Anasayfa > Güncel Yazılar > Asistanlık: "Hüzünlü Bir Yok Oluş Hikâyesi"ne Mütevazı Bir Katkı

Asistanlık: "Hüzünlü Bir Yok Oluş Hikâyesi"ne Mütevazı Bir Katkı

S. Mete Akbaba

06 Kasım 2019

Dilekçeyi verdikten sonra, bölüm başkanının fütursuz cümlelerini hatırlıyorum. Cinsiyetçi, ırkçı olarak da nitelendirebilirim ama bunların birer form olduğunu düşünüyorum. Görünümü “neden” olarak kavramamak için, süreci homojenleştirme ustalığına kurban etmememiz gerekli, bu nedenle akademiden bahsederken idealde olanı değil, “bu” akademiden bahsedeceğim. “Hiçbir şeye aldırmayan, çekinip korkmayan, pervasız” anlamlarına sahip “fütursuz”u kapsayıcılığıyla daha uygun buluyorum. Irkçılık, cinsiyetçilik sonuç iken, fütursuzluk süreçte sıradanlaştırdıklarımızı hatırlatıyor; birilerinin fütursuz olabildiği yerde ötekiler, öteki olmanın gereği olarak, oto-sansüre sarılacak. Bu bağlamı göz önünde bulundurursak, ne yaşanan ve yaşanmaya devam eden gerçekleri sığ diye öteleyeceğiz yahut kabul edilmez bulup darağacına yollayacağız ne de “aslında”larla başlayan derinlikler tesellisinde buluşacağız. Hiç kimse durduk yere fütursuz, korkusuz, pervasız olmaz, güçlü olması lazım. Ne kadar tartışmalı bir kavram olsa da -hiç Foucault okumamış gibi davranarak- gücün bilim üretilen yerde alınan atıflardan ve ödüllerden, yazılan makale ve kitaplardan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Asgari koşulları yerine getirmeyen, nesnel kriterlere göre güçlü olmayan biri akademide güçlü olabiliyorsa, ideal ve aktüel akademi kıyası, indirgemeciliğin konforundan başka bir şey tesis etmeyecektir. Bu akademi bu ülkenin akademisi olmasıyla var oluyorsa; “bu” ile gösterilen, “bu” ile varlığını -nominal da olsa- sürdürebilen bu yerli akademide güçlü olmanın hangi koltuğa sahip olunduğu gibi bayağı karşılıkları var. Varlığını koltuğa perçinlenmiş, koltuğuyla korkutma becerisi kazanmış insanlardan bilim insanı olarak söz edilebiliyorsa sorunu bilim insanlığında, yani sonuçta değil, süreçte aramalıyız. Diğer bir ifadeyle, bilimin, bilim insanının, akademinin sınırlarını tarihte değil, tarihi inşa eden şimdinin içindeki kuvvetler ilişkisinde aramalı, iktidarlar diyagramını okunur kılmalıyız.

Doktora kaydımın silinmesi ve görevlendirmemin iptali için dilekçemi verdim, bölüm başkanının her gün sarf ettiği fütursuz sözlerini hatırladım, ardından bölümden bir profesörün askerlik dönüşü başlayan asistanlık görevlendirmeme “askerlik yeni başlıyor” deyip espri yapmadığını eklediği ânı hatırlıyorum. Espri yapmadığını araştırma görevliliğim boyunca her gün tecrübe ettiğimi fark ediyorum. Yaşadıklarımın izahının düşünceyi aşan güçlü bir tarafı olduğunu, duygusal olarak yıprandığımın bilincindeyim. Buna rağmen yaşadıklarımın özel olmadığından eminim, Tanpınar’ın “Türkiye ve evlatları” klişesini her gün yaşıyoruz. Yaşadıklarımı çarpıtmadan, sürecin şahit olduğum kısmını anlatmaya çalışacağım. Tanık koltuğunda olduğumu iddia etsem de, yozlaştıran düzenin birincil faillerinden olmak istemediğim için, yoksa hikâye beni de anlatıyor. Bu yazı akademik bir metin değil, akademinin haline dair kötü yazılmış bir self-etnografik anlatı olarak okunabilir. Sonunda hep birlikte gülebiliriz çünkü anlatılan hepimizin hikâyesi, en azından yolu “bu” akademiden geçenlerin.

