Anasayfa > Güncel Yazılar > Uykudaki İz ve Sayıklama

Uykudaki İz ve Sayıklama

Taner Gülen

08 Mayıs 2019


Olgular arasındaki düzey farklarından yararlanan bir kurgu her şeyden önce etkiseldir. Fakat herhangi bir yaratıyı makul bir görünüme kavuşturmak için merkezî konseptleri gözden geçirmek zorundayız. Çağımız tek bir eksene kitlenen ve o eksenin etrafında kaybolup giden çevresel unsurların yapaylığını keşfetmeye başladı. Aynı zamanda çağımız, teknik mümkünlüğün yanı başında duran kültürel geriliğin, temelsiz bellek reddinin ve diretmeyi unutmanın sonuçlarını deneyimlemeye başladı. Şu durumda özgürlük, dilin kullanımıyla biçimlenen naratif bir eylemsizlik türü olarak kavranabilir. Dildeki düzenin maddi öncüllerini etkisiz bırakan bir söylem açıklığı... Bir anlatı zenginliği ve deneysellik… Ancak nesneye dokunup geçiyor. Onun potansiyelini açığa çıkarmakla ilgilenmiyor. Başka bir fikir eğilimine göreyse, düşünülebilir olmayan kuvvetleri, son derece karmaşık bir zihin malzemesiyle düşünülebilir kılmaya çalışıyor.

Peki, sezgisel idrak denen bu estetik görü’nün anlamı nedir? Hangi zorunlu birikim, nesneleri altüst eden travmatik karşıtlıkların doğumuna vesile olmuştur? Eleştirel kanaat, duyusal biçimlerin serbestliğini kaçırdığımızı, hatta kendi yok oluşumuz pahasına kolektif bir sanal çarpıklığı başlattığımızı söylüyor. Kuşkusuz tenin gerçeği, kamusal birliğin içindedir. Fakat ten çökmez; bir sunuyu, belirtiyi, görevi, karmaşayı yüklenir. Burada açık bir sınır ya da dikey kesitleri hiçleyen bir özerk alan bulunmaz. Perec’in deyimiyle, karanlığın dağılımı homojen değil:

“Işıyan, bir görünüp bir kaybolan bir ateş odağı bu. Karşında, ya da daha kesin söylemek gerekirse, gözlerinin önünde, bazen birazcık sağda, asla ortada değil, on binlerce küçük beyaz nokta. (…) Sonra uzun bir süre hiçbir şey olmuyor; hiçbir şey, ya da daha sonra, bazen, bir yerlerde, beyaz bir gök cismini andıran bir şey patlıyor…”

Tonlar böylesine farklıyken dil dışındaki hiçbir kurulum ilgilendirmez bizleri. Bir amaç yok, bir hüküm yok, bir geçmiş, itiraz ya da hizaya girme zorunluluğu yok. Yalnızca sürüp gitme isteği ve hezeyan… Klasik çağın değer birikiminden, benzeşimlerin nevrotik çöplüğüne geçmiş bulunuyoruz. Hiçbir dönem bu denli telaşlı ve tenkide açık olmamıştı. Yine hiçbir dönem, zihni ve bedeni böylesine karmaşık bir etkiye maruz bırakmamıştı. Ne var ki, denetim ağlarına paralel uzanan kaçış çizgileri de modernliğin karmaşasında şekillendi. Avunmak için yeterli bir gerekçe mi?

İki belirti, yani iki kavram hattı aynı anda çalışıyor. Bunlardan biri, disiplin toplumundan denetim toplumuna geçmiş olduğumuz. (Foucault’nun disiplin toplumlarının kalıcı olmayacağı yönündeki vurgusu hatırlanabilir.) Modernlik, bir açıdan, kapatılmanın bittiği, gözetlemenin yürürlüğe sokulduğu bir seçimsiz serbestlikler bütünü olarak kuruldu. İkinci nokta ise ihlal birimlerinden oluşuyor. Rüya, dil, suç, uyuşturucu, terör, psikoz, meczupluk, çöl ve okyanus; bedenler, kelimeler, nevroz… Sözü geçen alana sıçramış bulunuyoruz. Birbirlerini etkisiz bırakmaya çalışan olguların kendi temsil güçlerini yitirişi dikkatimizi çekiyor: Gardiyan ve mahkûm, cellât ve kurban aynı dili konuşuyor. Yargı’nın takipçisiyle nesnesi arasındaki etkileşim hukuk’un sınırını aştı çoktan. Burada, maddi geçerliliklerin ötesinde bir kaygı dili gelişiyor. Maddi gerçek değişmiyor olsa bile, tutunulan değerlerin iflasını hazırlayan bir yeraltı uçurumu oluşuyor. Halihazırda modern toplumların sezdiği budur: yazgının ve karanlığın başka bir yerde düzenlendiği bir tür boşluk…

