Gezi Sonrası Siyasetin Tribünler ile İmtihanı

Mayıs ayında gündeme gelen, “üniversiteler ve futbol tribünlerinde denetimin polise verilmesi” olarak bilinen değişikliğin Gezi sonrası nasıl bir düzenlemeye dönüşeceğini merakla bekliyoruz. Bekliyoruz fakat bu bekleme sürecinde hükümetin denetim ve güç alanını polis ile genişletme çabasına su taşıyan bazı söylemleri de işitiyoruz. Söylemler üniversiteler ile tribünlerden başlatılacak eylemliliklere, “Eylül Ayaklanmaları”na odaklanmış durumda. ODTÜ Ormanlığında başlayan direnişi bir tarafa koyarsak, “Eylül teorisyenleri”nin nasıl bir sosyal bir gerçekliğe haiz olduğu tartışılır, ayaklanmayı yalnızca medyadan ve sosyal medyadan temenni dolu bir dil ile örmeye zorladığı anlaşılır. Aynı kesimin üniversiteler ve tribünlerin özneleri ile nasıl bir iletişimde olduğunu, bu alanları eyleme nasıl dökeceklerini merak ederken, karşımıza yeni siyasetin uzak durduğu bir biçim olan, Gezi ruhu ile de alakası olmayan üstten-dışarıdan konuşmak muhatarası çıkıyor.

“Eylül Ayaklanması” beklentisinde olanlar ile bu süreci harekete geçirecek özneler arasında iletişim ağı medya mensuplarına, araştırmacılara, “sosyologlara” sıkışmış durumda. Ağın hareket noktası ise şimdilik Beşiktaş tribün grubu Çarşı ile sınırlı. Çarşı’nın ve tribünlerin politik alan açısından yarattığı alımlı hali, popülerliği ile de bezenince, gazetelerde, sosyal medyada Çarşı ile röportaj yapmak şimdiden ciddi bir enflasyonist birikim yarattı. İçerik olarak Çarşı eylemliliklerini, politik rolünü anlamak ve algılamaktan çok Eylül’e dair bir ipucu yakalama çabasında görülen bu röportajlar; kimi yerlerde “isimsiz “kahramanlarla”, kimi yerlerde de tribünlerde hiç de tanınmayan kişilerin söylemlerine yer veriyor. Ortaklaşılan nokta ise yıllardır barut fıçısı haline gelmiş olan tribünlerin henüz lig başlamadan felaket senaryolarına aktör olması. “Çarşı epey karışacak” gibi başlıklara, tribün liderleri arasındaki anlaşmazlıklara, tribüne siyaset karışır/karışmaz iddialarına, sansasyonelleştirici bir dil ile yaklaşılıyor. Sorularda da bu ortak çabaya şahit oluyoruz. Mayıs ayında, Gezi öncesinde harekete geçen hükümet muhtemeldir ki bu dili de fırsat bilip, “siyasal” slogan, pankart, afiş gibi yasaklar ile ilk denetim planını yürürlüğe koyuyor.

SİYASETİN TRİBÜNÜ İLE TRİBÜNLERİN SİYASETİ

“Tribünlere siyaset bulaştırmayalım” sözü yıllardır ısıtılarak önümüze konuldu. Gezi ile yeniden gündeme gelen bu söz, aleni bir samimiyetsizliğin ürünü. Siyasilerin futbol kulüpleri içerisinde yer almasından tutalım da, tribünlerde yer alan şoven, milliyetçi söylemlere kadar aslında futbol baştan aşağıya siyaset dolu!

Önce devlet eliyle şekillendirilen futbol kulüplerine bakalım; PKK ile süren savaşın yarattığı baskı ortamını futbol ile yatıştırmaya çalışan 1992 yılı döneminin OHAL valilikleri Vanspor’a, Erzurumspor’a, Siirt Jetpa Spor’a her şartta destek verirken, Diyarbakırspor’un kaderi onlarla aynı olmamıştır. Yeşil-kırmızı renkleri ile “tehlikeli görülen” Diyabakırspor’un yöneticilerinin belirlenmesi dahi valilik müdahalelerine bakar. Kürtler için bir halk takımı olarak görülen Amed’in takımı, gittiği her yerde baskı, şiddet ve “PKK Dışarı” sloganları ile karşılaşır. Şunu da belirtmekte yarar var; Çarşı’nın yer aldığı Beşiktaş tribünlerinde dahi maç öncesi tribüne çağırılan Diyarbakırspor, maçta ciddi bir mücadele verip, bir puan koparınca maçın sonunda yine aynı sloganla uğurlanır.

