Anasayfa > Güncel Yazılar > Ne olacak Bu Birleşik Krallık’ın Hali?

Ne olacak Bu Birleşik Krallık’ın Hali?

Tuncay Bilecen

21 Aralık 2019

2015’te İngiltere’de yaşayan Türkiyeli göçmenlerin siyasal katılımları üzerine bir alan araştırması yapmak için Londra’da bulunuyordum. Şanslıydım, çünkü 7 Mayıs’ta Birleşik Kralık’ta, 7 Haziran’da da Türkiye’de seçim vardı. Sahada “Seçimler hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorduğum Türkiyeli göçmenlerin neredeyse hiçbiri “Neredeki seçimler, Türkiye’deki mi, yoksa Birleşik Krallık’taki mi?” diye sormadı. Burada sıkça duyduğumuz “Bizim gövdemiz burada, kafamız Türkiye’de,” sözünü doğrularcasına hemen hepsi Türkiye’deki seçimler üzerine konuştular. İlginçtir, o dönemde televizyondaki birkaç açık oturumu, gazetelerin politika sayfalarını falan saymazsınız İngiliz toplumunun da seçimlerle pek ilgilendiği yoktu.

2019’un başında başka bir araştırma için Londra’ya geldim ve bu sefer bambaşka bir manzarayla karşılaştım. “Ne olacak bu Birleşik Krallık’ın hali?” artık en çok konuşulan konuların başında geliyordu. Ertelendikçe çözümsüzlüğe dönüşen Brexit meselesi kamuoyunda hararetle tartışılıyordu.

İşte Birleşik Krallık 12 Aralık erken genel seçimine böyle bir Brexit sis bulutunun içinde girdi. Seçim, Brexit tartışmalarının gölgesinde kaldı. Seçmenler ne vaat ettiklerine, programlarına değil de Brexit’teki pozisyonlarına göre hangi partiye meyledeceklerine karar verdiler.

***

Propaganda aşamasında Muhafazakâr lider Boris Johnson’ın büyük bir avantajı vardı; çünkü medyanın önemli bir kısmı arkasındaydı. Metrolarda yüz binlerce kopyası bedavaya dağıtılan Evening Standard, Metro gibi gazetelerin seçime özellikle bir hafta kala bütün nüshaları âdeta Muhafazakâr Parti özel sayısına dönüştü. Basılı medyada muhafazakârların daha fazla desteklenmesinde bu medyanın yaklaşık %65’nin iki kişinin elinde toplanmış olmasının payı büyük.[1] Partilerin medyadaki görünümlerine ilişkin Loughbrouhg Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmada, seçim kampanyası boyunca bir önceki seçimlere kıyasla Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi’nin gündemde daha fazla yer aldığı görülüyor. Hatta çalışmada İşçi Partisi’nin daha fazla gündemde kaldığı belirtiliyor, ancak hemen ardından bunun muhalefetin işine yarayacak bir biçimde olmadığı da ekleniyor. Bu konuda tarafsız olması gereken BBC de seçim dönemindeki yayın politikasından ciddi eleştiriler aldı.

Partilere yapılan bağışlar bakımından da Muhafakâr Parti öndeydi; Muhafazakârlar, seçim kampanyasının dördüncü haftasında, 3,3 milyon sterlin bağış toplarken, İşçi Partisi 727 bin pound bağış toplayabildi.

Boris Johnson, partisine sermaye çevrelerinden gelen bağışlar konusundaki eleştirileri tıpkı Brexit referandumuna Rusya’nın müdahil olması sorularında olduğu gibi cevapsız bıraktı veya geçiştirti.

Seçimler öncesinde siyasi partilerin ve bu partilere bağlı kişi ve kurumların sosyal medya paylaşımlarını ve reklamlarını inceleyen veri doğrulama kuruluşu First Draft, Muhafazakâr Parti’nin Facebook’a verdiği reklamların %88’inin yanıltıcı içerik taşıdığını tespit etti. First Draft’ın sitesi Brexit Parti’nin binlerce Twitter kullanıcısını nasıl yanılttığına ilişkin örneklerle dolu...

