Anasayfa > Güncel Yazılar > Ordunun Gelenekselliği, Geleneğin Modernliğin

Ordunun Gelenekselliği, Geleneğin Modernliğin

Suavi Aydın

26 Ekim 2006

Bugün Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi geçmişini milattan önceki yıllara kadar götüren çağdaş bir mitos kurmak gereğini duymuştur. Yakın zamanlarda yaşanan bröve tartışmaları, bu mitolojik kurgunun magazin boyutunu temsil etmekteydi. Bu mitosun en önde gelen sloganı her Türk asker doğardır. Ancak tarih bize her Türkün asker doğmadığını, aksine bu tür yükümlülüklerden, tıpkı sıradan insanın bulunduğu her yerde olduğu gibi, kaçtığını gösterir. Kitlesel ordu ya da her yurttaşın asker olduğu ordular, yurttaşın ortaya çıkmasını beklemiştir. Yurttaş ise modern (ulus) devletin kendi meşruiyetinin temeline koyduğu yeni insanın siyasal karşılığı olarak doğmuştur. Fransız İhtilâli'nin en önemli kazanımlarından birisi, silah taşıma hakkının aristokratik bir imtiyaz olmaktan çıkıp asker olmaya yeterli her erkek yurttaşa teşmil edildiği halk ordusunun kuruluşudur. Bu büyük askerî proje, Napoleon savaşlarıyla bütün Avrupa'ya yayılmış ve ordular, hanedan orduları olmaktan çıkıp teker teker, özellikle 1848 devrimlerinden sonra, millî ordulara dönüşmüşlerdir. Millî ordu, yurttaş sayılan ve millî bir ideoloji ile teçhiz edilen her erkek kişinin içinde yer aldığı kitlesel bir ordudur. Herkesin askere alındığı, başka bir deyişle zorunlu askerlik hizmetinin temel olduğu ordu düzenleri, bu yeni ordu anlayışından sonra ortaya çıkmıştır, asla önce değil. Yani her Türkün asker doğması, ancak böyle mümkün olacaktır.

Ne var ki bu doğuş fıtrattan değil, zarurettendir. Zira istense bile iradeyle bu ordunun içinde yer almaktan sarfı nazar etmek artık mümkün değildir. Askerî mekanizmanın ya da doktrinin kendi geçmişini milattan öncelere taşıması, bu bakımdan sadece mitolojik bir kurgudan ibarettir; bir başka deyişle kendine tarihsel ayakları ya da dayanakları bulunmayan bir hayalin içinden geçmiş devşirme çabasıdır. Her modern ordu, eğer müsamere yahut tören ordusu değilse, geçmişini ancak 18. yüzyılın sonlarına kadar uzanabilen bir geçmişe dayandırabilir. Zira yakın tarihte modernleşme ile toplumun topyekün militarizasyonu atbaşı gitmiştir. Napoleon ordusuyla birlikte 19. yüzyılda hızla yaygınlaşan bu kitle ordusu, aynı zamanda toplumun militarizasyonu anlamına gelmektedir. Zira askere alma (zorunlu askerlik), bir yanıyla silah taşıma hakkının herkese yayılan bir yurttaş hakkı olarak berkitilmesi iken, diğer yanıyla bundan kaçamayan ve toplumsal/kültürel bakımdan çeşitlilik arz eden geniş kitleler bakımından bir türdeşleştirme ve devletin resmî ideolojisi ile öğretileme aracı idi. Bir bakıma erkek uyruğun devletle gerçek anlamda karşılaştığı/tanıştığı ilk uzamdır artık ordu.