Tuhaflıklar olarak niteleyeceğim, akademide olmamasını varsayacağımız hadiseler doktora ders döneminde başladı. Danışmanlık yapabileceğini düşündüğüm hocalarla müstakbel tezimi konuşmaya çalıştığımda dinliyor ama cevap vermeyip geçiştiriyorlardı. Çok geçmeden danışman atamasının ve tez konularının bölüm başkanının tekelinde olduğunu, kendisiyle birçok konuda anlaşamadığım halde ve kendisinin de bunu dile getirmesine rağmen beni seçtiğini duydum. Tez konularından birini bana dayattı, ben ise başka bir öğrenciye dayattığı konuyu yapabileceğimi söyleyerek bu aşamayı atlattım. Doktoraya başvururken çalışmak istediğim konunun, yıllarca emek verdiğim ilgi alanlarımın esamisi dahi okunmadı: Oto-sansür böyle bir şeydi. Danışmanımın kim olacağı üzerine herhangi bir konuşma gerçekleşmedi, bir asistandan doktora grubuna gelen mesajda danışmanların kim olacağı yazıyordu. Dört-beş doktora öğrencisini kendisine seçmişti. Doktora öğrencisinin karpuz gibi seçilmesi: Yüzlerce sınavı geçip doktora aşamasına gelmiş, ders dönemini tamamlama başarısını göstermiş, entelektüel birikimlerinin az çok farkında olan doktora öğrencilerine birey olma hakkı tanınmadı. Sanırım dayatma, göklerden gelen bir karar olarak, en fazla bu kadar kendini gösterebilirdi. Burada iletişim hiyerarşiyi tasdiklediği sürece muteber olduğundan ve ben de görevlendirmeyle gelmiş, yani kastın en altında yer alan biri olarak duymak ve uymakla mükelleftim.

Öğrenciliğimin yanına 35. maddeyle asistan olarak bölümde görevlendirmem eklendikten sonra masaüstüne açtığım klasörlerin başlıkları bu akademinin nasıl bir yer olduğuna dair fikir verebilir: etkinlikler, profluk, doçentlik, rapor, ders programı, tanıtım programı. Yazmaman gereken raporlar, imzalamamam gereken yazışmalar olduğunu bilmeme rağmen birçok “iş”i üstlendirildim. Çünkü bölüm “iş” yapmamızı istiyordu, asistanların böyle eğitilmesi gerekiyormuş, hatta lisansüstü çalışmalarını yurtdışında yapanlar kopuk oluyormuş çünkü bu işleri yaparak eğitilmemişler. Araştırma görevlileriyle yapılan toplantılarda “eskiden görevlendirmeyle gelenlerin insan yerine konulmadığını, artık bunun olmadığının” vurgulanması dahi çok şey anlatıyordu ama hiç kimse yerleşik uygulamaları sorgulama hakkını kendinde görmüyordu. Çünkü bölümün bu uygulamalarla var olduğuna inanılıyordu. Bu işler olmasa bölüm de olmazdı ama bu işler akademik değildi ve asistanlar emir eri gibi “acaba bugün hangi iş çıkacak” korkusuyla günlük talimatlarını bekliyordu. Bölümde öğrencilerden asistanlara ağlamalar, krizler, bağırmalar, tutanaklar, davaların ayda bir hüküm sürdüğü olağanüstü bir hal yaşanıyor, koridora taşıyor ve yine aynı koridor beş dakika sonra hiçbir şey yaşanmamış gibi sütliman oluyordu. Duymak zorunda kaldığımız küfürler ise sıradanlarımızdan olmuştu. Cinsiyetçilik ve sosyolojinin birlikteliği tuhaflıklar listemin başındaydı. Bu sıradanlaşmış olağanüstü hali bir gün etnografik bir çalışma olarak yazmalıyım diyerek sorunumu erteleyebiliyordum. Oto-sansür biraz da yaşadıklarımı nesnelleştirerek anlamaya çalışma kılıfındaydı, ilkin kendimden uzaklaşıyordum.