Boris Johnson, katıldığı tüm seçim oturumlarında kendisine ne sorulursa sorulsun papağan gibi tekrarladığı beş cümle dışında bir şey söylemedi. Bunlardan ilki “Get Brexit done,” idi. Joseph Goebbels’in ruhuna rahmet okuturcasına bu sloganı o kadar tekrar etti ki artık sandığa gidenlerin önemli bir kısmında Boris’in Brexit meselesini halledeceğine ilişkin şüphe yoktu.  

Muhafazakâr blok seçim çalışmalarında, Türkiye’de benzerlerini defalarca gördüğümüz seçmeni korkutma taktiklerini de ustalıkla icra etti. Derhal, Corbyn seçilirse ülkenin uçuruma sürükleneceğine dair felaket senaryoları dolaşıma sokuldu. Burada yine “ben Brexit’i hemen halledeceğim, ama Corbyn başka bir referandum yapacak, ardından İskoçlar bağımsızlık referandumu yapar, bu ülkenin daha fazla referandumla kaybedecek vakti yok, vakit şahlanma vakti” mealinde cümleleri bıkıp usanmadan yineledi. Medyanın da eşlik ettiği “Marksist adam”, “Kızıl  Corbyn”, “Stalin Corbyn” gibi ifadelerle muhafakâr seçmen, İşçi Partisi seçilirse Birleşik Krallık’a komünizm geleceğine handiyse inanacak vaziyete geldi. Bu kara propagandaya Corbyn ve İşçi Partisi’nin aslında Yahudi düşmanı olduğuna ilişkin ithamlar eşlik etti. Corbyn, İşçi Partisi’nde bu tür söylemlere asla müsaade etmediklerini, buna teşebbüs edenlerin partiden atıldığını belirtse de seçim dönemi boyunca bu yaftadan kurtulamadı.

Bu manzarayı umumiye içinde İşçi Partisi lideri Corbyn’in Birleşik Krallık’taki seçmenlere kendisini yeterince ifade edebildiğini söyleyemeyiz. Örneğin demiryollarını kamulaştıracağını söylemesi bile ilgisiz bir şekilde Stalin’le özdeşleştirilmesine neden oldu. Kısacası, Corbyn’in işçi sınıfına, güvencesizlere ilişkin neoliberal sostan arındırılmış kamucu söylemi, yoksullukla mücadele programı, Ulusal Sağlık Hizmetleri’ne (NHS), eğitime, toplu konuta sağlamayı vaat ettiği destek Brexit tartışmalarının gölgesinde kaldı. Bu konulardan söz açılınca da “Ama bunlar da çok fazla sosyalist vaatler değil mi? Bunlar için para nereden bulunacak, maazallah dengemiz bozulmasın?” mealinde kendi seçmeninden bile tepkiler aldı.  

Birleşik Krallık’ta İşçi Partisi’nin bu manifestoyla başbakan seçilmesi dünyada da birtakım dengeleri değiştirecek, belki yeni bir rüzgâr yaratacaktı. Bunun için küresel sermaye ve aktörleri açıktan Boris Johnson’ı desteklemekten geri durmadılar (seçim sonuçlanmasının ardından Birleşik Krallık’taki işadamları Boris Johnson istikrarı sağladığı takdirde yatırımlarını arttıracakları sözünü verdiler.

