Anasayfa > Güncel Yazılar > Aradığınız Kişiye Şu An Ulaşılamıyor

Aradığınız Kişiye Şu An Ulaşılamıyor

Asuman Bayrak

06 Temmuz 2006

Yıl, 1985-86. Yer Marmara Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu. Anayasa Hukuku dersinde öğretim üyesi, öğrencileri derse katmak için, sınıfa girer girmez sorar: Özgürlük nedir, çocuklar? 80 kişilik sınıfta el kaldıran olmayınca, birine işaret eder; Sen söyle bakalım, özgürlük nedir? Cevap: Dersimi çalışmadım hocam.

Yıl, 1995-96. Yer İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi. Tarihle ilgili bir derste KİT'ler hakkında hocanın anlattılarını dinleyen öğrenci, yanındaki arkadaşını dürtükler; Türkiye'de sosyalizm mi var?, Ne bileyim oğlum, not tutuyorum ben.

Yıl, 2005-06. Yer İstanbul Teknik Üniversitesi. Yine tarihle ilgili bir derste öğrenci elini kaldırıp sorar; Hocam, Hitler, Hitler diyip duruyoruz da... Yani bu Hitler kaç kişi?

Tesadüfen on yıl arayla yaşadığım, duyduğum bu anekdotlar, hani öyle gülümseyip geçilemeyecek bir durumla karşı karşıya olduğumuza işaret ediyor. Süreç çok net. Salt üniversitede değil, hayatın her alanında her an, TV bilgi yarışmalarında, haber ya da tartışma programlarında insanın ağzını açık bırakan, hayrete düşüren bu kadar da mı dedirten örnekler çoğaltılabilir.

Son zamanlarda birtakım araştırmalar yapılıyor, istatistiksel sonuçlar açıklanıyor. Rakamlarla, Türkiye'de siyasetin yeni yüzü keşfedilmeye, yükselen milliyetçilik, din temelli muhafazakarlık, üniversite gençliği anlaşılıp kavranmaya çalışılıyor. İstatistik sonuçları, istatistikçinin kafasına göre şekillenir, yani niyet, istek ve hedef önemlidir. Seçilen örneklem grup, soruların biçimi hatta zamanı ve yeri bile çok şeyi belirler.

Gençler hayatlarından memnunmuş! Düşünmezse, düşünmüyorsa, düşünmemekten rahatsız değilse gayet tabii memnundur. Aldous Huxley haklı çıktı. Ona göre, insanlar süreç içinde üzerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaktı. Öyle oldu.

Bu tabloda, kaba tanımlarıyla özgürlüğe tahammülsüzlük, insan haklarını hiçe sayma doğal sonuçtur. Devletin kapasite eksikliğinden bahseden öğretim üyeleri, köşe yazarları ise rakamları yorumluyor. AB müktesebatını alıp ona uyacağız ya, çok eksiğimiz var, yurttaşlık bilinci eksik. Öne çıkan başlıklara dikkat ettiniz mi? Bence, rakamları yorumlama, kapitalizmi yerleştirme çabasının bir ürünü. AB normlarına, batılı sosyal bilimcilere biraz yabancı, farklı bir ülkeyiz. Vatandaşlık araştırmalarında haklar, yurttaşlık bilinci ortaya çıkmıyor. Çatlaklar geniş. Yapı sağlam değil. Siyaset bilimciler nasıl daha kapitalist olacağımızı öğretiyorlar. Doğal olarak medya bu konuda büyük destek çıkıyor. İkiyüzlülüğü hissetmemek imkansız.

SİZ HANGİ “HAYAT TARZI”NI SATIN ALDINIZ?

Karaköy, Bankalar Caddesindeki Osmanlı Bankası Müzesi'nde bir sergi var; Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Türkiye'de hayat tarzı temsilleri 1980-2005. Sergi, 1980'den 2005'e popüler olmuş, şarkı, reklam sloganı ya da gündelik deyişlerden seçilen Kendime yeni bir ben lazım, Alsak alsak bedavaya ne alsak, Zamanı yakalayın, Oha falan oldum yani, Connecting people, Yabancılar giremez, ve Yine, yeni, yeniden gibi bölüm başlıklarıyla Türkiye'de son 25 yılın medyasını esas almış. Gazetelere, dergilere, televizyona, radyoya ve kullanılan ürünlere yansımış çeşitli hayat tarzı temsillerini birbirleriyle ilişkilendirerek okumaya ve tartışmaya açıyor. Görsel, işitsel her türlü olanak kullanılmış.

