Anasayfa > Güncel Yazılar > Yükseköğrenimin Çöküşü ve İİBF’ler

Yükseköğrenimin Çöküşü ve İİBF’ler

Mete Kaan Kaynar

23 Aralık 2019


Nisan (2019) ayında Bingöl Üniversitesi’nde İktisadi ve İdari Bilimler Fakülteleri Vizyon Çalıştayı düzenledi;  İİBF’lerin geleceği ve sorunları tartışıldı. Ben de bu çalıştaydan Bingöl İİBF Kamu Yönetimi Bölümü Araştırma Görevlisi Nurettin Kalkan vesilesiyle haberdar oldum. Nurettin doktorasını bizim bölümde yapıyor; yayımlanan ve henüz üzerinde çalışmakta olduğumuz birden çok ortak çalışmamız var Hoca ile birlikte. Bu çalıştayda da hayli emeğinin geçtiğini biliyorum. Aynı çalıştay ile ilgili olarak İktisat ve Toplum dergisi de İİBF’lerde Neler Oluyor sorusunu kapaklarına taşıdıkları bir sayı (104) ayırdı. Bu sayıda Ercan Eren'in de “İktisat Bilimi ve Türkiye’de İktisat Eğitimi” başlıklı bir yazısı yer alıyor. Bir iktisat hocası ve İktisat Toplum isimli bir derginin yazarı olarak Eren, yazısında, haklı olarak, iktisat bölümleri ekseninde soruna yaklaşmış. Eren yazısına üniversitelerdeki “... iktisat bölümlerinin hemen hemen hepsinin üniversite giriş puanlarının düşmesi, kontenjanların boş kalması, vakıf üniversitelerinin iktisat bölümüne sıcak bakmamaları, yeni bölüm açmak yerine hâlihazırda var olan iktisat bölümlerini kapatmaları ile karşı karşıya” olduğu tespiti ile başlıyor. Aynı sorunun büyük oranda siyaset bilimi ve kamu yönetimi bölümleri ve uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümleri -özellikle de ikinciler- için geçerli olduğunu kendi gözlemlerinden yola çıkarak söyleyebilirim. Siyaset bilimi türevi bölümlerin görece olarak işletme bölümlerinden hayli, iktisat bölümlerinden de artık moda tabirle bir tık hallice olduklarını söyleyebilsek de, genel gidişatta tüm İİBF’lerin sorun yaşadığını belirtmek ve Eren’in tespitlerinin tüm İİBF’ler için geçerli olduğunu söylemek mümkün.

Ercan Eren’e göre “İİBF’lere, özel olarak iktisat bölümlerine talebin azaldığına ilişkin net ifadeler kullanmak zordur. Sorun daha çok arz açısından görünmektedir”. Ona göre, arz sorununu kalite ve arz fazlası başlıklarında toplamak mümkündür. “Türkiye’de öğretim elemanı kalitesi oldukça sorunludur… Öğretim elamanları ilanları genellikle adrese teslimdir. Kalite sorununu azaltacak geçici bir uygulama (10 yıl süreyle) doktora programı açmada (gerçekten) kıstas getirilmesi ve program açmanın sınırlandırılmasıdır.” Ercan Eren bunun için on civarında programın yeterli. olacağını söylüyor ki rahatlıkla altına imzamı atabileceğim bir öneri olduğunu söylemek isterim. Eren ayrıca “arzın kalitesini arttıracak bir diğer çok önemli faktör ders kitapları ve kalitesi ile ilgili” olduğunu belirtiyor. Ona göre “ders kitaplarına akademik özgürlüğe zarar vermeyecek biçimde kısıtlama getirilmelidir. Her şeyden önce ürünün kalitesini değerlendirilebilecek öğrenci gereklidir, bunun için taban puan gereklidir. Kontenjanlar boş kalsa da, taban puanın aşağısındaki öğrenci alınmamalıdır”.  Eren için “Türkiye iktisat eğitimi için ilk öncelikler üniversite-meslek okulu ayrımının yapılması, arz kısıtı ve kalitesinin arttırılması, lisansüstü eğitiminin kalitesi belirlenmiş az sayıda program tarafından yapılması, ders kitaplarına bilimsel özgürlüğü asıl olmak üzere sınırlama ve kalite getirilmesidir”. Ona göre iktisat ders kitaplarında “Türkiye’nin tarihsel ve kurumsal yapısının kıta Avrupası ve Akdeniz ülkelerine daha yakın olduğu gerçeğini dikkate alan içerik ve örnek verilmesi” gerekiyor.

