Anasayfa > Güncel Yazılar > Düşünmeme Sanatına Karşı: Slavoj Zizek’in İki Kitabı

Düşünmeme Sanatına Karşı: Slavoj Zizek’in İki Kitabı

Yağız Ay

29 Ekim 2019

 

Slavoj Zizek bir süredir eski entelektüel itibarına sahip değil. Bunun bir “zamanı yakalayamama” sorunu olduğu söylenebilir. Zizek’in düşünme biçimi Berlin Duvarı’nın çöküşü ve 11 Eylül sonrası dünyayı, onun kültürel travmalarını ve siyasal hezeyanlarını çağdaşı öbür düşünürlerden daha keskin kavramaya başarmışken 2016 sonrasının siyasi atmosferinde (Trump’in seçimi ardından merkez siyasetin krizi ve MeToo ertesi liberal feminizmin kazandığı sükse) Zizek’in “dâhi stratejist” yaklaşımına ahlâki doğruculuğun otoriteryenizme göz kırpan bir biçimi tercih edilir oldu. Bir toplumsal meseleyi enine boyuna düşünmekten ve dikkatlice hangi çıkar gruplarının, hangi koşullarda bu toplumsal meseleden faydalandıklarını analiz etmektense, o meseleden yaralananların ve mağdurların yanında gözyaşı dökerken bir selfie çektirmesi daha kabul edilebilir bir siyasi duruş halini aldı. Son iki kitabı Like a Thief in Broad Daylight (Günışığında Bir Hırsız Gibi, Londra: Allen Lane 2018) ve Sex and the Failed Absolute (Seks ve Başarısız Mutlak, Londra: Bloomsbury, 2019) yeni toplumsal hareketler ve neoliberalizm sonrası siyasetin mantığına eleştirel bir mercek tutarken Zizek’in başından beri uğraştığı felsefi sorunların da şeffaf kristalizasyonlarını içeriyor.

Güncel ve siyasi sorunlarla uğraşan Günışığında Bir Hırsız Gibi, dört bölümden oluşuyor. İlk bölüm küresel kapitalizmin mevcut dinamikleri üzerinden dünyanın durumu üzerine eğiliyor ve evrensellik ve yerellik arasındaki dengeyi yeniden düşünmenin gerekliliğine işaret ediyor. Zizek’e göre hem ana-akım siyaset hem de akademik üretim yerelliğe olması gerektiğinden fazla anlam yüklüyor ve evrensel bir siyasi öznelliğin önemini bundan ötürü ıskalıyor. Kimlik siyasetinin evrenselcilikle örtüşmeyen doğası ve “geride kalanlara yardım etmek” temalı insancıl müdahalelerin beyhudeliği, küresel kapitalizm karşısında yeni bir evrensellik anlayışının gerekliliğini akla getiriyor.

Bu vurguyu Lenin ve 1917 devrimi üzerine bir bölüm takip ediyor. Zizek, Lenin örneğini ilk bölümde tartıştığı sorunları açmak için kullanıyor ve Lenin’in bir “somut evrenselcilik” pratiği geliştirdiğinin altını çiziyor. Bu pratiğe göre “tipik durumlar” yoktur, “yalnızca istisnalar” vardır. Başka bir deyişle, “somut evrenselcilik” kimlik kavramının çoğu zaman bir güç ilişkisi dahilinde dayattığı aynılık ilkesine karşı istisnanın evrenselliğini savunun bir pozisyon olarak karşımıza çıkıyor. Her pozitif kimlik bir olumsuzluk çekirdeği etrafında kurulmuştur (“x’im” demeden önce “y değilim” diyebilmeniz gerekir); dahası, her yerel kimlik daima evrensel bir kimlikle çatışma halindedir. Zizek, kendi yerelliğimizle fazla büyülenmemek ve evrensel bir ideolojinin -örneğin küresel kapitalizm ve onun kurumları- özneleşme süreçlerinde yer aldığımızı gerektiğine işaret ediyor. 

Benzer şekilde, son bölümde mağduriyet karşısında fazla büyülenmemenin altını çiziyor. Mağduriyet bir siyasi öznellik değildir, fakat siyasi öznelliğin meydana çıkışını mümkün kılabilecek bir olaydır. Zizek bu bölümde MeToo hareketi ve Weinstein vakası üzerine eğiliyor ve medyanın bu olayları yansıtırken başvurduğu kavramlardan “toksik erkeklik”e dair tespitlerde bulunuyor. Bu kavramın bir “patoloji” olarak sınıflandırılmasını eleştiriyor ve asıl meselenin güç ilişkileri ve vahşi bir ideoloji olan patriyarka olduğunu vurguluyor. “Toksik erkeklik” kavramının sömürü rejimini herkesin ilaçlarını aldığı durumda toplumda sorunların kalmayacağını savlayan medikal bir örtü arkasında koruduğunu iddia ediyor; başka bir deyişle, “toksik erkeklik”in gerçek eşitsizlik ve sömürü rejimini görmemizi engelleyen bir ideoloji olduğuna, toplumsal olanı medikal olana, yani ilaç şirketlerinin insafına indirgediğine dikkat çekiyor.

