Anasayfa > Güncel Yazılar > Açık Seçik ve Özgür

Açık Seçik ve Özgür

Tuvana Gülcan

06 Ocak 2011

2011 yılına adı nicedir anılmayan akademik özgürlüğe halel geldiği haberiyle girdik. Bilim ve sanat özgürlüğünü bir mekana "akademi“ye, yani idari adıyla "üniversite“ye bağlayan bu özgürlük türünün başörtüsü tartışmaları, disiplin soruşturmaları, ikna odaları, özel güvenlik birimleri, önleyici arama tedbirleri, etnik kız meselelerinden fırsat bulup "konusu" itibariyle tartışma konusu olması bayağıdır pek mümkün olmuyordu. Zaten bu sefer de pek tartışma konusu olmadı, olamadı, yine içeriğe girilemedi, sorun bu sefer YÖK’e bile fırsat kalmadan rektörlük marifetiyle içeriden halledildi.

Mesele[1] özel bir üniversitede bir son sınıf öğrencisinin görsel iletişim tasarımı çalışması olarak üniversitenin imkanlarını kullanarak hazırladığı, kendisinin porno kategorisine soktuğu bir bitirme ödevinden çıkmış gibi görünse de, aslında mesele çıkmadan çok önce bu ödev yapılmış, sunulmuş, geçer bir not alamasa da gerekçelendirilerek notlandırılmış, öğrenci de bir telafi sınavının ardından genel ortalamasının tutmasıyla okuldan mezun olmuş. Mesele aslen bu bitirme ödevinin "hikaye“sinin bizzat öğrenci tarafından basına düşürülmesiyle ortaya çıktı.

Hevesi akademik özgürlüğü test etmek olan öğrenci fiilen test etme imkanını bulmuş, kendisi sınavı geçemese de aslında akademik özgürlük sınavı geçmiş: Görsel tasarım alanında uzman olan, muhakkak ki pek çok görsel tasarım örneği görmüş, pek çok "sanat nedir, porno nedir“ tartışmasına katılmış ya da kulak kabartmış hocaları[2] ödev konusunu kabul etmiş, öğrenci diğer tüm öğrenciler gibi üniversite kaynaklarını kullanabilmiş ve jüri sunulan ödevi değerlendirmiş. Kimse öğrenciye „önce okul aile birliğine, sonra rektörlüğe, sonra YÖK’e soralım, ondan sonra bakarız“ dememiş; "böyle bitirme ödevi konusu olmaz, başka konu seç“ dememiş; kimse "sana kamera yok, stüdyo yok“ dememiş; kimse ödevi sürüncemede bırakmamış, işi uzatmamış; jüri incelemiş, notunu vermiş. Daha ne olması gerekiyordu acaba? Akademik özgürlükten beklenen ne ola ki? Pornodan çok daha az tartışmalı konularda yazılan pek çok tez ya da ödev için bile akademik dünyada ne kıyametler kopuyor, ne engellemeler ne sürüncemede bırakmalar yaşanıyor. Acaba burada mesele yeterince kıyamet kopmaması mıydı? Acaba öğrencinin beklentisi hocalarının kendisini Türkiye’de üniversitede ilk porno filmi çeken cesur öğrenci olarak lanse etmesi miydi? Aradığı sansasyon muydu? Nitekim öğrencinin akademik özgürlüğü ikinci bir teste tabi tutmak üzere akademi ortamını değil de akademi dışı bir alanı seçmesi ilginç. Ve elbette akademik özgürlük bu sınavı geçemedi, çünkü Sun Tzu’dan beri biliyoruz ki, kendi cephesinde bileği bükülemeyen güç başka cepheye çekilirse yenilir. Dosdoğru akademik özgürlüğü kullanıp öğrenciyi sansürlemeyen hocaların başı yandı, rektörlük geceyarısı operasyon düzenledi, bilgisayarlara el kondu, iletişim engellendi, yetmedi savcılığa başvuruldu, kısacası mecazi anlamda da olsa özel bir üniversitede "kan aktı."