“Neden?” sorusuna denk gelmedim. Sorgulama, eleştirme bu akademiden dışlanmıştı. İletişim yoğun bir şekilde vardı ama formalite icabı devam ediyordu. Mühim olan Hoca’nın bugün nasıl olduğuydu. Asistanlar, öğrenciler ve hocaların bir kısmı her gün onun keyfinin nasıl olduğunu konuşuyordu. Oğuz Atay ve Kafka’nın birlikte kaleme aldığı bir roman gibiydi. Tabii bir kısım çalışan bu durumu Hoca’nın babacanlığıyla bağdaştırabiliyordu: derinden bir oto-sansür. Babacanlıkla bilimin alakasının olmadığını düşünebiliriz. Öte yandan, şahsi ilişkilerin gayri şahsi ilişkileri tayin ettiği bu akademide kimileri için babacanlık kimileri için de düşmanlık akademik olarak birçok anlama sahipti. Bu akademi Kartezyen düalizmden çok ya seversin ya sevmezsin düalizmiyle inşa edilmişti. Benim ise doktora yapmaya geldiğim bu yerden duygusal beklentim yoktu. Kimileri için babacan kimileri için düşman olan bölüm başkanı bizzat yapması gereken işleri asistanlara asli iş olarak kabul ettirmede mahirdi. İşlerden fırsat bulunca eski bir alışkanlık olarak yine neden diye soruyordum; asli işimin bu olmadığının bilincindeydim. Diğer taraftan, bölüme konuşmacı olarak gelecek kişilerle iletişime geçme, biletlerini alma, duyurularını hazırlama ve yayımlatma, afiş hazırlatıp fotokopiciye gönderme, fotokopiciden alıp panolara asma gibi bu akademinin oldukça akademik işlerini de yaptım. Akademide akademisyenlerin yaptığı her işin akademik olduğu inancıyla temellendirilen diğer işler ise bölüm başkanının okuduğu kitaplarda altını çizdiği yerleri kendi istediği şekilde bilgisayara geçirmek, sosyal medya için metin hazırlamak, kargo göndermek için PTT’ye gitmek, çay getirmek, hocanın kaybolan anahtarının yenisini çıkartmak, gelen misafirlerini kapıda karşılamak, Taksim’e gidip ikram edilecek yiyecekleri bölüme taşımak, hocaların ek ders ücreti alabilmesi için gerekli evrakı hazırlamak, yoklama listesini hazırlayıp düzenlemek, hocalardan istenen ve hazırlaması günlerce süren belgeleri hazırlamak, bölümün yazışmalarını yapmak gibi bilimsel aktivitelerdi. Bu gibi işler zorunlu değildi, iletişimin formal kısmına yaslanarak rica ediliyordu ama reddedebilene rastlamadım. İletişim bu akademide hiyerarşiyi onayladığı sürece vardı. Ben ise her gün uzaya fırlatılmaya bekleyen bir maymun gibi mesainin bitmesini bekliyordum kütüphaneye gidip kitap okumak ve bir şeyler yazabilmek için. Kısacası, idealdeki akademi ile bu akademinin iş tanımı farklı uzaylardaydı.