Böylelikle devlet, hem muazzam bir ateş ve insan gücüne sahip oluyor hem de bütün uyruklarına doğrudan ulaşma ve onları biçimlendirme imkânını yakalamış oluyordu. Bu haliyle ordu, ulus yaratma projesinin de en önemli aracı haline gelmekteydi. Bu konuda en başarılı Avrupa uygulaması 19. yüzyılın Prusya ordusu olmuştur. Osmanlılar kendi geleneksel ordu sistemlerini Prusya ordusu tarzıyla modernleştirmeyi seçtiler ve bunun için Prusyalı uzmanlar getirdiler. Prusyalılar, kendi uyguladıkları redif, yani her merkezde kurulacak ve herkesin çağrılacağı seferberlik taburları sistemini Türkiye'ye getirdiler. Böylece herkesin merkezde eğitilmiş subaylar emrinde silahlandırıldığı modern ordunun çekirdeği atılmış oldu. Merkezde de bu subayların yetiştirilmesi için modern askerî okullar kuruldu. Bunların da eğiticilerinin çoğunluğu Prusyalıydı. Dolayısıyla eğer bugünkü modern ordunun kuruluşuna tarihini arama ihtiyacı varsa, millattan önceler ya da bir önceki resmî görüşte olduğu gibi II. Murad dönemlerine değil, doğrudan doğruya bu Prusya modelli kitle ordusuna gitmek gerekecektir. Zira doğrudan hanedanın denetimindeki Kapıkulu ordusu böylece millî ordu olma yoluna girmişti. 1908 ihtilâlini yapan, 31 Mart vakasına müdahale eden, Babıali baskınıyla modern darbe geleneğini başlatan, ülkeyi Dünya Savaşı'na sokma cesaretini veren, 93 harbinden başlayarak ilk kez çok geniş sahalarda savaşma deneyimi kazanan, İstiklâl harbi'ni yapan hep bu millîleşme yolundaki kitle ordusudur. Savaşmak yanında devleti ve devletçi/milliyetçi bir ideolojiyi koruma ve kollama görevi de Prusya ordusunun devlet anlayışından ve uygulamalarından müdevver bir gerçeklik olarak yerleşmiş, bu vechesiyle ordu giderek dokunulmaz/sorgulanmaz bir kurum haline gelmiştir.

Bütün bu gelişmelerin merkezinde yer alan zorunlu askerlik kurumunun Osmanlı ülkesinde, Ortadoğu'da ve Orta Asya'da nasıl kurumlaşıp yerleşikleştiğini anlamak için 2003 yılında yayımlanmış bir kitaba başvurmak aydınlatıcı olacaktır. İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınlarından çıkmış olan ve Erik Jan Zürcher'in derlediği Devletin Silâhlanması: Ortadoğu'da ve Orta Asya'da Zorunlu Askerlik (1775-1925) başlıklı kitap, Osmanlı uygulamalarına ve sistemin yaygınlaştırılmasına, bu sisteme direnişlere ve sistem içindeki muafiyetlere, bunun yanı sıra Mısır modernleşmesine, Rus Orta Asyası'na ve İran'a yayılan geniş bir konu ve coğrafya yelpazesinde konuya büyük bir vukufiyet sağlamakta. Kitabın ilk makalesi Jan Lucassen ve E. Jan Zürcher tarafından kaleme alınmış, zorunlu askerlik sistemlerine genel bir bakış açısı kazandırıyor.

Kitapta Osmanlı ülkesine yönelik altı makale yer alıyor. Bunlar sırasıyla 18. yüzyıl sonlarında başlayan zorunlu askerlik stratejilerini (Virginia H. Aksan), yelkenli çağında Osmanlı donanmasının insangücü kaynaklarını (Daniel Panzac), 1844'den 1918'e kadar Osmanlı ordusunda uygulanan zorunlu askerlik sistemini ve muafiyetler meselesini (Erik Jan Zürcher), Osmanlı devletinin asker ailelerine yardım stratejilerini (Nicole A. N. M. van Os), şekâvetin yaygın olduğu Suriye vilâyetinde zorunlu askerlik uygulamalarını ve bundan kaynaklanan sorunları (Dick Douwes) ve 19. yüzyılda Bosna'da sorunlu askerliğe direnişi (Odile Moreau) ele alıyor. Khaled Fahmy, Kavalalı Mehmed Ali Paşa Mısır'ında zorunlu askerlik sistemini ve buna direnişi anlatıyor. Sergey Kuduryaşev, Rus Orta Asya'sında 1916 isyanlarını, Stephanie Cronin ise İran'da 1925'den başlayarak 1941'e kadar zorunlu askerlik sisteminin yerleşikleşmesini ve buna karşı halk direnişini yazıyor. Bu kitabın bize öğrettiği gibi, Ortadoğu'da ordunun millî ordu haline gelmesi ve zorunlu askerlik sisteminin kurulması, hem modernleşme projesinin bir parçası hem de onun en önemli bileşeni olarak görülmelidir. Böylelikle hem askere alınanlar hem de askerle karşılaşanlar bakımından, daha önce bilinmeyen bir zor ve iktidar biçimiyle tanışılmış, bu tanışma belirli direnişlerle karşılaşsa bile nihaî noktasında bir teslimiyet ve itaat kültürüyle donanmıştır. Hal böyle olunca, tarihî bilgi ışığında baştaki sloganın, yani her Türk asker doğar sloganının beyhudeliği ve içi boşluğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

Birgün Kitap, sayı 23, 29.8.2006