Sergi, 17 Eylül 2006'ya kadar açık. Yolunuz düşerse uğrayın. Her gün 10:00-18:00 saatleri arasında ziyaret edilebilen serginin küratörlüğü, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyeleri Doç. Dr. Meltem Ahıska ile Yard. Doç. Dr. Zafer Yenal'a, tasarımı ise Bülent Erkmen'e ait. Yakın tarihi, hepimizin bilip yaşadığı dünü anlatıyor.

Hayat tarzı kavramı, özellikle 80'lerden sonra iyice profesyonelleşip tekdüze 'çeşitli'liği benimseyen medya içinde özenle kurgulanıp yeniden anlamlandırıldı. Günlük yaşam, katılınması gereken etkinlikler, giyim, yemek, eğlence, kullanılan araçlar insanları birbirinden ayıran temel meseleler haline geldi; üstelik, toplumdaki sınıfların, çatışmaların, grup ya da cinslerin işareti hayat tarzı göstergeleri, sürekli değişiyor. Değişimi izlemeyenler yok sayılıyor veya yanlış anlaşılıyor. Değişimin içi boş, değişkenliğin yüzeysel olması hiçbir şey ifade etmiyor.

Medya cenderesinden kurtuluşun yolu yok. Aslında biraz okuyup yazan herkes biliyor nasıl bir dünyada yaşadığımızı, ama tüketim kültürünün en büyük kurucu ve kollayıcısının, duygu ve düşüncelerimize saldırıp tek tipleştirme çalışmasının nerelerden geçip nereye geldiğini görmek gerekiyor; hani şöyle bir durup düşünmek için. Sergi, hayatımıza el koyan medyayı sergiliyor. Binaya girer girmez gürültüyü duyuyorsunuz.

Biraz mola vermek, hızla akıp giden yaşam karmaşasından kurtulup tazelenmek, soluk almak için sanata sığınıyorsanız, hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Enstalasyon gibi yeni yöntemler her zaman saçma sapan olmuyor, sanatın sorgulayıcı yapısına uygun olanaklar sunabiliyor. Kışkırtıcı... Sergiyi gezerken hayatla yüzleşmek mümkün. Yaşarken fark etmediğimiz, artık kanıksadığımız çok şey göze batıyor, kulak tırmalıyor.

80 sonrası dönemde hayatımıza girip vazgeçilmez parçası haline gelen yeniliklerden bazıları: Tüketimle tanımlanan yeni bir yaşama şekli sunan alışveriş merkezleri... Her şey dahil tatillerde artık tüm hayaller inclusive... Mutluluğun sanal sponsoru kredi kartları... Ya çıkarsa diye bekleyenlerin, ya çıksaydı diye hayal kuranların sayısını çoğaltan şans oyunları... Balık ekmekçiler, ekmek arası köfteciler ve kokoreççilerden sonra hızlı yemek yemenin yeni biçimi fast food... Zaman kazandırma vaadiyle evlere ve mutfaklara yerleşen otomatik aletler... Ve uzakları yakınlara getirirken, yakınları da uzaklaştıran teknolojiler...

Kişinin sahip olduğu, yaşadığı ortamın göstergelerine 'simgesel sermaye' de denir. Bu göstergeler, günlük yaşamda kimliği belirginleştirip iktidarı vurgular. Donanımınız yoksa vay halinize... Türkiye'de son 25 yılın medyasını yansıtan sergi salonundan çıkarken kulaklarım uğuldayıp başım dönüyordu. Çığlık atma ihtiyacı hissettim. John Holloway, İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek (İletişim Yayınları) kitabına Önce çığlık vardı diye başlar. Sonra da çığlık var. Çığlığımız kabullenişe isyandır.