O halde düşünce’nin sınırlayıcı işlevini yok etmek için her yol mubah görünebilir kişilere. Aşırılığın anlamı bugüne aittir. Şeyler ve yaşantılar, belleğin dayanaklarını işlevsiz bırakabilir. Hiç kimsenin, bir başkasını yargılayabileceği bir gerçeklik mevcut değildir artık. Herkes haklıdır. Gerekçelidir. Melezdir. Herkes masumiyete ve rastlantısal şiddete eğilim gösterir. Aynı zamanda yargı’nın kullanımını yeni alanlara sıçratır. Dilin ve göstergelerin dansı şaşkınlık vericidir bu düzeyde. Kişilerden etkileniriz, onların çekimine kapılırız. Öte yandan onlara karşı benzeri görülmemiş bir nefret ya da denetim istemi biriktiririz içimizde. Anlamı zorlayan çağ; bilgiyi, arzuyu, kavrayışı, üslubu, figürü, maddeyi de zorlar. Bunca etki tendeki yorgunluğu, düşteki burukluğu, keder duygusunun eşlik etmediği imlerin sahteliğini büyütür. Şüphesiz, kuvvetler bedenimizdedir. Daha doğrusu onların belirdiği ve ikonik yansılar oluşturduğu yer bedendir. Acı’nın fizyolojik belirtilerinin anlamı, duyuların ele gelmeyen kaynağına aittir aslında. Merleau-Ponty, klasik bilimin dünyanın kapalılığı duygusunu koruyarak kurgusal’a imkân tanıdığını söylerken benzer bir ayrıma değinmişti. Sayı birimlerinin ve grafiklerin çağı… Her şeyin kavranabilir olduğu bir çağ: “Dünyanın, adsal tanımlamayla işlemlerimizin, X nesnesi olduğunu söylemek, bilim adamının bilme durumunu mutlağa eriştirmektir - sanki olmuş olan ya da şimdi olan her şey laboratuara girmek için varmış gibi.”

Bu yaklaşımı doğru kabul ettiğimizde, derinliğin istatistiği ile görünür kılınışı arasındaki fark açıklık kazanır. Paul Klee’nin vurguladığı görünür kılma süreci, farklı katmanların serbestliğine dönük bir vurgudur. Kendini geriye çeken, şeyleri korkunç bir soğukkanlılıkla parçalara ayırmak isteyen deneysel saplantı değil. Söz konusu saplantının dünya üzerindeki yıkıcı etkilerini tekrar etmemize gerek yok. Stoacılardan miskinlere ya da eylemsizliği bir tür protestoya çeviren dil aylaklarına kadar yinelenen her itiraz benzer bir yere çıkıyor. Uyuşukluk, sayıklama, içe kıvrılan hareket aslında bir sağlık arayışının göstergesi. Merleau-Ponty “Resim, görüşün kendisi olan bir sayıklamayı uyandırır,” der. Varlığın bütün yönlerine nüfuz eden sahiplik… Disiplin ahlâkından ayrışan bir görme kuramı…

Elbette rüya, yalnızca, resimsel bir görü değildir. İmaj ve düş, oluşlarındaki rastlantısal genişlikte birleşir. Yola çıkışları, çalışma biçimleri farklıdır gerçekte. Rüya alt-izin, görünmezin, derinin yankısıdır. Oysa resim derin olanı başka bir düzeyde katetmek ister. Filozof şöyle devam eder: “Derinlik, daha çok boyutların bir tersine çevrilebilirliğinin; her şeyin aynı anda olduğu, yükseklik, genişlik ve uzaklığın ondan çıkarıldığı toptan bir ‘yerelliğin’; bir sözcükle, bir şeyin burada olduğunu söyleyerek ifade edilen bir hacimliliğin deneyimidir.” Figürasyonu aşan resim, olaysız anlatı, iletiden yoksun fikir ve bilinen anlamıyla organsız beden… Klasik kültüre bir itiraz olmaktan çok, derin olanın şimdiki anlamına yaklaşmayı deniyorlar. Tam da bu yüzden klasikteki dinginliği, modern’in bulanık ve tedirgin durumuyla kıyaslamak yersiz olacaktır. Çünkü sayıklama, fazlasıyla kendisiyle meşguldür. William S. Burroughs eleştirmenlerinin tek yapabileceği, komik duruma düşmemek için, susmak ve sırıtmak değilse nedir?  Onun -yani Beat kuşağının ve ardıllarının- projesi, güdümlü belirlenimleri aşan bir iç-yaşantıya evrilerek çoktan kendi hakikatini yaratmamış mıydı? Daha ilginç olansa bunun bir proje olmaması. Söz konusu çizgi, sözcükleri, estetik geleneği, dengeyi ve birikimi harcamaktan korkmaz. Üstelik basit ve masum gerekçeler üreterek yapar bunu.