Bu noktada belirtmek gerekir ki, öğrencinin tuzu kuru gözüküyor, zira öğrenci mezun oldu. Yoksa bundan sonra söz konusu film incelenip içeriği ahlaka adaba mugayır bulunursa onun da mı başı ağrıyacak? Ama o bu filmden zaten geçememişti. Peki olur da savcılık takipsizlik kararı verirse, hocalar okula dava açıp göreve iadelerini mi isteyecekler? Filmin porno olduğu öğrencinin iddiası olduğuna göre, bilirkişiler “biz neler gördük, bu porno değil” derlerse boş yere itibarımızı zedeledin diye okul öğrenciye mi dava açacak? Öğrenci porno diye tuttururken olur da yargı porno değil derse, bu sefer bilirkişilerin kıymetini, yargının taraflılığını mı tartışacağız? Bu spekülasyonlar ne kadar deli saçması gibi gözükse de aslında zorlanırsa konunun hukuki olarak ne kadar çatallanabileceğinin çok banal bir özetidir. Ancak bir nokta var ki, akademik özgürlükten açılan bir tartışmaya literatürde daha önce karşımıza çıkmayan bir boyut getirdi: veliler.

Bu mesele aslında üniversitenin bilimsel özerkliğine yine devletin otuz yıldır tartışılagelen bir şekilde müdahalesinden kaynaklanmadı. Üniversite yönetimi kampüste ne işler çevrildiğini dişlerinden tırnaklarından arttırdıklarıyla çocuklarını üniversiteye yollayan velilerden gelen binlerce telefonun ardından kavradı. Gazetede ismi açıklanmayan "üst düzey bir yetkili" YÖK’e ve velilere karşı sorumlulukları olduğundan söz ederken velilerden tepki yağdığını belirtiyor. Nitekim üniversite yönetiminin kendi kendine kampüste operasyon yapmasının üzerinden geçen ilk üç iş gününde basında YÖK’ün konuyla ilgili bir açıklamasına rastlanmadı. Bu durumda velilerin müdahale gücü dikkat çekici bir hal alıyor.

Peki 18 yaşın ikmaliyle rüştünü ispat etmiş, kendilerinin ve başkalarının kaderlerini belirleyecek seçimlerde ve halkoylamalarında oy veren, trafikte araba kullanan, evlenip çoluk çocuğa karışabilen, akli melekeleri yerinde, ehil kişilerin nasıl velisi olur? Anne baba göbek bağını kesememiş olabilir, narsistik hezeyan içinde de olabilir, evlatlarının artık çocuk olmadığının farkına varamamışlardır belki, ancak hukuken velilik sıfatları sona ermiştir, bir üniversite yönetiminin muhatabı olamazlar. 18 yaşını ikmal etmemiş kişilerin devam ettiği ilk ve orta öğretim kurumlarının yönetimlerinin muhatabıdır veliler. Oysa üniversite çağına gelmiş öğrencilerin hemen hepsi ya zaten reşit olmuşlardır, ya da üniversiteye başladıktan birkaç ay sonra reşit olurlar. Özel bir üniversitede öğretim bedelini öğrencinin ebeveyninin ödemesi ebeveyni veli yapmaz, ebeveynin özel okul harcını ödemek gibi bir yükümlülüğü de yoktur. Ödemiyorsa, bu onları sorumsuz ebeveyn yapmaz. Ödüyorsa, bu ona öğretim kurumunda yapılan bir ödevin içeriği hakkında yorum yapma (şikayet) hakkını vermez.

Durum fiiliyatta ve duygusal yönden çetrefilliymiş gibi gözükebilir, ama bir özel üniversite yönetiminin bu duruma bağışık olması gerekmez mi? Üniversite yönetimi ailelere “bilim ve sanat bizim işimiz, lütfen karışmayın” diyemediği için, Kıta Avrupası modelinde on yüzyıldır varlığını dönüştürerek sürdüren üniversite adlı öğretim ve araştırma kurumlarının insani unsurları arasına “veliler” adlı hukuken hiçbir geçerliliği olmayan bir kategori mi eklenecek? Yarın öbür gün aileler şu ya da bu konuda araştırma yapılmasına karışsalar, bu müdahale tabandan geldiği için devletinkinden daha meşru bir müdahale mi olacak, o zaman üniversitenin özerkliği tartışmaya açılmayacak mı?