Günışığında Bir Hırsız Gibi’nin zayıf bir noktası Zizek’in Avrupa Birliği’ni savunması. Rusya, Çin ve ABD’yle kıyaslandığında AB’nin ekolojik ve refah standartlarının yüksekliğine dikkat çekiyor ve “ne kadar acı olursa olsun” AB’nin savunulması gerektiğini söylüyor. Bu savunma Zizek’in kitabın başında önerdiği evrenselcilik fikriyle çelişiyor. AB’nin ekonomik, finansal ve bürokratik modeli “yeni evrenselciliğin” bizzat önünde duran bir engel değil mi? Alternatifin Rusya ve Çin gibi iki öcü oluşu AB modelinin Avrupa elitlerinin siyasi projesi olduğu gerçeğini değiştirir mi? Statükoyu korumaya çalışmanın gerçek ütopyacılık olduğunu vurgulayan Zizek’in AB-ötesi bir Avrupa siyasi yapılanması ihtimalini değerlendirmemesi kaçan bir fırsat olarak kalıyor.     

***

Neredeyse tamamı Alman idealizmi üzerine tartışmalardan oluşan Seks ve Başarısız Mutlak “bütün ontolojilerin başarısız olduğu” fikrine dayanıyor ve bu fikir iki düzeyde irdeleniyor. İlki, genel-bütünleyici ontolojik sistemlerin felsefi projeler olarak başarısız olduğu. Bu noktada Zizek “büyük sistemlerin” tutarsızlıklarında ısrar eden ve ontolojiyi aslen epistemolojinin bir alt kolu olarak gören post-yapısalcı düşünürleri anımsatıyor. İkinci nokta bunu eleştiriyor ve arttırıyor. Ontolojiyi tümden reddetmek veya Deleuze gibi asemblajlar üzerine kurulu bir “pozitif ontoloji” önermek yerine bir “başarısızlık ontolojisi” öneriyor. Madem gerçekliği bütünen teorik düzeyde temsil etme uğraşlarımızın hepsi “başarısız” oluyor, belki de sorun bakışımızdaki bir hatadan değil, fakat gerçekliğin kendinde barındırdığı bir eksikten veya bir başarısızlıktan kaynaklanıyordur; gerçeklik bir bütün halinde değil, fakat kendi içinde eksik olarak düşünülmelidir ve gerçekliği kavrayış biçimimiz yalnızca bu eksikliği veya başarısızlığı da eksiklik veya başarısızlık olarak kavrayabildiği ölçüde tutarlı bir bakış açısı sunabilir. Bütün ontolojiler başarısızdır, çünkü başarısız olduklarının farkında değillerdir: Başarılı bir ontoloji projesi, paradoksal olarak -Zizek’in düşüncesinin “modus operandi”si paradokslar kitap boyu karşımıza çıkıyor- başarısız olduğunu kavrayabilmiş ve kendi sistemi içerisinde bu başarısızlığa yer açabilmiş bir başarısızlık ontolojisidir. Böylece, başarısızlığı başarının yokluğu değil, fakat kendi başına belirleyici bir kavram olarak düşünmeye zorlayarak, hem epistemolojiye indirgenemeyecek bir ontoloji ortaya koymaya, hem de bütün ontolojilerin neden “başarısız” olduklarına bir açıklama getirmeye çalışıyor Zizek. Başarısızlığı “başarı’dan daha temel bir konuma yerleştirişi ve olumsuzun olumlu karsısında önceliği, Zizek’in hayata bakışının trajik özüne işaret ettiği gibi, onun siyasi pozisyonlarını bilgilendiren mantığa da ışık tutuyor.