İktisat ve Toplum dergisinin 109. sayısında da Ömer Faruk Çolak’ın İlhan Tekeli ile yaptığı röportaj da sosyal bilimlerin içinde bulunduğu sorunları güzel özetliyor. Özellikle Ömer Faruk Hoca’nın puan akademisyenliği dediği Batı’da publish or perish denilen sisteme yönelik sorusunu ve Tekeli’nin buna dair cevabını da Ercan Eren’in başlattığı akademisyen kalitesi tartışmalarına ilaveten notlarımıza ilave edelim. Çolak’ın sorusu şöyle:

“Akademisyenleri bu puana mahkûm etmek bir anlamda hata mı? Bilim sorunların üzerine odaklanır, var olanı analiz eder, nedenlerini araştırır ve yeni şeyler ortaya koyar. Şimdi puan akademisyenliği diye bir şey var. Puan almak için yapılanlar bilim mi, değil mi? Açıkçası sorunlar var. Puan sistemi bir bakıma Türk üniversitelerinde bilim yapılmasını engelledi gibi geliyor. Biz hala geçmiş dönemdeki bir sürü çalışmayı kullanabiliyorsak ve bu kullanım bugünlerde yapılan çalışmalardan daha çoksa demek ki ciddi bir aşınma ve erozyon var.”

İlhan Tekeli de YÖK tarihi ile ilgili olarak yaptığı çalışmalardan -Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan çıkan Tarihsel Bağlamı İçinde Türkiye’de Yükseköğretim ve YÖK’ün Tarihi- da hareketle bu soruya özetle şöyle cevap veriyor:

“Kemal Gürüz bunu üniversitenin kalitesi yükselsin diye yaptı. Çünkü üniversitede bütün Türkiye’nin siyasal hayatında da olduğu gibi kayırmacılık ve ahbap-çavuş ilişkileri çok yaygınlaşmıştı… Siz bir sonuç almak istiyorsunuz ama istediğiniz sonucu elde edemiyorsunuz. Çünkü toplumun dinamiği içinde bir önceki yozlaşmayı yaratan şey, bu yeni çözüm olanı da yozlaştırıyor.” 

Tekeli'nin tespitlerine katılmamak mümkün değil, nitekim, Avrupa'da ve Amerika'da akademik performansı artıran ve teşvik eden puan sistemi, Avrupa'nın doğusuna doğru suiistimallere açık hale geliyor. Tekeli'nin bahsettiği toplumsal dinamik faktörü işte tam da burada devreye giriyor. Çözüm elbette puan sistemini baştan aşağı lağvetmek değil, ama sistemin aksayan yönlerinin masaya yatırılması da zaruri. Basit bir örnek ile yolumuza devam edelim. Puan sisteminin Türkiye gibi ülkelerde çok ciddi bir yağmacı dergi (predetory journals) sektörü doğurduğu da bilinen bir gerçek. Yağmacı dergiler, sadece puan için çıkartılan ve şeklen bir akademik derginin tüm özelliklerini taşıyan dergiler. Elbette üzerlerinde yağmacı ve sahtekâr oldukları yazmıyor bu dergilerin; kötü niyetli akademisyenler için zevahiri kurtarmaya yarayan bu dergiler iyi niyetli akademisyenler için de bir tuzak olabiliyor.