Sayıklama, anlamın kurtuluşudur. Gerek fiiliyatın boğucu sekansına gerekse türdeşler arasındaki paradoksal yasalara karşı oluşmuş bir anti-biçimdir. Sanıyoruz ki zihinsel çabayla doğmadı. Bir ifade arayışının, yüzey darlığının ve mizahi arınma ihtiyacının sonucu olarak kuruldu. Kuşkusuz mistik olana dönük bir ilgi… Yaşanmış bedenin ötesindeki belirsizliği ya da, basit bir dille “yanılsama” diye nitelenen, ütopik derinliği arıyor. Elbette bu arayışın maddi uğraklarını keşfetme seçeneğiyle ilgilenmiyoruz. Hiçbir mistik öğenin bulunmadığı bir dünyada, gerçekliğin fazlaca umursanmasından ve aynı gerçeğin terk edilerek, ısrarla, yeni bir vecd kanalı aranmasından daha ilginç ne olabilir? Görünmeyene ve görünmeyeceği bilinene tutunmak…

Burroughs’un satırları dikkat çekicidir: “Söz bir zamanlar belki de sağlıklı bir sinir hücresiydi. Şimdiyse merkezî sinir sistemine giren ve zarar veren parazit bir organizmadır. İç sesinizi durdurmayı bir deneyin. On saniyelik olsun bir iç sessizlik sağlamayı deneyin. Sizi konuşmaya zorlayan direngen bir organizmayla karşılaşacaksınız. Bu organizma sözdür.” İlerleme fikrini geride bıraktığımız düşünülürse, soyut olan, sözün ya da sayıklamanın peşinde sendeleyecektir. Ama yine de bu aksama, yalnızca bir zemin bozukluğunun, duyuların görevini tayin eden bir kapsayışın ürünü değildir. Sendeleme, alttaki düzeyi de hareketlendirir. Onu parçalara böler, titretir. Öyleyse, olguların zayıflığı kadar, bedenin değişkenliğinin de bir önemi olduğu açık. Beat kuşağının uyuşturucuda, Doğu tefekküründe ya da cinselliğin tekrarında bulduğu denge… Onlara göre, içe doğru patlamak mümkündü ve her çöküntü, ritmik uzamı genişleterek yeni dalgalanmalar oluşturuyordu. Mistiğe alan açmak, kuşkulu birliktelik, sevginin delirişi ve arzu…

Aydınlanıştaki hüzünlü tecrit’i aşabilmiş pek az yapı mevcuttur yeryüzünde. Bu görünmez kuvvetler, kurgusal’ı gerçek kılmak için harcanan enerjiyi, yepyeni bir menzile yöneltmeyi becermişlerdir. Neden hakikatin ille de dokunaklı bir yanı olsun ki? Belki de, en baştan yapılması gereken, Burroughs’un vurguladığı organ değişimiydi… Yaşamsal işlevlerin tümünü dışlamak, simbiyotik doyumu başkalaşıma uğratmak, ruh makinesini bozmak… Uzmanlaştığımız bir şey varsa bu, sorunların kurulumuna verdiğimiz tepkidir. En baştan yapılması gereken, sonradan nostaljik bir karaktere bürünen ilk reddediştir aslında. Zihin iyileşmekten, beden dönüşmekten, söylem aşınmaktan ilk düzeyde vazgeçer. Sonrası, yani protestonun içeriğini soluk bir ruhla büyüten bezekli kıvranışlar, bir sayıklama ifadesidir yalnızca. Yapı, gücünü ve sürekliliğini, protestonun yayılımı hakkında bir dış çeper, bir algı denetimi oluşturarak sağlama almıştır. İstenen kanalda ilerleyen, sıçrama potansiyeli taşımayan her yönelim orada barınma hakkına sahiptir. (Sosyal medya, simulakr evren, virtüel duyumsama vs…)