Peki bilim ve sanat özgürlüğünü bir kenara bırakalım, doğumla başlayan her iki taraf için de zulme dönüşen bu sembiyoz halinin –yaş haddi olmadığına göre- herhangi başka bir haddi olmayacak mı? Üşüyüp üşümediklerini, acıkıp acıkmadıklarını çocuklarından daha iyi bilen, kiminle evlenilip kiminle eğlenileceğine karar veren anne babalar bundan sonra syllabusları düzenleyip kadro seçiminde mütalaa mı verecekler? Bir gencin gittiği üniversitedeki bir öğrencinin porno iddialı bir ödev hazırlamış olması o gence nasıl bir zarar verebilir, ebeveyn genci neden korumak ister? Ebeveynlerin çocukları için alabildiğine estetik bir dünya hayal etmeleri ebeveynlik durumuna içkin sayılsa bile öğrencileri belli mesleklere hazırlayan bir üniversite yönetimi aslında o estetizmin gerçekçi olmadığını göz önünde bulundurmak zorunda değil mi? Bugün ders gördükleri kampüste porno film çekildiği haberiyle şoka uğradıkları için sınavlarına konsantre olamayacak gençler yarın öbür gün savcı olduklarında nasıl cinayet mahali görecekler, tecavüze uğramış çocukların ifadelerini alacaklar? Yoksa bu öğrenciler böyle külfetli işlerle uğraşmayacaklar mı?

Porno film çekerek akademik özgürlüğü test etme iddiasında olan gencin asıl amacı doğduğu günden itibaren geometrik artan beklentilere, estetizme karşı bir sabotaj olmasın sakın? Sürekli olarak bir sınav sonraya ertelenen “gerçek yaşam” karşısındaki korkuya kendince bir meydan okuma. Geleceğe dair fantezilerden bugünü deneyimleyememiş, kendine yer açamamış, hep beklemiş, ama yalnızca düşkırıklığına uğramış bir gencin veryansın etmesi olmasın bu hezeyan. Çünkü hem akademiyi (bilen, yetkin insanları) hem özgürlüğü sınamak istemiş, hem de cinsellikle. İlk meydan okuma başarısız olmuş, çünkü bilen ve yetkin insanlar hevesini kursağında bırakmamışlar, engellemişler, ama ikincisi ihtiyaç duyduğu yaygarayı kopardı, oldukça geniş bir kesime bayağı bir kırıp dökerek de olsa büyüdüğünü kanıtladı. Eğer amaç porno film çekmeyi deneyimlemek olsaydı, aldığı not ne olursa olsun o ödevi teslim edebilmiş olmak ona yeterdi, ama yetmemiş. Belki bir zaman sonra kendinden uzaklaşıp çevresine şöyle bir bakarsa kendisi gibi pek çok gencin her gün derse girebilmek için değil akademik özgürlük, kişi dokunulmazlığı gibi çok daha temel bir hakka sahip çıkmanın savaşını verdiklerini görür. Belki o zaman meydan okuduğu estetizmin bizzat kendisi tarafından temsil edildiğini anlar. Bu yolda akademik özgürlükle ilgili şu saptamaların yardımı dokunabilir:

Akademik özgürlük bugün artık dünyada modern pek çok anayasada temel hak ve özgürlükler arasında düzenlenmiş bilim ve sanat özgürlüğünün (bazen bağımsız olarak, bazen düşünce ve ifade özgürlüğünün bir alt kümesi olarak) yalnızca bir yansımasıdır. Bilim ve sanat özgürlüğü tanımı itibariyle kişilere tanınmıştır, üniversite bu özgürlüklerin yaşandıkları mekanlardan yalnızca biridir. Bilim tarihine bakıldığında bilimsel (ya da sanatsal) devrimlerin pek azının üniversitede vuku bulduğu gözlemlenebilir, “Gutenberg öğretim üyesi değildi, Colombus da profesör değildi”[3]. Üniversiteler bilgi birikiminin yeni bulgulara, buluşlara dayanak olacağı iddiası ve umuduyla hep kendilerinden daha deneyimli meslektaşlarının icazeti ve desteğiyle bir araya gelmiş, belli bir alanda bilgi biriktirmiş kimselerin buluştuğu, kendi aralarında bilgi alışverişinde bulunduğu ve çömezlere (öğrencilere) bilgi aktardıkları ortamlardır. Bilgi sahibi olan güç sahibi de olduğundan zaman içinde iktidar değilse bile, pek çok konuda söz sahibi olmuş, zaman zaman iktidarlarla kavgaya duruşmuşlardır, bu süreçte prestij ve statü kaygısı da taşıyan kurumlar haline gelmişlerdir. Üniversite tarihine değil, bilim ve sanat tarihine bakılacak olursa devrimsel nitelikte hemen hiçbir şeyin başlangıcında prestij sahibi olamadığı ve üniversitenin kapısından içeri giremediği Kopernik, Bruno ve Galile’nin akıbetlerinden yola çıkılarak gözlemlenebilir. Bu gözlemden “üniversitede bilim olmaz zaten” gibi daraltıcı bir sonuca varmak yerine –ki hiç şüphesiz olur[4]- bilim ve sanat ille de üniversitede olmak zorunda değil gibi genişletici bir sonuç çıkarmak da pekala mümkündür.