Kitabın “ana fikri” bu ve bu fikir hayranlık uyandırıcı bir düşünme kabiliyeti ile hem felsefe tarihinden hem de çağdaş bilimden (kuantum mekaniği, bilişsel bilim vb.) süzülüyor. Zizek’e göre felsefe tarihi “Kant’la başlar ve Hegel’le biter”, dolayısıyla kitabın felsefi tartışmaları bu elli yıllık zaman diliminin ara sıra dışına çıkmayı ihmal etmese de büyük ölçüde onun kavramları ve teorik pratiği dahilinde hareket ediyor. “Seks” kitaba ilginç bir tartışma bağlamında dahil oluyor. Mutlak olanın ve mutlak olan etrafında kurulmuş bir ontolojik sistemin (örneğin din) “başarısız” olduğunun açığa çıkmasıyla beraber (örneğin, tarihte Aydınlanma) “başarısız mutlak”ın yerini doldurmak için mücadele eden kavramlardan en etkin olanı cinsellik, “bir tür Ersatz Mutlak”. Kusursuz örneği, Marquis de Sade. Zizek’in okumasana göre Sade yalnızca dinden arta kalan yeri cinsellikle doldurma çabasını değil, aynı zamanda, genellikle zıt kavramlar olarak düşünülen cinsellik ve akılsallığın da nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Fakat, cinselliğin tutarsız doğasından ötürü Mutlak’ın ikamesi de başarısızlığa uğramak zorunda. Zizek bu örneği “başarısızlık ontoloji”sinin bir temsili olarak kullanıyor ve aradaki ilişkiyi, sonsuzluk sembolüne de benzeyen bir Mobius şeridine benzetiyor. 

Seks ve Başarısız Mutlak’ın “başarısızlık ontolojisi” Günışığında Bir Hırsız Gibi’nin “evrensellik” fikriyle yakın bir temas halinde. İlk kitapta ortaya atılan siyasi fikirlerin felsefi temelleri ikincisinde belirginleşiyor. Günışığında, Lenin’in Ne Yapmalı’sı gibi, daha stratejik bir yaklaşımı benimserken Seks ve Başarısız Mutlak, Materyalizm ve Ampiryokritisizm gibi, o stratejinin beslenmesi gereken mantıkla ilgileniyor. İlk kitabın tanınmış düşmanları var, ikincisininse “gerici felsefeciler”i. Zizek’in “başarısızlık” üzerine bu kadar eğilmesinin, hatta düşüncesinin merkezkaç kuvveti haline getirmesinin belki de bir sebebi 21. yüzyılda solun cevap vermesi gereken en acil sorunun 20. yüzyıl sosyalizminin başarısız oluşudur. Zizek bu soruya yaklaşımında kolaycı siyasi cevaplardan (“sosyalizm başarısız olmadı, çünkü Sovyetler Birliği gerçek anlamda sosyalist değildi”) kaçınıyor ve başarısızlığı bütün yüküyle benimsemenin önemini vurguluyor. Bu açıdan Günışığında’nın sözünü ettiği “yeni evrensellik” yalnızca başarısızlık felsefi bir kavram olarak ciddiye alındığında mümkün olabilir. Lenin ve Troçki’nin 1917 devrimi öncesinde bir konuşmalarını akla getirir bu: Troçki’nin “Başarısız olursak başımıza ne gelecek?” sorusuna Lenin “Peki başarırsak başımıza ne gelecek?” gibi bir karşı soruyla cevap verir. Muhtemelen kurgusal olan bu anekdot basari ve başarısızlığı birer istisna olarak kavramanın gerekliliğine işaret eder. “Başarılı” olup da takip edebileceğimiz düz bir tarih çizgisi yoktur, gelecek belirsizdir ve başımıza gelenler yalnızca bu belirsizliği daha da belirsiz hale getirecek istisnalardır. Gelecek söz konusu olduğunda Samuel Beckett’la ayni karamsar havayı solur Zizek ve “tekrar dene, tekrar başarısız ol” mottosundan yola çıkar.

Seks ve Başarısız Mutlak’ın girişinde kitabın tek düşmanı “düşünmeme sanatı” olarak adlandırılıyor. Örneğin, Rupi Kaur’un çok satan şiir kitapları veya McDonalds’ın duvarkâğıtlarında karşımıza çıkan türden “bilgelik” -sadece imgeye indirgenmiş, anlamdan yoksun “söz sanatı”. “Sahip olduklarının kıymetini bil”, “Hayat bazen iyi bazen kötü…” diye giden içi-boş ve anlık ruhani rahatlama sağlayan hayat dersleri. Bu “söz sanatları” bizi küresel kapitalizmin kaygı dolu dünyasına ve hiperaktivitesine ara vermeye davet etseler de gerçek işlevleri bir imgenin yalınlığı karşısında düşünmemenin verdiği, verebileceği “iç huzur”u kabul edilebilir kılmaktır. “Düşünmemenin huzuru” totalitaryenizmin rüyasıdır. Düşünme, fakat harekete geç! Çünkü senin ne istediğini senden daha iyi bilen birileri var.