Bingöl Üniversitesi’nde Nisan 2019’da düzenlenen Çalıştay’ın “Sonuç Bildirgesi”nde de İİBF’lerin sorunlarına değiniliyor. Bu Bildirge İktisat ve Toplum dergisinin 109. sayısında da yayımlandı. Bildirge “... İktisadî ve İdari Bilimler Fakülteleri’nin ismi son yıllarda üniversite mezunu işsizlikle anılır hâle gelmiştir. Öyle ki, ... İİBF mezunlarının iş bulma sürecinde yaşadığı zorluklar, sosyal medya platformlarında en sık gündeme getirilen ve ivedilikle çözüm beklenen konuların başında yer almaktadır. Mamafih kamuoyundaki ifadeyle İİBF Sorununun bugün geldiği nokta yalnızca bu fakülte mezunlarının problemi olmaktan öteye geçmiş ve bir kurum olarak doğrudan İİBF’leri de ilgilendiren bir hususiyete bürünmüştür. 2016 yılına kadar neredeyse yüzde yüze yakın bir doluluk oranıyla faaliyet gösteren İİBF programlarına olan öğrenci teveccühü dramatik bir şekilde azalmıştır. Örneğin 2016’da, İİBF’nin sacayaklarından iktisat, işletme ve kamu yönetimi bölümlerinin yüzde 99’un üzerindeki doluluk oranları, 2018’e gelindiğinde sırasıyla; yüzde 56’ya, yüzde 63’e ve yüzde 69’a gerilemiştir. Tabiri câizse İİBF’ler bir beka sorunuyla karşı karşıyadır. Henüz İİBF’lilerin Sorunu çözüme kavuşamamışken, yakın zamanda İİBF’lerin Sorunu patlak vermiş ve İİBF konusu daha girift bir vaziyet almıştır,” tespitiyle başlıyor.

Çalıştay iki oturumda tamamlanmış. İlk oturumda, Bingöl Üniversitesi’inden Erdinç Koç, İktisat ve Toplum dergisinden Ömer Faruk Çolak ve Marmara Üniversitesi’nden Murat Çokgezen İİBF’lerin mevcut durumlarını ve sorunlarını tartışmışlar. Ayrıca yine bu oturuma Budapeşte Metropolitan Üniversitesi’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Laszlo Vass da video konferans aracılığıyla katılmış. Lazlo Vass’ın video konferansını Nurettin Kalkan benimle de paylaştı. Vass’ın özellikle akademik kalitenin sadece paraya bağlı olmadığı ve üniversitenin toplumsal çevresi ile bağlarını pekiştirmesinin maddi imkânlardan daha önemli olduğu vurgusunu buraya da taşımak gerektiğini düşünüyorum.

Çalıştay’ın ikinci oturumundaki yuvarlak masa toplantılarında ise akademisyen, kamu ve özel sektör yöneticilerinin katılımlarıyla İİBF’lerin temel sorunları ve çözüm önerileri tartışılmış. Nominal grup tekniğinin uygulandığı ikinci oturumda katılımcılar masalara ayrılarak kendilerine eşzamanlı “İİBF örgün öğretim programlarının kontenjanlarının dolmamasında fakülte/üniversitelerden kaynaklanan (içsel) sebepler nelerdir?” sorusuna cevap vermeleri istenmiş. Katılımcıların verdikleri cevaplardan hareketle İİBF’lerin şu temel sorunlara sahip oldukları ortaya çıkmış:  1. Kontenjan Fazlalığı 2. Dış Paydaşlarla Koordinasyon Eksikliği 3. Fakülte Sayısının Fazlalığı 4. Öğrenci Beklentilerini Karşılayama.

İktisat ve Toplum dergisinin editörü, Ömer Faruk Çolak da Dünya (3 Mayıs 2019) gazetesindeki “Bingöl’de İİBF Çalıştayı” başlıklı yazısında hem etkinliği hem de İİBF’lerin sorunlarını ele alıyor. Ömer Faruk Hoca yazısına şöyle başlıyor:

“Son yıllarda eğitimde uygulanan her kente bir üniversite politikasının etkisi ile özellikle yeni üniversitelerde kontenjan boşluğu yaşanmakta (keşke bu politika yerine dünya çapında üniversite kurma politikası uygulansa idi). Bu gelişimde elbette tek etken devlet üniversitelerinin sayısındaki artış değil. 2008 yılında YÖK’ün başına geçen şahsın özel gayretleri ile adeta topraktan fırlarcasına kurulan, (daha sonra bazıları bilenen terör örgütü ile olan ilişkileri nedeniyle kapatılan) vakıf üniversitelerinin de bu gelişimden payı var. Sorun öyle büyüdü ki, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültelerinin temel bölümleri arasında yer alan iktisatta doluluk oranı %56,7’ye, işletmede %63’e, siyaset bilimi ve kamu yönetimin de %69’a, ekonometride %47’ye geriledi. Öğrenciler artık İİBF’de okumak istemiyor, çünkü 2018 yılı sonunda işsiz İİBF mezunlarının sayısı 300 bin oldu.”

Aslında, Çolak’ın her kente bir üniversite açılması politikalarına yönelik bu eleştirilerine ilave olarak, Nurettin Kalkan’la daha Bingöl’deki Çalıştay’ın düzenlendiği (Nisan 2019) zamanlarda Türkiye’deki üniversiteler ve İİBF’ler üzerine yaptığımız sohbetler/tartışmalar benim de böyle bir yazıyı kaleme almama vesile oldu.

Benim bu konuyla ilgimin 2005 yılına kadar geriye gittiğini, o tarihlerde İsmet Parlak birlikte yazdığımız ve Paragraf Yayınları’ndan çıkan Her İle Bir Üniversite: Türkiye’de Yüksek Öğretimin Sisteminin Çöküşü başlıklı bir kitapta da benzer sorunları tartıştığımızı ilave etmeliyim. O kitapta her şehre bir üniversite açma iştiyakının eğitim ile ilgili olmayıp şehirlerin iktisadi kalkınması ile alakalı olduğunu rakamlarla ortaya koymaya çalışarak bunun Türkiye’deki üniversite sisteminin çöküşüne yol açabileceği uyarısını yapmaya çalışmıştık. Bizim o tarihlerde derlediğimiz rakamlar elbette bugün hayli değişti; her ile bir üniversite kâbusu artık her ilçeye bir yüksekokul çılgınlığına, hatta bir adım daha ileri giderek her ile bir devlet bir özel üniversite çılgınlığına doğru koşar adım gidiyor. Aynı kitabımızı bugün tekrar yazma fırsatım olsa mutlaka bu konuları daha öne çekmeye çalışırdım.

Aytül Kasapoğlu, çalışmamıza yazdığı önsözde şu noktaların altını çiziyordu:

“Türkiye, 200 yıllık çağdaşlaşma çabalarının bir parçası olarak sürekli bilim ve akla öncelik verme isteğinde olmuşsa da bunu tam anlamıyla başaramamış, birçok çaba bilinçli ya da bilinçsiz olarak sonuçsuz kalmıştır. Özellikle de son yıllarda hemen her alanda somut örnekleri gözlenen günübirlik popülist politikalarla yeni düzenlemeler hızla yapılırken, yeni sorun alanları yaratılmaya başlanmıştır. Bu nedenle Türkiye'nin geleceği olan genç kuşakları yetiştiren ve bilimsel araştırmaları yapan üniversiteler ve bunlara yön veren yükseköğretim politikaları, yerel gerçekler ve evrensel ölçütleri birlikte göz önünde bulundurmak, bilimsel araştırmaları esas alarak geliştirilmek zorundadır.”

Çalışmamıza Yozgat-Ankara karayolunun, Yozgat girişi üzerinde asılı duran bir tabeladaki yazı ile başlamıştık. Bu tabelada şu slogan yer alıyordu: Müstakil Üniversitemizi İstiyoruz -Yozgat Halkı. Yozgat Bozok Üniversitesi açılmadan önce asılı olan bu tabeladan anlaşıldığı kadarıyla Yozgatlıların, Yozgat halkının dileği müstakil, yani bağımsız, ayrı bir üniversiteye sahip olmaktı. Müstakil bir üniversite, yani Erciyes Üniversitesi'ne bağlı olmayan bir Yozgat’a mahsus bir üniversite. Bu basitçe bir temenni veya bir arzu da değildir dönemin Yozgatlıları için. Dönemin valisinden belediye başkanına, ildeki önemli sermaye gruplarının yönetim kurulu üyelerinden sıradan esnafa kadar tüm halkın bir araya geldiği ve Yozgat Üniversitesi Vakfı çatısı altında yürüttükleri bir mücadele, aktif bir çabaydı da.