Asistan olarak yaşadığım tuhaflıkların listesini tamamlamam imkânsız fakat bir şeyleri doğrudan gösterdiği için önemli. Örneğin, işe başladığım aylarda bölümdeki araştırma görevlilerinden gelen “hocam iyisin, yine kitap okuyorsun,” gibi anlam veremediğim, yine espri olduğunu sandığım tepkiler asli işin araştırma değil, “işler” olduğunu söylüyordu. Tuhaflıkları içselleştiremediğim için verilen tepkilerin mizahi olduğunu düşündüm. İşlerin asli olmadığını anlatmaya teşebbüs ettiğimde ise işten kaçıyor yaftası çok yakındaydı. İtirazların duyulmadığı yerde, bir aşamadan sonra itiraz edenin yapabileceği tek şey aptalca bir tebessümle olanları izlemek oluyor: oto-sansürün tohumlarını suluyordum. Bölüm başkanı mühim olanın bölüm işi olduğunu, okumaların tatil günlerinde yapılması gerektiğini kaç kere söyledi sayamadım. Okuduğum kitapların “çok entel” olduğu eleştirisine (?) ne kadar maruz kaldığımın hesabını da yapamadım. Bu cümleleri ilk duyduğumda tepki verememiştim, daha sonra ise bir sırıtmayla eşlik ettim. Bir doktor öğretim üyesinin akademik özerklik istemesine dahi denk geldim. Bunu da gülerek karşıladım. Gülmenin gerçeği öteleme işleviyle bir aşamaya kadar tahammül edebildim. Yaşadıklarım, şahit olduklarım çok şey söylüyordu ama yine de dişimi sıkıp işleri yapmam gerektiğine kendimi inandırmaya/kandırmaya çalıştım. Pazar gece dokuzda aranıp “afişlere ne oldu, duyurulara ne oldu!” diye sorguya çekilmeyi bile olağan karşılamaya başladım ama bu esnada kaybettiğim şeyin farkındaydım. Otoriteyi içselleştirmeye başlayan sesim “böyle gelmiş, böyle gider, her yerin kendine göre uygulamaları var, uyumlu olmalısın” derken, sürekli bağıran, cinsiyetçi hakaretlerinden vazgeçmeyen bir amirle aynı odayı paylaşıyordum. Kendime saygımı kaybedeceğime kariyerimi yitirme pahasına enstitüye dilekçe verdim: Kaybetmek üzere olduğum akademiye inancımı ve kendime saygımı geri kazanma hususunu saygılarımla arz ettim. Öncesinde sabah bölüm başkanı dört mesaj atmış, 9.30’da üç defa aramış ve şu afiş işine ne oldu diye sormuştu. 9.40’ta fakülteye vardığımda ünlemli bir cevap alınca, kaydımı sildirme hayalimi gerçekleştirmek için enstitüye gittim. Hem altmış yaşındaki birine etik dersi vermenin kimseye yararı olmayacaktı hem de doktoraya başlarken kurduğum hayallerimi, planlarımı çoktan unuttuğumun, her gün biraz daha köreldiğimin farkındaydım.

Tuhaflıkların listesini tamamlamam imkânsız ama yaşadıklarımın benimle sınırlı olmadığını biliyorum. Bağlayıcı nedenler olmamasına rağmen bir yıl doktora öğrencisi, on ay araştırma görevlisi olarak bu akademiyi tecrübe ettim. İş, aile gibi nedenler yüzünden mecbur olan binlerce asistanın başına gelenler ise kimsenin umurunda değil. Bu durumun başta sıradanlaştıran hocalar ve asistanlar olmak üzere birçok sorumlusu var. Kuruluş aşamasında ve sonrasında asgari evrensel bilimsel kriterlere sahip olmayan -bu evrensellik iddiası birçok açıdan eleştirebilir ama yerelliğe kapanmış yerde, evrenselliği hedefleyen kurucu vasıflar olmadığında ortaya çıkan şeye üniversite denildiğini unutmayalım- bu akademi tipinin çok “güçlü” olduğunu, “gerçek” bir akademinin ise istisna olduğunu yakından öğrendim. Gerçek akademi bu değil diye şerh düşmek gereksiz; bir akademinin nasıl olması gerektiği sorusunun burada bir önemi yok, çünkü bu akademi kariyeristlerin, konferans-sempozyum turizmini yaratanların, enstitü denilince bürokratik işleri anlayanların, meslektaşları hukuksuz-hukukla işten atılırken -hatta bir kısmı aynı suçu işlemelerine rağmen(!)- susarak yerini sağlamlaştıranların yeri. Örnekleri çoğaltmak mümkün ama yolu bu akademiye düşen herkesin çok iyi bildiği bayağılıkları sıralamanın bir anlamı yok. Bu akademi kişileri ve dünya görüşlerini aşan bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Dönemin ideolojisine göre kadrolaşan bu akademi ideolojik körleşmeleri peşinden getiriyor. Mezhepçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik bu akademinin ürettiği hastalıklar olarak aktüeli belirliyor. Dönem değiştiğinde yeni gelen rövanş hevesiyle aynı yolu farklı yüklerle yürüyor. “Biz gidersek şunlar gelir” diyerek varlığını koltukla özdeşleştirenler bilim insanı olarak hayatını sürdürebiliyorsa, sorunun dönemi aştığını itiraf edebiliriz. Dişini sıkıp “bu dönem geçsin siz görürsünüz” diyenlerle “biz gidersek şunlar gelir” diyenler el ele bu akademiyi geleceğe taşıyor. Asistanlar bu bilinçle yetiştiği, daha doğrusu kadrolaştığı için geleceğe bel bağlamak da hayalcilik olacak. Tecrübe ettiğim örnekte, yüz yıllık bir bölümde kimin kimleri “yetiştirdiğini” düşündüğümde bu sömürü düzeninin yalnızca şu dünya görüşünden ya da şu kişiden kaynaklandığını söylemek bir hayli güç ve indirgemeci. Sömürülen araştırma görevlileri ve hoca olunca asistanları sömürme; bu yerli ve milli yeniden üretim süreci varlığını korudukça bu akademi ilişkiler uzmanlarının kariyer yolu olarak varlığını sürdürecek. İdeali hatırlatan örnekler ise istisna kalmaya ve dışlanmaya devam edecek.