Akıl denen bir şeye sahibiz, hani insanlarda olduğu söylenir. Biz, hayvanlardan akıllıyız ya! Aklı, düşünme ve sorgulamanın aracı olarak kullanmıyorsak ne yapacağız? Sofi'nin Dünyası'ndaki küçük çocuğun soruları günümüz Türkiye'sinin üniversite öğrencilerine çok uzak. Eminim çoğu kitabın adını bile duymamıştır. Kimse hakkında ya da üzerine fikir yürütmek istemiyorum. Yalnızca okuduğum bir iki kitabı, gezdiğim sergiyi, yaşadığım, kulak misafiri olduğum bir iki konuşmayı paylaşmak, eh bir parça da yazabildiğim için düşüncelerimi yazarak aktarmak istiyorum.

Bilimle uğraşanlar, evrende yaşamın ortaya çıkışından bugüne kadar geçen süreyi 24 saat olarak alırsak, sanayi devrimi bir, iki saniye önce oldu diyor. Hayat bu kadar dehşetli bir şey, üstelik de zorunlu. Kaçmamak, göz yumup oturmamak ve meydanı, doğayı mahveden, savaş, işkence uzmanı, iktidar bağımlısı 'insan'lara bırakmamak gerekiyor.

Aristo zamanından beri gençlik yozlaştı, bizim zamanımızda... diyerek, ne olacak bu gençlerin hali sorusu hep sorulmuş. Niyetim öyle bir şey değil... Hitler kaç kişi? sorusunu sorabilen gençlerin, baktığı halde görmeyen, duyduğu halde işitmeyen, bildiği halde o bilgiyi kavrayıp içselleştiremeyen yeni insan tipinin örnekleri olduğunu düşünüyorum. Yaşam destek üniteleri küresel ağa, yüksek teknolojiye bağımlı, bağışıklık sistemleri son derece hassas, hemen hastalanıyorlar. Psikiyatriste gitmek yeterli oluyor, tıp da emre amade çünkü. Hasar düzeltilip uyumlu hale getiriliyorlar. Bilgisayar programları gibi girdisi çıktısı belli bir düzende işleyen, verilen komutları anında uygulayan bir kitleyle karşı karşıyayız. Programcılar, kısacası devlet, aile, okul, medya işi iyi becermiş.

İlk aşamada, okulun oyun çağındaki çocukları kıpırdamadan 45 dakika oturmayı öğretmek için varolduğu söylenir. Sonrası uzun hikaye... Tek kanallı televizyon dönemini yaşayan herkes bilir; o sıralarda okula giden hemen hemen bütün çocuklar (yayın başlarken ve biterken) istiklal marşı okunduğu zaman, odada ayağa kalkıp 'hazır ol'a geçme deneyimini yaşamıştır. Bu çocuklar hala, üstelik Boğaziçi Üniversitesi gibi bir üniversitede bile, bisikletini bayrak direğine bağladığı için öğretim üyesi tarafından azarlanabiliyor. Öğrencinin tarafına geçip durumu açıklamaya çalışabilirsiniz, ama olay, Nasreddin Hoca'nın Hırsızın hiç mi suçu yoktu? tartışmasına benzer.

Kullandığı cep telefonu yüzünden rakam hafızası sıfırlanan, işaretlerle mesaj yazma alışkanlığı nedeniyle alfabesi değişen bir gençlik var. Reklam spotları, ya da dizi repliklerinden ibaret konuşmalar sırasında seslerini duysak da yalnızca sırtlarını görüyoruz. Ekran karşısında oturuyorlar. Dışarı çıktıkları zaman başları eğik, çünkü bir yerlere mesaj yazmaları gerekiyor. Yüzlerini unuttuk. Gülümseyip gülümsemediklerini bilmiyorum. Gözlerini kocaman açarak bir şeye hayret etmeleri de zor herhalde. Etrafları çevrili, ve ne gariptir ki onlar için her şey olağan.

GUANTANAMO HER YERDE

Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor sergisi, Türkiye'nin Guantanamo koşullarıyla yüzleşmemi sağladı. Duvarlar nasıl örülmüş, hangi taşı kim, ne zaman, nasıl koymuş. İletişim çağının yeni insanı nasıl oluşturulmuş. Evet... Farklı bir insan tipiyle karşı karşıyayız. Buna evrim denebilir mi, bilmiyorum. Sanmam. Donna Haraway'in siborguyla ilgisi ne?.. Ayrıca ele alınabilir. Haraway, siborgu anlatırken umut doludur.