Peki, ahlâkçılık düşünmenin yerini alırsa ne olur? Ahlâkçılığın “ilericilik” kisvesine bürünmesi onu “ilerici” yapar mı? Bazı düşünceler “tehlikeli” ve bazıları “saldırgan” addedildiğinde sözde mücadele ettiğimiz zihniyetin mücadele alanını ve sınırlarını belirlemesine izin vermekten başka ne yapmış oluruz? Aşırı Sağ, bilhassa onun online kolu “Alt-Right”, bir süredir “ifade özgürlüğü” kavgası veriyor. Liberal doğruculuğun söz savaşları bir fiyaskoyla sonuçlandı ve kamusal alandan silinmeye çalışılan sözler bir tepki halinde katlanarak o alanı tümüyle ele geçirdi. “İfade özgürlüğü” Aşırı Sağ’ın bir silahına dönüştü ve aynı ilkenin kutsallığı üzerine inşa edilmiş liberal siyasetin ufku paranoid bir yasaklama pratiğini aşamıyor. Toplumsal ve siyasi olaylar ahlâki bir çıkmaza indirgendiklerinde söz konusu olan çoğunlukla ahlâki ilkeler değil, o ahlâki ilkeleri eğitim yoluyla edinmiş bir çıkar grubunun kendi içinde dayanışmasıdır -etikten farklı olarak “ahlâk” denilen kurallar bütününün tarih boyunca pek farklı bir işlevi olduğuna sık rastlanmaz. İfade özgürlüğü gibi meseleleri Aşırı Sağ’ın trollerine bırakmamak için Zizek gibi düşünürlere her zamankinden çok ihtiyacımız var. 

Terry Eagleton bir metninde Zizek’i Oscar Wilde’la kıyaslar ve Slovenyalı Zizek’de, İrlandalı Wilde’da olduğu gibi, hakim kültürün her ögesini umursamazca tersine çevirip üzerine basma eğilimi olduğunu söyler. İki yazar da yüksek-alt kültür hiyerarşisini reddeder ve ikisinin metinlerini okurken de bu reddetme ve tersine çevirme eyleminde karnavalesk bir zevk aldıkları görülür. Elbette Zizek, Wilde’in “zarafet” ve inceliğinden yoksundur. Zizek komiktir, fakat komedisi “zarif” değildir. Metinlerindeki mizah daima ve kasten bir müstehcenliğe işaret eder. Bu da onun metinlerini geleneksel Yahudi mizahına yaklaştırır, bilhassa Woody Allen’ın nevrotik seks komedilerine. Akademik felsefi yazına kıyasla da ortodoks olmayan bir yazım tarzı var Zizek’in ve bu tarz sıklıkla onun “post-modern” olarak etiketlenmesine sebep oluyor. Eklektisizminde kesinlikle “postmodern" bir yan var, fakat burada ifade edilen düşüncenin “post-modern” olduğunu söylemek ciddi bir hakaret olur. İki kitap da post-modern kültürün ideolojik çıkmazlarını sorgulaya programlanmış son model bir yapay zekânın ürünü gibiler.  

Zizek’in fikirleri “tartışmalı” olmayı sürdürseler de eleştirel düşünceden başka ne beklentimiz olabilir? Filozoflardan beklediğimiz kamuoyunun onaylandığı fikirleri daha sofistike biçimde tekrar etmeleri değildir şüphesiz; tersine, o fikirlerin geçtiği onaylanma süzgecindeki zayıflıkları açığa vurmaları ve alışılmadık, radikal potansiyelleri değerlendirmeleri değil midir onların yazdıklarını bir pazar gazetesi köşe yazarından veya televizyonun kanaat teknisyenlerinden ayıran?

Gittikçe konformistleşen ve kendini “ilerici” addeden egemen siyasi kültürün eleştirel teoriye ayıracak vakti kaldı mı? İki kitap da siyasi mücadele ile egemen grupların birbirleriyle sürdürdükleri çıkar savaşı arasındaki farkı ve bu farkı anlamada eleştirinin önemini vurguluyor. Günışığında Bir Hırsız Gibi siyasetle ilgilenen herkesin okuyabileceği bir kitapken, ana eksenini Kant ve Hegel üzerine tartışmaların oluşturduğu Seks ve Başarısız Mutlak doğal olarak sınırları belirli bir okuyucu kitlesine hitap ediyor. Sadık takipçiler iki kitapta da tanıdık pasajlar bulacaktır, fakat kısa süreli entelektüel sürgününün de etkisiyle iki kitapta da düşüncesinin inceliklerini önceki kitaplarına göre daha ciddiye alıyor Zizek ve “yanlış anlaşılmamak” için elinden geleni yapıyor.

Ölüm döşeğindeyken Hegel’in son sözleri “O da beni anlamadı,” türünden bir yakınmaymış. Eleştirel düşüncenin trajikomedisi belki de ölüm döşeğindeyken, tıpkı cinselliğini yeni keşfeden bir ergen gibi, kimsenin onu anlamadığından yakınan filozof imgesinde gizlidir. 


eleştirel teori post-modernizm