Bir başka nokta: yapı şerhlerinin zayıflığından beslenen savrukluk… Filozof temkinli konumuyla, söylem hakkını yitirmiş midir? Kuşkusuz düzeylerin tümünde aranan tutarlılık ihtiyacı bizleri şaşkına çevirmiyor. İmleri “kişiler” adına tespit eden, kişileri uyaran ve bir yola sevk eden ilinekten söz etmiyoruz. Düşünce ile sanat arasındaki etkimede (ya da savaşta) taşlar yerli yerini bulmak zorundadır. İleride, belki de, tek işlevinin düşünceyi ve yaşamı kurtarmak olduğunu sandığımız isimler bile büyük uçuruma dahil olacaktır. Onlara yöneltilen eleştirileri kavrıyor gibi görünerek ipin ucunu kaçırırız. Zaten başvurduğumuz şeye saldırmış bulunuyoruz. Nietzsche’nin cesaret dolu yanılgısının içindeyiz çoktandır. İşte tefekkürün yarattığı sarhoşluk… “Söz nedir? Renk nedir?” diye sorar Burroughs:

“- Renk sözün içinde tutsaktır - İmaj sözün içinde tutsaktır - Sözler gerekli mi size? - Başka bir iletişim yöntemi deneyin, görünüp kaybolan renkler gibi mesela - Renk görünümlerinden oluşan bir mors alfabesi - ya da kokulardan ya da müzikten ya da dokunma duyusundan.”

Rüya, sığınağın yanal taşkını değildir. Bir iz açıklığı ya da hareket farkı olarak görülse de nesne gerçeğine ulanırken yeni bir yol izler. Kendine has bir devamlılığa sahiptir o. Unsurların birbirini yutmasına, kimi zaman da çoğaltmasına imkân tanır. Burada, imajlar sesleri, sesler duyumun bağlantı noktalarını, söz ise tümüyle yaşanmazlığı kuşatır. Yurtların masumiyeti korunamamış mıdır gerçekten? Sanatçının şunu söylemesinde hiçbir tuhaflık yoktur: “Senin dışındaki her şeyle ilgileniyorum.” O halde insanın bir yığışım olduğu; bedenin dünyayı süzdüğü, ona atıflarda bulunduğu ve daha da önemlisi, yaşam bilgisi denen şeyin, bireylerin hüzünlü yol arayışını doğuracak yeni bir öznellik araştırmasına evrildiği doğrudur. Beden bir yoğunluktur elbette. Fakat usçu dayanakların istismar alanı olarak görülemez. Özellikle de düşünce’yi soluksuz bırakan dalga boylarının, histerinin, kutsiyetin, pornografinin…

Edebî fikir, sayıklamanın geçiciliğini keşfetmiştir. Büyük yapıt, yer değiştiren cismin -yani hayatî kesişimin- şaşırtıcı içtenliğini taşıdığı için dikkatimizi çeker. Onun doğallığında, episte’nin klişeleri barınmaz. Uygarlığın akli suç ortaklığını terk ediyoruz! Burroughs’un mistik kopuşu: “Hayatın azaldığını görüyor musun aynada? Benim acıklı çirkinliğim mırıldanan tam bir yanıt.” Eğer ki yüzeyi kuşatan, belli koşullar altında, tekniğin gücüyse ve bu bir şekilde ele geçirilebilir nitelik taşıyorsa, önemsenecek tek şey yasa’nın reddi olacaktır. Büyük yapıt öncelikle hükmün sonuçlarıyla ilgilenir. Çünkü sonuç, etkilerin reddedilmez kesinliğiyle sürtüşme halindedir. Burası bir dönemeçtir aynı zamanda. İlişkisiz bloklar arasındaki akım yolunu kurmak için başvurulan bir kaynak… Üzerinde hareket edilen değil, bizzat hareketin tenselliğini açımlayan bir rol-yitimi…