Neden bir halk, müstakil bir üniversitenin açılması için örgütlü bir çaba gösterir ve Yozgat Üniversitesi Vakfı'nın açtığı hesaba her ay belirli bir miktar para ödemeyi kabul ederler ki? O dönemde Erciyes Üniversitesi'ne bağlı olarak faaliyetlerine devam eden ve yaklaşık 3.500 kişinin eğitim gördüğü Fen Edebiyat, İİBF, Mimarlık ve Mühendislik fakülteleri ile Meslek ve Sağlık Yüksekokulları yeterli kalitede eğitim-öğretim hizmeti mi vermemektedir ya da Erciyes Üniversitesi yönetimi Yozgat'taki fakültelerini ihmal mi etmektedir? Nedir bir ildeki tüm yaşayanları, esnafıyla, yerel ve merkezî yöneticisiyle örgütlü bir mücadeleye iten saik? Hiçbiri tabii ki!

Yozgatlıların günahlarını almamak gerek. Ne Yozgat halkı ve yöneticileri illerinde üniversite açılması için çaba gösteren tek topluluk, ne de bu konuda çaba gösteren, lobi çalışmaları yapan tek vakıf Yozgat Üniversitesi Vakfı'ydı o dönemde. Yozgat, her ile bir üniversitenin açılması için gösterilen çabalara ilişkin, bugüne kadar onlarcasına tanık olduğumuz örneklerden sadece, ama sadece bir tanesiydi.

Kendi illerinde de üniversite açılması için canhıraş çabalayanlara bir örnek de Mardin'den verip, Mardin'de Mardin Artuklu Üniversitesi'nin kurulması için çaba gösteren. Midyatlılar Derneği’nden de bahsedeyim. Dernek üyeleri, üniversite konusunda devletin kendilerine haksızlık yapıldığı düşüncesindedirler: “Kırıkkale gibi Mardin'den daha küçük kimi iller bile [!] gösterdikleri çabalarla illerinde üniversite kurulmasını sağlarken, Mardin esnafı, halkı, yöneticileri bir ilde üniversite olmasının gerekliliğini anlayamamışlardır.” Fakat, onlara göre bu konuda geç kalınmış da değildir; Mardin halkı, üniversite talebinin haklı (!) gerekçelerini gerekli yerlere iletmeli, Mardin Artuklu Üniversitesi'nin kurulması için etkin çaba göstermelidir. Gösterdiler de; aynı isimle bir üniversite bugün ilde faaliyet gösteriyor.

Üniversite açılması ile ilgili olarak Meclis'te de ciddi tartışmaların geçtiğini hemen belirtelim. Müstakil bir üniversitesi olmayan, henüz bu şerefe nail olamamış illerin vekilleri, tabii ki halkın vekili olarak, bu olumsuz duruma dur demek, bu durumu Meclis gündemine getirerek çözüm bulmak, mebusu oldukları illerde yeni üniversite açılmasını sağlayarak seçmenlerinin arzularını yerine getirmek için canla başla çalışmakta, kanun tasarı ve teklifleri vermekte; yazılı, sözlü soru önergeleri ile bu işin peşinde olduklarını göstermekteydiler. Örneğin 22. Dönem Kırklareli Milletvekili Mehmet Siyam Kesimoğlu, 20 Şubat 2003 Perşembe günü Meclis'te yaptığı konuşmasında Kırklareli Üniversitesi'nin artık açılma zamanının geldiğini vurguluyordu. Bu milletvekili, daha önceden bu konuda verdiği kanun teklifini hükümete hatırlatıyor ve Kırklareli'nin (artık her ne demekse) "bir üniversitenin kurulması için tüm koşulları taşıdığını" belirtiyordu. Öyle olmalı ki buraya da 2007 yılında bir üniversite açıldı.