Brexit’in mimarlarından biri olan eski UKIP, yeni Brexit Partisi Başkanı Nigel Farage, bu seçimde de aktif bir rol aldı. Donald Trump’la aralarındaki dostluktan her seferinde gururla söz eden Nigel Farage, Trump’ın kendisini LBC’deki canlı radyo programı sırasında aramasından ayrıca gurur duydu. Trump, program sırasında ezcümle Boris Johnson’la ikisinin iyi bir ikili olacaklarından söz ederek tarafını ortaya koydu. Çok geçmeden, Nigel Farage, Brexit Partisi’nin Muhafazakârların zaten milletvekilinin bulunduğu yerlerden aday göstermeyeceklerini, amaçlarının Torylerle birlikte İşçi Partisi’ni alt etmek olduğunu açıkladı. Böylece seçim sathı mahalinde seçmenler Brexit Partisi’ne mi yoksa Muhafazakârlara mı oy versem ikileminde kalmamış ve dar bölge seçim sistemi nedeniyle oylar bölünmemiş olacaktı.

Burada başka bir yazının konusu olacak kadar derin bir mevzuya da kısaca değinmek gerekiyor. Özellikle son on yılda dünyadaki aşırı sağcı, ırkçı oluşumların enternasyonel bir ruhla hareket ettiklerini, kurdukları iletişim ağıyla birbirlerine her türlü desteği verdiklerini hatırlatalım. Peki, nasıl oluyor da mayasında kendi ırkını yüceltmek ve diğerinden nefret etmek olan aşırı sağcılar aynı ligde toplanabiliyor? Cevabı çok basit; neoliberal politikaların dünyada ortaya çıkardığı sosyal adaletsizlik, yoksulluk, güvencesizlik gibi sorunların tamamının faturası yabancılara özellikle de göçmenlere çıkarılıyor da ondan... Üstelik bu politika sınıfı sınıfa kırdırma konusunda da son derece işlevsel... Londra’da Brexit’ten yana oy verdiğini övünerek söyleyen pek çok Türkiyeliyle karşılaşırsınız. “Neden peki? diye sorduğunuzda, “Çünkü çok fazla Bulgar ve Romen geliyor. Bütün yardımları onlar alıyor,” cevabını alırsınız.

***

Gelelim rakamlar açısından bu seçimin ne ifade ettiğine...  12 Aralık seçimlerinde Birleşik Krallık’taki kayıtlı 47,5 milyon seçmenin yaklaşık % 67,3’ü oy kullandı. Bu, bir önceki seçime göre %1,5’luk bir düşüşü ifade ederken, sandığa gitmeyen seçmenlerin önemli bir kısmının başka bir partiye de oy vermek istemeyen mutsuz İşçi Partisi seçmeni olduğu savını doğruluyor.

Seçimde % 43,6 oy alan Muhafazakâr Parti, 365 milletvekili çıkararak 326 milletvekili barajını ziyadesiyle aşıp çoğunluk oldu. Muhafazakârlar bir önceki seçime göre 47 fazla sandalye elde ettiler ve böylece 1987’de Margret Thatcher’den bu yana mecliste en büyük çoğunluğa ulaştılar.

İşçi Partisi bu seçimde % 32,2 oy alarak, 203 milletvekili çıkarabildi. Bir önceki seçime göre tam 59 sandalye kaybetti. Böylece İşçi Partisi, 1935’ten bu yana parlamentodaki en düşük sandalye sayısını elde etmiş oldu; aldığı oy oranı bakımından ise 1931’de elde ettiği %29’dan sonraki en başarısız seçim sonucu bu. İşçi Partisi geleneksel oyları olarak söz edilen, orta ve kuzey İngiltere’deki varlığının önemli bir kısmını yitirdi. İskoçya’daki ise biri dışındaki bütün sandalyelerini İskoç Ulusal Partisi’ne kaptırdı.

İskoç Ulusal Partisi (SNP) açısından da bu seçim bir zafer olarak yorumlanabilir. SNP bu seçimde milletvekili sayısını (13 artırarak) 48’e çıkardı. SNP Başkanı Nicola Sturgeon, seçimin sonuçlanmasının ardından SNP’nin başarısını İskoç halkının yeni bir referandum isteği olarak yorumladı.