Pornonun Boogie Nights filmiyle gösterilen ya da Ümit Ünal tarafından betimlenenden[5] başka dinamiklerce de sahiplenilebileceğini, bunun en azından ele almaya değer olduğunu, pornonun içeriği beğenilmese bile, en azından bu çabanın prestije layık olduğunu düşünerek pornoyu üniversite ortamına taşımak istemek anlaşılabilir bir gayrettir. Ancak eğer pornoyla sanat özgürlüğü, ya da başlıbaşına özgürlük tartışılmak ya da yaşanmak isteniyorsa bunun mekanı ille de üniversite olmak zorunda değildir.

Belli bir özgürlüğü belli bir mekanla ya da zamanla (gençlik olabilir mesela) sınırlı ele almak çoğunlukla yetiştirilişten kaynaklanan bireysel bir algılama kısıtlılığıdır, bu konuda hukukun elinden hiçbir şey gelmez, gelmemelidir de. Bunun yanında bir birey deneme yapmak adı altında hak ve özgürlüklerin suyunu çıkarmak gibi bir işgüzarlığa girişmek isterse[6], o hak ve özgürlüklerin yalnızca suyu çıkmaz, kan da çıkar, bu konuda da hukuk, çaresiz, elinden geleni ardına koymayacaktır.


[1] Bu mesele gündeme geldiğinde ve bu yazı yazıldığı sırada Berlin’de bulunduğumdan haberin ilk olarak yer aldığı dergideki asıl röportajın metnini incelemem mümkün olmamıştır.

[2] En azından benden, üniversite yönetiminden ve daha pek çok kimseden daha çok, diye tahmin ediyorum.

[3]Gutenberg war nicht Privatdozent, Columbus nicht ordinarius“, Schöffler, in Peter Burke, Bilginin Toplumsal Tarihi, s. 33. Kadın olduğu için üniversitede öğrenim görmesi bile büyük bir şans olan Marie Curie üniversite mensubu değildi, bütün çalışmalarını kendi laboratuvarında yapmıştı. Robert Koch tüberkülozun çaresini muayenehanesinn yanındaki bir göz odada buldu. Alexander Fleming bir hastane hekimiydi. Çok geçmişe gitmeden Nobel ödülü almış kaç bilimadamının buluşlarını gerçekleştirdikleri tarihte bir üniversite kadrosunda olduğuna, kaçının üniversitenin finansal kaynaklarıyla araştırma yaptığına bakmak anlamlı olabilir. Çoğu önce devrimsel nitelikte buluşlara imza atmışlar, ancak ondan sonra üniversite kadrolarına alınmışlardır.

[4] Max Planck, Louis Pasteur ve Wilhelm Konrad Röntgen’in buluşları akademik ortamlarda gerçekleşmiştir. Atom çağına geçildiğinden bu yana bilimsel deneyler ileri görüşlü bir biliminsanlarının ne kadar tutkulu olurlarsa olsunlar mutfak araç gereçlerinin çapını aştığından üniversiteler kaynakları ve ortamları dolayısıyla çok daha büyük bir önem kazanmışlardır.

[5] http://www.facebook.com/update_security_info.php?wizard=1#!/notes/umit-unal/bilgi-uni-skandali-hakkinda/10150113163304052

[6] Buradaki işgüzarlık filmle ilgili o röportajı yapmaktır.