Türkiye Milli Takımının maçları öncesinde ve sonrasında gazete manşetlerine bakalım; gazeteler adeta ırkçı-milliyetçi manşet atma yarışına girer. Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın Avrupa maçlarına bakalım; Marşlar ve bayrak tribünlerin temel sembollerindedir; her gol sonrası tribünü kaplayan bir Türk bayrağı “Vatan Bölünmez” sloganları ile açılır. Fenerbahçe taraftarları kulüp ile ortak bir organizasyon yaparak Panathinaikos maçında “Since 1453 İstanbul” kareografisi yapar.

Susurluk kazası sonrası derin devlet ile olan ilişkileri de açığa çıkan, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ın Fatih Terim ile olan yakın ilişkileri, Fikret Orman’ın cezaevinde Ağar’ı ziyaret etmesi de siyaset-futbol ilişkisinin ahvalini anlatır vaziyette. Milli takımın 1997’de Hollanda ile oynadığı grup eleme maçı sonrasında açılan devasa Türk bayrağı nasıl bir siyasi ilişkiler ağının örtülmek istendiğinin özetidir.

Futbolda siyaset biter mi sandınız? Hrant Dink cinayeti sonrasında tribünlerde yer alan beyaz bereliler, Elazığspor’un alakasız bir maçta “Ermeni Malatya” sloganları atması, Trabzon’da bir futbol kulübünün adının Trabzon Rum İmparatorluğuna son verilen tarih “1461” olması ve son olarak Trabzonspor Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun 46. yıl etkinliklerinde “Trabzonspor Rum takımı mı? Ermeni takımı mı?” sözleri… “Siyasetin tribünü” yıllardır milliyetçi-şovenist politikalar ile bu boyutlara geldi-getirildi.

Tribünlerin siyasetine, kendi dinamiğiyle gelişen, dışarıdan manipülatif, çarpık bir toplumsal yapı ilişkisinden doğmayan, tribünün kendi yaratıcılık alanına münhasır halden baktığımızda ise doğrudan futbolu ya da tribünleri ilgilendiren bir siyaset olmadıkça partileri, hükümeti ya da muhalefeti hedef alan bir siyasete girilmediğini, daha reel-politik bir denge içerisinde söylem oluşturulduğunu görüyoruz. Örneğin; “Sandıkta Görüşürüz Mesut Bey” pankartı açılırken, Fenerbahçe taraftarının Mesut Yılmaz ile Galatasaray ilişkisine gönderme yapmayı çabaladığını biliyoruz. Zira Beşiktaş tribünlerinde de bir siyasi aktörü hedef alan politik emareye rastlamak güçtür. Kısacası; şeytan taşlamaya çalışmayan, güncel olayları hedef alan, politik göndermeleri de bu çerçevede organize eden bir tribün grubundan söz etmek mümkün. Türkiye şartlarında, popüler bir futbol kulübünün politik eyleme girişen yegâne popüler tribün grubu Çarşı, tribün müdavimlerince aslında ne olduğu ve ne olmadığı bilinen bir grup. Çarşı, politik duruşunu siyasal çekişmeler üzerine kurmamış, tribündeki “karşıt görüşler” meselesini kendi potasında eritebilmiş, partiler ya da akımlar üzerinden bir söylem geliştirmemiş, “sivil toplum hareketi”, “toplumsal duyarlılığı tribünlere taşıyan grup” olarak görülmekteyken, Gezi sürecinde ve sonrasında adeta muhalif bir güç odağı haline getirildi. Çarşı’daki eyleyiciliğin anonim karşılığı görülmeksizin bazı isimler üzerinde durulmaya çalışıldı. Böyle bir çabanın Çarşı’ya yüklenen toplumsal hareket halinden çok hükümet karşıtlığını tribünlere yaymak, Çarşı’yı ve futbol tribünlerini bu minvalde öne çıkartmak olduğunu sahi söyleyenler var. Böyle olunca, muhafazakâr, AKP’li veyahut Gezi ile öyle ya da böyle mesafeli olan Çarşı mensupları ile Gezi’yi destekleyenler arasında da bir gerilim oluşuyor. Çarşı’dan hükümet karşıtı sloganlar beklemek, şahıslara yönelik bir protesto beklemek bunca yıldır biriken taraftar politikliğine aykırı bir durum. Tribünlerdeki siyasal-politik duruşu hükümet karşıtlığına indirgemek ile Gezi’yi aynı anlamda darlaştırmak, belirli özneleri birbirine karşı kutuplaştırmaktan öteye geçemiyor.

TRİBÜNCÜLÜK MÜ, POLİTİK EYLEMCİLİK Mİ?