Seçime, Brexit’i iptal edeceğiz ve Avrupa Birliği’nde kalacağız kampanyasıyla giren Liberal Demokratlar oylarını bir miktar artırsalar da mecliste sadece 11 sandalye elde edebildiler. Bu sonuçlardan sonra milletvekili seçilemeyen partinin genç başkanı Jo Swindon istifa ettiğini açıkladı.

12 Aralık’tan sonra oluşan meclise 220 kadın milletvekili girdi, bu Birleşik Krallık tarihinin en yüksek kadın milletvekili sayısı. Ancak kadın milletvekillerinin oransal dağılımına baktığımızda ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Örneğin Muhafazakâr Parti’nin 365 milletvekilinin sadece 87’si kadınlardan oluşuyor. Oysa İşçi Partisi’nde 203 milletvekilinin 104’ü kadın. Oransal olarak ise en yüksek oran Liberal Demokrat Parti’de bulunuyor: %64 ile, partinin 11 milletvekilinden 7’si kadın. Yeri gelmişken, Feryal Demirci Clark’ın Birleşik Kralık tarihinde seçilen ilk Türkiyeli milletvekili olduğunu hatırlatalım. Kürt/Alevi kökenli olan Feryal Demirci Edmunton’dan, İşçi Partisi saflarından meclise girdi.

Yaş grupları ve seçmen davranışlarına baktığımızda ise ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. YouGov’un yaklaşık 42 bin seçmenle yaptığı araştırmaya göre, 18-24 yaş aralığının %56’sı İşçi Partisi’ne oy verirken sadece %21’i Muhafazakâr Parti’ye oy veriyor. Bu oranlar 25-29 yaş aralığında da çok farklı değil (%54 İP, %23 MP). Ancak seçmen yaşı artıkça Muhafazakâr Parti’ye yönelik eğilimin arttığını görüyoruz. Örneğin 50-59 yaş aralığında İP’in oyu %28, 60-69 yaş aralığında %22 fakat aynı yaş aralıklarında MP’nin oyu %49 ve %57. Bu istatistikler demografik olarak İşçi Partisi’nin genç seçmeni etkilerken, orta yaş üzerindeki seçmenlere seslenemediğini gösteriyor. Burada sosyal medyayı en çok aktif kullanan kesimin gençler olduğuna değinmek gerekiyor belki de... Corbyn’nin Twitter’da 2,4 milyon takipçisi varken, Johson’ın takipçi sayısı 1,4 milyon civarında.

Yine YouGov’un çalışmasına göre, Boris Johnson, yıllık geliri 20 bin sterlinin altındaki kesimden, yani işçi sınıfından İşçi Partisi’ne kıyasla daha fazla oy almış görünüyor. İşçi Partis’nin Kuzey ve Orta İngiltere’deki kemik oylarını kaybetmesini bununla açıklanabilir.

***

Bu satırların yazıldığı sırada Kraliçe Meclis’te yaptığı konuşmada yeni hükümete Brexit meselesini halletmek, Ulusal Sağlık Hizmetleri’ne yatırım yapmak konusunda düşen görevleri hatırlatıyor; Boris Johnson huşu içinde Kraliçe’yi dinliyor; SNP lideri Sturgeon, yeni bir İskoç referandumu için yetki istiyor; ünlü sosyalist yönetmen Ken Loach ise sanatçı ve yazarlarla birlikte Corbyn’e insanlığı, cesareti ve anlayışı için teşekkür ediyordu.

Boris Johnson liderliğindeki Muhafazakâr Parti şimdilik büyük bir zafer elde etmiş görünse de önümüzdeki dönemde başta Brexit olmak üzere birçok konuda başı ağrıyacak gibi görünüyor. Üstelik bundan sonra sorumluluğu başkasına atacağı bir vaziyet de yok ortada.


Birleşik Krallık seçimler