Duyumsama ile yaratma edimi arasında neyin belireceğini kestirmek güçtür. Sanatçı, korku bloklarını yıkmaya, onları görünür kılmaya ve gürültünün barınmadığı bir algı düzeyine ulaşmaya çalışır ki bu, sağlık arayışı denebilecek yönsüz bir girişimdir. İktidarın kapalı durumundan farklıdır elbette. İktidar, dış etkileri havada bırakır dediğimizde, onun kendini baskılama tarzını, ilişki yetersizliğini, sapkınlığını ve iç-çöküntüsünü dillendirmiş oluruz. Yine de gerçekliğin olumsuzlanışı üzerinden bir iyileşme sağlanamazdı. Görsel imgenin sayıklanmış parçaları iradenin son kurşun-atımıdır çünkü. Onun büyülü resimselliğinde, havalı söyleminde, yaşantımızın şimdiki halinin değişmeyeceğine dair korkunç bir vurgu sakladır. Belki de yaşamın dehşetli ağırlığını duyurmayı başaranlar, öncelikle bunu sezmişti… Şiirle, felsefeyle, alkolle, uyuşturucuyla ya da gerilla olmakla sınanan beden… O halde bizim durumumuz için ne söylenebilir? Çalkantılar ve krizler içindeki dünyada yurdumuz neresidir? Deleuze, Anlamın Mantığı’nda problemi çok daha ileri götürmüştü:

“Bilgelik öğütleri verip ayrımlar yapan soyut filozofun payına düşen ne öyleyse? Bu tür sohbetlerin uzmanı hâline gelmek mi? Darbeyi yemiş olanların çok fazla batmamasını dilemek mi? Araştırmalar yapıp özel sayılar hazırlamak mı? Yoksa her şeyi birazcık da kendi gözüyle görmek, biraz alkolik, biraz deli, biraz intihara eğilimli, biraz gerilla olmak mı?”

Burada asıl vurgu, konumların kesintili birliğinde ve geçişkenliğinde yatar. Olgulara gerçekçi bir nitelik kazandıransa, söylemsel bir kuvvetin ele geçirilişi değil, uyum-dışı farkların ve karşı hatların ortaya çıkarılışıdır. Artuad kanın yolunu işaretler, Burroughs hayvansal yaşamın soluk alacağı bir ortam arayışına girer… Bu girişimler, gövde-dışı sağlığın, felaket karşısındaki acılı iyimserliğin ve trajedinin deneyimidir elbette; ama daha çok tepkisel bir yakınlığı açığa çıkarma işlevine sahiptir.

Tenin sınavı, değişimi, mecburiyeti… Burroughs, “yanlış” dediğimiz şeyin, başka yaşam biçimlerine ya da çatışmalara bir göndermeden ibaret olduğunu keşfetmişti. Yanlışlık analojisi kuşkusuz, diğer figürler üzerine kuruluyor. Figürler ile yapılan mukayese üzerine… Varoluş tarzlarındaki zıtlık ve ayrım ötekiler için genellemeler üretiyor. Aklın ve duyumun ayrımını ortaya koyma biçimimiz de bunu pekiştiriyor. Öyleyse, hangi yol seçilecek? Hangi kuvvetlerin ayrıştırıcı potansiyelinden yararlanılacak? Klişelerin, uymacılığın, sahte bulguların ya da geçişsizliğin mi? Savaşın bittiğini, ruhtaki sancının dindiğini söyleyemeyiz. Büyük kaygı geridedir, düşlemin içindedir. Zihni hazırlıksız yakalar, uyuşturur, aşındırır, hırpalar. Sonraki adım: bir tür sinir bozukluğu ya da histerik farklılaşma olarak gelişir. Baskın güçler, dirençli olanları ele geçirmiyor, tam tersine onları spektral bir boşluğa gönderiyor. Anlamsızlığın duvarına çarpan cisimlerin, kendi belirsizlikleri içinde tükenişleri… Bir tür ölü-aktivasyon… Geriye kalan sadece anlatıdır. Uyku serüveninden taşan duygu yüklü imlerdir. Doğurgan karşılaşma aynı düzeyde gerçekleşir. Sayıklama da bu tutarsız imler uzamını takip eder. Burgulu olanın diline, olanağına, maddi biçimine dönüşür. Günlük yaşamdaki kırılmaların, sıçramaların, titreyişlerin ve gerçekte, soğuk bir çökme hissi yaratan durma hallerinin buradaki olgu temaslarından beslendiği akla yatkındır. Alışkanlık hiyerarşisindeki en ufak çatlak, hiyerarşiyi topyekûn bozmamakla birlikte, oldukça samimi bir karşı-içeriğin gelişmesini sağlar.