Belki hikayeyi gözlükle başlatmak gerekir. İnsan, ilk kez bir alet taşıyarak kapasitesini artırmış, doğal sınırların dışına çıkmıştı; derken protezler, piller kullanılmaya başlandı, silikonlar, çipler devreye girdi. Vücudun içine de yerleştirilebilen aletlerle sınırlar sürekli zorlandı. Kullandığımız araç gerece bağımlılığımız arttı. Çoktan beri, doğanın dayatmaları hiçe sayılıyor. Çekiç ya da balta kullanırken onunla bütünleşmiyoruz, ama cep telefonu, bilgisayar öyle değil.

'Zenginleştirilmiş/artırılmış insan' düşüncesiyle yaratılan popüler kahramanlar sıradanlaştı. Biyonik kollar, bacaklar sanki köşedeki eczanede satılıyormuş hissiyle, Matrix'in helikopter kullanmayı birkaç saniyede öğrenen kahramanı kıskanılıyor. Hayal gücünün sınırı yok. Özellikle de kadınların, ellerinde bir fotoğraf işte bunun gibi diyerek doktorla pazarlık edip mutluluğu estetik cerrahide araması ayrı bir tartışma konusu; yalnız doğal sınırlara meydan okuma, bitecek gibi görünmüyor.

Yeni insan tipi, teknolojinin de yardımıyla düşünmeden konuşan, yazan, hayatı asla sorgulamayan bir gençlik temelinde oluşuyor. Onların büyüdüğünü göremeyeceğim, ama geçtiğimiz 30 yılın medyası, gelecek 30 yılın ipuçlarını veriyor.

Herkes, sergiyi farklı okuyabilir. Melankoliye kapılmak da mümkün felaket tellallığı yapmak da, hatta nostaljiyle gülümseyip geçebilirsiniz de... Medya eleştirisi yapmak kolay, gerekiyor da, ancak McLuhan'dan Postman'a, Gerbner'den Chomsky'e birçok düşünür konuyu didik didik etmiş. Kimi taraf olmuş, nasıl kullanılacağını anlatmış, kimi silip atmış küfretmiş... Yeni peydahlanan tanımlar ortalığı istila etse de üste söyleyecek yeni bir şey, yazılacak yeni bir durum yok. Tablo ortada. Bizim kendi hayatımıza, kendi medyamıza bakmamız gerekiyor.

Okuma yazmayı doğru dürüst sökemeden plazma ekrana kilitlenen bir toplumda yaşıyoruz. Bu topraklarda sözlü kültür asla iktidarını terketmedi; basılı sözün korkutucu gücü de sürüyor; ancak Ertuğrul Kürkçü'nün geçen sayıda bahsettiği 'devrim olunca Tunce'liyi görecek' olan kadın televizyonda artık her gün İstanbul Bebek-Beyoğlu hattında yaşananları izliyor, hiç kimse Kaliforniya sahillerine, Londra sokaklarına yabancı değil. Bu durum, neyi ifade eder?

Anne babasını çıplak görmeden, ekrandaki 'zoom'larla bölünüp parçalanmış bedenleri seyreden bir çocuk ne hisseder? Durumu kavramaya çalışırken Ödip veya Elektra komplekslerinin yetmediğini fark ediyorum. Yoksa yanılıyor muyum? Haydar Dümen'e sorulan sorular sulu-ciddi her gazetede yayımlanıyor. Okunuyormuş da... Üniversite gençliği 'Aliye' dizisinde ne bulur?

Geçen gün televizyonda adamın biri, ÖSS sınavına hazırlanan öğrencilere sesleniyordu; Sarı ışıkla zekanız artacak. Merkezimize başvurun, size özel bir program yapalım ve belli seaslarla gözünüze sarı ışık verelim. ÖSS sınavında daha başarılı olacaksınız. Reklam kuşağında falan değil, gayet ciddi konuşuyorlardı. Televizyonu kapadım.

Uzmanlar, fişi çekilince ne yapacağını bilemeyen bir insan modelini tanımlıyorlar ya... Bizim buralarda elektrik kesilmesi söz konusu.