Tribünlerdeki, taraftar gruplarındaki kutuplaşma dilinin ilk nüveleri ortaya çıkmaya başladı bile. Beşiktaş tribünlerinin yıllardır amigoluğunu üstlenen Alen Markaryan’ın “Çarşı Gezi’de olmamalıydı” çıkışı üzerine bir linç kampanyası başlatıldı. Twitter’da hakarete varan ifadeler, forumlarda ise hayal kırıklıklarının yazıya dökülüşü yer alıyor. Bu alanlardaki çoğunluk Alen’in görüşünü anlamaya değil, karşı çıkmaya ve Alen’i itibarsızlaştırmaya yöneliyor. Tribün bir kamusal alan ise, oradan çıkacak her görüşün farklı olmasını da kabullenebilmek, “olmamalıydı” demenin kendi içerisinde taşıdığı anlamı da görebilmek gerekir. Tribünlerdeki farklı görüşlerin bir arada olma halinin, tek tek farklı yaşamlardan, farklı düzlemlerden gelenlerin en çok da birbirini anlamaya, temas etmeye ihtiyacı varken, suni bir ayrışmanın kimseye bir yarar getirmeyeceği aşikâr. Bir hafta “Madımak”, başka bir hafta “İyi ki doğdun Ya Resulullah” pankartının açıldığı bir tribün, bunca hassas dengenin kutuplaşma ile nasıl dağılacağının tehlikesini de içerisinde barındırıyor.

Geçtiğimiz günlerde “1453 Kartalları” isimli bir grubun ortaya çıkması, Gezi sonrası muhalif tribünlere bir emniyet supabı ihtiyacını karşılamış olsa gerek. Popülerlik çabaları ve fırsatçılıkları ise cabası... Bu kişiler sosyal medyada “AKP’nin adamları”, “Kazlıçeşme mitingine sahte Çarşı ile katılanlar” olarak tanımlansalar da, göründüğü kadar güdümlü ve “organik taraftar” değiller. Önceden de Beşiktaş tribünlerinde bireysel olarak yer alan, bir örgütlenme çabasına girmemiş bireylerin, Gezi sonrası bir anda “1453 Kartalları” ismiyle ortaya çıkmaları muhalif tribün oluşumlarına bir cevap, medyaya ve siyasal alana bir gönderme taşıyor. Muhaliflere cevap; “sadece solcular tribünde değil”, medyaya ve siyasal alana gönderme ise; “kambersiz düğün olmaz” anlamında denilebilir. Zat-ı muhteremlerin “milliyetçi ve muhafazakâr tribüncüler” olarak görünme çabaları, tribünün politik mecra olarak görülmesiyle de doğrudan ilişkili. Ancak bu ilişkiyi inkâr edip, “Siyasetini Evinde Yap” pankartları taşımaları eğer ironi barındırmıyorsa oldukça gülünç oluyor. Tek amaçlarının siyasal bir konum belirtmek ve “biz de buradayız” demek olduğu bariz anlaşılıyor. Siyaseti inkâr hallerinin taşıdığı anlam ise futbolun afyon olarak sürmesini istemekten de başka bir şey değil. Bunun kimlerin işine geldiğini söylemeye hacet yok.

Sonuç olarak, futbolu afyon olarak görmek isteyenlerin nasıl bir hayal-i hail’e kapıldıklarını bir kenara bırakırsak, tribün yaratıcılığıyla söz söyleyecek, politik eylem alanı oluşturacak olanlar elbette muhalif kesimlerden oluşacak. Bu durum kimseyi şaşırtmasa da, birilerinin işine gelmeyeceğinden bariz engeller hâsıl olabilir. Gezi’den sonra tribünlere gelmek, burayı bir politik eylem alanı olarak görmek, tribünde konumlanmak anlaşılır ve değerli bir çaba. Fakat bunu yaparken, yıllardır orada olanların da hassasiyetlerini göz önünde bulundurmak, elmanın elmalığını ölçmeye çalışmamak gibi, tribüne yeni bir form taşımamak gerekiyor. Aksi bir durumda tribün atmosferinden uzak, ilişkiler ağını anlamadan girişilecek eylemler beklenmeyen zıtlaşmaları yaratabilir. Velhasıl kelam, yıllardır futbol afyon, tribünler lümpen, tribüncüler serseri görülürken, bir anda “tribün eylemcileri” misyonuyla yaratılacak enerji tehlikeli olabilir. Çarşı, böyle bir misyon ile hareket etmemişti. Tribündeki yaratıcılık alanı ile gündeme gelmişti. Ve bu yaratıcılığı Gezi sürecine taşımıştı. Tribünlerden “Eylül Ayaklanması” beklemek, ilişkileri bu minvalde ilerletmek acemi bir ittifak zorlaması gibi gözüküyor. Belki zorlamanın ötesine geçip, yıllardır aynı tribünde birlikte tezahürat edilen, Gezi’ye bir şekilde uzak durmuş kişilere Gezi’yi anlatabilmek, belki de tribünlerin ortak sorunu olan “orantısız gücün” geldiği noktayı vurgulamak, bu vurguyu tribünlerin kendi yaratıcılık alanları ve kendi dilleri ile anlatmaya çalışmak gerekiyor.