Peki, hiç mi çözüm yolu yok? Sihirli bir değneğim olsa yapacağım ilk şey, 50/d garabetiyle zaten geleceksiz, güvencesiz çalışan araştırma görevliliğini kaldırmak, doktora öğrencilerini dünyada olduğu gibi burslu öğrenci statüsüne geçirmek olurdu. Diğer yandan ideal bir uygulamanın Türkiye şartlarında neye dönüşeceğini biliyoruz. Sıralamalarda ilk sıralarda yer alan vakıf üniversitelerinin doktor adayı asistanlarını üç kuruşa nasıl sömürdüğü herkesin malumu. Çözümün ne olduğuna dair herkes bir şeyler önerebilir fakat bu teklifler, sayısız örnekten bildiğimiz gibi, sonunda ideal olanın Türkiye gerçekleriyle yozlaşacağı bir uygulamayla ve o uygulamanın neden bozulduğu tartışmalarıyla nihayete erecek. Sorunu süreçte değil, çıktılarda arayan yerli ve milli kısır döngümüz her alanda işlemeye devam ediyor. Kimsenin sihirli değneği olmadığı için, bu akademinin tepeden inen bir yordamla dönüşeceğine inanmaktan vazgeçerek, köktenci ve bir o kadar edilgen çözümler yerine en yakından, mesela kendimizden eleştirmeye başlayabiliriz. Bireyin kendisinin bile çoğu zaman fark etmediği oto-sansürü düşünebiliriz. Asistan oto-sansüre neden olan fütursuzlukların farkına vardığında, bilimsel özerkliğin bilim için önkoşul olduğunu, haksızlıklar karşısında durmadan etikten bahsetmenin bu akademiyi tasdiklemek anlamına geldiğini görecek ve çok temel bir şeyi, hakların yönetmeliklerde yazılanlar değil, kazanılan şeyler olduğunu anlayacak. Böylelikle belki bugün için görünmez ama gelecek için hayati adımlar atmış olacak.


Notlar

* Başlıktaki “Hüzünlü Bir Yok Oluş Hikâyesi” Oktay Özel’in Birikim’in 335. sayısında yayımlanan “Üniversite ve ‘akademya’: Hüzünlü bir yok oluş hikâyesi” yazısından alınmıştır.

* Fütursuz kelimesinin karşılığı Kubbealtı Lugatı’nın web sitesinden (www.lugatim.com) aktarılmıştır.

* 35. madde: Bir üniversitenin kadrosunda olup başka bir üniversiteye lisansüstü eğitim için görevlendirme prosedürü. 50/d kadrosu: Doktora eğitimi bitince ilişiği kesilebilecek araştırma görevlisi kadro tipi. 2018 sonrasında sadece bu kadro tipi için araştırma görevlisi ilanı açılıyor. Asistan bölüm amirleriyle anlaşamazsa, doktora bitimi yalnızca doktor olduğunu değil, doktor işsiz olduğunu da müjdeler.

