oluşumu konusundaki bu sosyo-ekonomik yaklaşıma yeni ve çarpıcı bir katkı, beklenmedik biçimde, ana akım iktisatçı grubu içinde yer alan Harvard Üniversitesinin tanınmış iki iktisatçısından geldi. Alberto Alesina ve Edward Glaeser, 2004’de Oxford University Press’de, Fighting Poverty in the Us and Europe: A World of Difference (“ABD ve Avrupa’da Yoksullukla Mücadele Etmek) adlı bir kitap yayımladılar. Kitap, neden refah devleti ABD’de Avrupa’da olduğu gibi gelişmedi sorusuna yanıt arıyor. Kitabın alt başlığı, yanıtın ipuçlarını veriyor: “Farklılıklar Dünyası”.

Soru yeni değil elbette ama bu iki ortodoks sayılabilecek iktisatçı ortodoks iktisatçıların hiç hoşlanmayacakları bir yol seçiyorlar. Saygın iktisatçıların bugüne kadar bu soru için geliştirdikleri yanıtların hiçbir somut gerçeğe dayanmadığını ilk elde gösteriyorlar. Örneğin Avrupa’da refah devletinin daha güçlü olmasını sosyal devlet müdahaleleri öncesindeki gelir dağılımı eşitsizliğinin ABD’den daha büyük olmasına bağlayan yaklaşımın bütünüyle geçersiz olduğunu gösteriyorlar. Tersine, ABD’de vergi ve sosyal yardım öncesi gelir dağılımı eşitsizliği daha yüksek. Geçersiz olduğunu gösterdikleri diğer izah, ABD’de ölçülen gelir dağılımı eşitsizliğinin gerçek eşitsizlikten daha yüksek olduğu, bunun nedeninin de Avrupa’dan daha büyük bir toplumsal hareketliliğin yaşandığı iddiası. Bu konuda da istatistiksel veriler ışığında, ABD’de yoksulların toplumsal hareketsizliğinin çok daha güçlü olduğunu gösteriyorlar.

Alezina ve Glaeser egemen iktisadi yaklaşımların yukarıdaki soruya verdikleri yanıtların geçersizliğini ispat etmekle yetinmiyorlar. Bu soruya verilecek tatmin edici yanıtın iktisat içinde değil, sosyo-kültürel düzlemde bulunduğunu ekonometrik yöntemlerle gösteriyorlar. Seçilen istatistik değerlendirme yöntemleri, her zaman olacağı gibi, yoruma açık ve dolayısıyla bazı sapmaları baştan içeriyor olsa da, ortaya çıkan tablo gerçekten çarpıcı. ABD ve Avrupa arasındaki farkın seçim sistemi, coğrafi büyüklükler, toplumun içindeki etnik ve ırksal farklar ve ideolojik kabullerden kaynaklandığını gösteriyor.

Örneğin, Avrupa’da seçim sisteminin genellikle nisbi temsil olmasının sol partilerin sosyal politika ağırlıklı programları savunarak iktidara gelmesine olanak verdiğini, buna karşılık ABD’de Senato, mahkemeler ve Yüksek Mahkeme’nin içinde yer aldığı anayasal kurumsal dengenin ve seçim sisteminin, tam tersine bunu sınırlayıcı yönde işlev gördüğünü gösteriyorlar. Buna ilaveten, federal sistemin merkezî sistemden sosyal politika açısından daha muhafazakar olduğunu, çünkü coğrafi hareketliliğin yüksek olduğu toplumlarda zayıf ve küçük yerel yönetimlerin zorunlu kesintileri arttırmaktan kaçındıklarını belirtiyorlar.

İkinci ilginç olgu, Marx ve Engels’in daha önce işaret ettikleri gibi, ABD’ye gelen farklı kökenli göçmen dalgalarının özellikle yoksullar arasında çok güçlü etnik sınırlar oluşturması ve bu sınırların siyasal ittifakları zorlaştırması. Ayrıca yerini yurdunu bırakan insanların bireysel çözümleri tercih etmeye daha eğilimli olduğu varsayımı da buna ilave oluyor.

Daha dikkat çekici üçüncü gözlem, ABD’de güçlü biçimde var olan etnik (İrlandalı, Alman, İtalyan gibi göçmenlerin kökeni itibarıyla yapılan sınıflandırma) ve ırksal (Beyaz, Siyah, Asyalı, Hispanik türünden sınıflandırma) farkların toplumsal dayanışma fikrinin karşısında en büyük engel olduğu. Örneğin, siyah azınlığa çok daha güçlü bir siyasal temsil olanağı vereceği için, beyaz çoğunluğun nisbi temsil sistemine şiddetle karşı olması. Bir başka örnek, toplumsal dayanışmanın etnik veya ırksal topluluklar içinde aramanın kaçınılmaz olarak tercih edilmesi. Burada hemen belirtelim, Avrupa’daki yabancı düşmanı popülist hareketler de, “daha fazla Afrika ve Doğu kökenli göçmenin gelmesi, Avrupa refah devletlerini altını kazıyacaktır” iddiasını dile getiriyorlar.

Son olarak yazarlar, Amerika’da güçlü bir toplumsal hareketlilik olduğu inancının Amerikalıların ezici çoğunluğu tarafından paylaşılması nedeniyle, yoksulların bu toplumsal hareketliliğe ayak uydurmak istemeyen tembel insanlar olarak algılandığını belirtiyorlar. Verilerin ispatlamadığı bu hareketli toplum inancına ilaveten, yoksul Beyaz’ın da, bundan bir Siyah veya bir Meksikalı yararlanacak diye, sosyal politikalara sıcak bakmamasını, ABD toplumunda güçlü biçimde var olan sıradan ırkçılıkla açıklıyorlar.

Alesina ve Glaeser’in çalışması sosyoloji, siyaset bilimi, beşeri coğrafya, demografi, sosyal tarih ve iktisat alanında yapılan farklı çalışmalara özgü derinliğe sahip değil elbette. Ama ortaya attığı iddia, iktisat tartışmalarını kat be kat aşan ve sosyal politika tartışmalarına yeni inceleme yolları gösteren zenginlikte. En azından çokkültürlü toplumsal yapıda sosyal politikalar daha mı güçlü olur yoksa daha zayıflar mı sorusunu sormaya bizi zorluyor. Bir de soyut olarak yekpare bir vücut gibi algılamaktan hoşlandığımız emekçilerin, gerçekte tek bir sınıf mı oluşturdukları sorusunu da elbette yeniden gündeme getiriyor.

Radikal İki, 12.3.2006