Doğrusu, her koşulda aldanmaya yatkınız! Hareketi kavramak bir anlam sorunu olarak belirdiği sürece ve zihin, defedilmiş olanı “yok”ta tutmak uğruna “gösteri”yi büyüttüğü sürece durum farklılaşmayacak. Tüm dolambaçlı söz hatları ihlalin uzağındadır. Çünkü hepsinin içeriğindeki sayıklama potansiyeli çalınmış yahut baskılanmıştır. Şimşeğin parıltısını görmek için yeterli alan genişliğine sahip değiliz. İhlal birimlerinin somut varlığı, onların ontolojik muğlaklığından daha gerçek görünmüyor. Ancak bu durum, düşüncenin artık şeytansı bir yadsımadan başka çıkar yol bulamadığı yanlış izlenimlerle bağlantılı olabilir. Tahayyüller çöktüğünde bıçağın saplanacağı bir yer mutlaka olacaktır. Asıl sorunumuz, amaçsallığın negatif yönüne dair bir tartışma açmak değil kuşkusuz. Çünkü uyku izi ve sayıklama, soyut mesafelere lanet okuyarak felsefî öznelliğin aleyhine çalışıyor! Nasıl oluyor bu? Aralıksız bir yer değişimiyle mi? Önkabullerin reddiyle mi? Durmadan sıçramak, sınır’a ilerlemek, ona bir güç bahşetmek ve güce direnmek… Yeni bir meczupluk deneyimi… Zorunlu bir şekilde lanet tarafından kuşatılıyoruz. Zalim aramaya kalkmanın yersiz olduğunu, zira bu uğraşın yeryüzünde kimseye yaşam hakkı bırakmayacağını Spinoza söylemişti. Demek ki bütünsel ölçeğin bir kendilik inkârını öncelemesi karşı-argümanlardan bağımsız değil. Kırılma, yırtılma, kopma, ayrışma dilimleri, sonucu değiştirmiyor. Önümüzden geçip gidenin mitsel heyecanı yüreklere kurulmuş da olsa.

Nihayet her “yeni”, farklar tarihindeki bir çatışmaya denk düşüyor. Çatışma, beden üzerindeki gözü örtüyor. Göz küçülüyor, sığınma noktası arıyor. Belki de büyülü bir aktarıma hazırlanıyor. Tıpkı çökmüş olanın başka bir zihin üzerinde, kendini iyileştirmeye çalışması gibi. Bir dil icat etmek anlamına geliyor bu. Kanaatlerin zayıflığına ve ölgünlüğüne karşı yeni varoluş formları oluşturun, zamanlar ve konumlar arasındaki önsel uçurumun hangi kaygı ağlarıyla dokunduğunu anlamamızı sağlayan bir dil… Böylece şeylerin ezelî ikiliği tekrar gözden geçirilebilecek. Hem de kurgusal işlemin herhangi bir hükümranlığa bağlı kılınmadığı bir gerçeklikte. Bugün derinlik adını verdiğimiz şeyin dilde ve düşüncede ne tür bir buhranı körüklediğini görmekte zorlanıyoruz. Oysa sayıklanmış derinlik yalnızca, çatışma halinde bulunan unsurların birlikteliğiyle ölçülebilecek bir kategori değil. Temsile karşı olmak, imgelemin özgürleşmesini sağlamaz. Güncel izlerin yayılımıyla derinlik ve uçuculuk kazanan şey kurgudur. Kurguya hükmetmekle kastedilense toplumsal bağlar içindeki sıkı fıkılık değil, o ilişkileri düzenleyen denetleyici unsurların örtülü katılığıdır. Bilgelik, sahneden çekildiğinde bağırma ya da sayıklama yolunu tutmamıza gerek kalmayacak. Bu terk ed(il)iş akla gelebilecek en kötü ihtimalin, yani ihtimallerin ölümünün acıklı suskunluğunu taşır. Kaotik neşe, hareketin düzensizliği, mırıltı barınabilir mi onun içinde, bilemiyoruz. Tüm söz oyunları, biçim araştırmaları, analojik şerhler, bir şekilde, hakikatin soyutlanışı olarak kurulabiliyor. Hiç kimse böyle bir tercihte bulunmakla suçlanamaz elbette. Ancak düşünce, bir olanak arayışı biçiminde işleyecekse, teğet geçilecek şey, gerçeklik değil, onun üzerindeki bulantı ağı olmalı.


Görsel: NYPL Digital Collection


anlam hakikat modernite