* Bu yazı bir hayal kırıklığını yansıtsa da akademiden tek beklentim özgürce okuyabilmekti, üniversitelerin durumunun farkındaydım. Gereksiz biyografik detaylarla yazıyı boğmamak için işten ve akademiden ne umduğumu burada özetlemek istiyorum. Biyografimden parçalarla, kurum kültürü, iş tanımı gibi ilk bakışta güçlü çıkan seslerin olduğu büyük resim adlı boşluğu, kısıtlı da olsa, göstermek istiyorum. Çünkü mikro ilişkilerin belirleyici olduğu kurumlarda büyük resim vurgusunun bir teselli, yapılan hataları her ahvalde telafi edecek kullanışlı bir bahane olduğunu her gün yaşayarak öğreniyoruz. Kültürel sermayesi görece yüksek bir ailenin ilk çocuğu olarak küçük bir şehirde dünyaya geldim. Bu sermayeye uygun bir şekilde MEB ve ÖSYM sınavlarında iyi sonuçlar aldım. Fizik mühendisliğini kazanma hayaliyle girdiğim fen lisesinden fizikten nefret ederek ayrıldım. Siyaset bilimi okumak için -alan dışı tercihte okuldan gelecek puan kırılması yaşamamak için- son sınıfta bir Anadolu lisesine geçtim, ODTÜ Uluslararası İlişkiler bölümünü kazandım. Üniversite hayatım boyunca kütüphaneden çıkmadım. Hatta yapılabileceğim en iyi işin kütüphane memurluğu olacağını düşünüp, Türkiye gerçeklerinden uzak bir hayalcilikle kurumlara isteğimi açıklayan mailler attım ama cevap gelmedi. Üniversite son sınıfta bir yayınevinden gelen teklifin “tam benlik” bir iş olarak düşündüğüm için, bugün olduğu gibi o günlerde de “iş”ten tek beklentimin “özgürce okuyabilmek” olduğu için kabul ettim ama kendimi eski mezar mimarisi üzerine yazılmış bir kitabı redakte ederken buldum. “Özgürce okuyabilmek” düsturum nedeniyle/yüzünden olmam gereken yerin akademi olduğuna ikna oldum. Kendimi etimolojik olarak bile doğruladım: Yunanca okul kelimesi (skhole) temaşa/theoria için sağlanan boş zamandan geliyordu ve akademi bu zamanı sağlayacak yegâne yerdi. Çok sevdiğim sosyolojide (YTÜ) yüksek lisansa başladım. Bitmek tükenmek bilmeyen sınavların ardından Erzincan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde araştırma görevlisi olmayı başardım. Bu küçük ve sevimli şehirde yüksek lisans tez dönemim için umduğumdan katbekat daha iyi bir okuma ve yazma ortamı bulmuştum. Daha iyisini düşünemezdim. Tez tesliminden sonra doktora için, diğer sosyal bilimler alanlarına göre görece az olan sosyoloji doktora programlarını araştırmaya başladım. Bu aşamada yurtiçi ve yurtdışından birkaç öğrenci ve hocayla görüştüm. En sonunda Türkiye’nin en eski sosyoloji bölümüne gitmeye karar verdim. Bu esnada bölümün hem tarihinden hem de sosyal medya paylaşımlarından etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Yüz yılı aşan bir bölümde istediğim ortamı bulabileceğimden emindim. Geçmişi, sosyal medya paylaşımları ve geniş hoca kadrosuyla burada doktora yapmamın iyi olacağını düşündüğüm için tek doktora başvurum oldu. Metinde açıkladığım nedenlerden dolayı geçtiğimiz ay buradan ayrıldım. Son olarak bir yıllık asistanlığımda bölümün tamamen olumsuz etkileri olduğunu söyleyemem fakat büyük neden “asistanlığın sömürülmesi” yanında kitap hediyeleri, dil kursu bulmamda yardımcı olunması gibi olumlu şeyler rıza üretimini anımsatıyor. Dediğim gibi, işten tek beklentim özgürce okuyabilmek ve araştırma görevlilerine yüklenen gözetmenlik, not girme gibi işleri yapmaktı fakat kendimi araştırırken değil, emir erleriyle empati kurarken buldum.


akademi