Tıpkı Kırklareli Milletvekili Mehmet Siyam Kesimoğlu'nun, Kırklareli'nin bir üniversitenin kurulabilmesi için gerekli tüm şartları taşıdığını belirtmesi gibi, Amasya Milletvekili Hamza Albayrak da Amasya'nın bir üniversite için biçilmiş kaftan olduğu düşüncesindeydi. Meclis kürsüsünden Albayrak, 2003 yılında, dönemin hükümetinin kendisine verdiği sözü tutması ve Amasya'ya üniversite açması gerektiğini ifade etmişti. Nitekim Kırklareli gibi, Amasya da bir üniversitenin kurulması için gerekli tüm şartları (!) taşıyordu. Albayrak bunu, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmasında, çok veciz bir şekilde dile getirdi:

“7500 yıllık tarihiyle eğitim, kültür, doğa ve termal turizme öncülük eden ve Anadolu'ya Oxford olmuş Amasya'mız 1998 yılında Cumhuriyetimizin 75'inci yıldönümü münasebetiyle kendisine vaat edilen üniversitesini bu yüce Meclisten beklemektedir. Hiç şüphesiz ki, bu yüce Meclis, Amasya'ya hak etmiş olduğu, gecikmeli de olsa, üniversitesini en kısa sürede verecektir.”

Batman milletvekillerinden Ahmet İnal'ın 2 Ocak 2003 tarihindeki konuşması da Batman Petrol Üniversitesi'nin kurulması yönündedir. İnal, bu talebe karşı çıkan dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ü de halkın taleplerini dikkate almadığı gerekçesiyle eleştiriyordu. Bu milletvekili de Meclis kürsüsünden şöyle seslenmişti:

“[Batman'da yeni bir üniversitenin açılması] Batman'daki resmî-sivil, bütün toplumun gayreti ve arzusudur. Böylesine bir ihtiyaç ve iştiyakin Sayın Gürüz'ün olumsuz yaklaşımına takılması toplumda ciddi bir rahatsızlığa neden olmuştur. Sayın Gürüz ve YÖK, takdir haklarını toplumun aleyhine değil, lehine kullanmalıdır, diye düşünüyorum.

Ayrıca, Batman milletvekili olarak hükümetimizden Batman halkı adına istirhamım, yeni açılacak üniversiteler arasına Batman Petrol Üniversitesi'ni de katmalarıdır. Bu durum, bütün Batman halkını mutlu edeceği gibi, halkımızın önündeki en büyük engel olan cehaletin aşılmasına da vesile olacaktır.”

Örnekleri artırmak, hatta üniversite ile ilgili taleplerin dile getirilmesi ile ilgili yeni bir kitap dahi yazmak mümkündür. Fakat örnekleri ne kadar artırırsak artıralım, ilk başta sorduğumuz soru hâlâ cevaplanmış değildir: Neden bir topluluk kendi iline müstakil bir üniversite kurulmasını ister? Nasıl olur da dönemin iktidarı, Cumhuriyet’in 75. kuruluş yıldönümü vesilesiyle dahi olsa, bir şehre üniversite kurulması sözü verebilir? Bir ilin üniversite kurulması için gerekli şartları taşıması ne demektir? Neden Mardinliler, daha küçük yerlere bile açılmış olmasına karşın, Mardin'e üniversite açılmadığı için kendilerini suçlamakta; esnafın ve halkın müstakil bir üniversitenin gerekliliğini anlamadığına hayıflanmaktadırlar? Ve neden Batman halkı bir üniversitenin kurulmasına ihtiyaç ve iştiyak, yani hasret duymaktadır? Ya da soruyu şöyle soralım: Bir ilin esnafının, halkının veya o ilin yöneticilerinin bir üniversiteye iştiyak duyması, üniversitenin hasretini çekmesi nasıl bir şeydir ki?

Çalışmamızda her ilde kurulması için çabalanan “müstakil üniversitenin” o dönemin -2004- rakamları ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmıştık: Türkiye'de bir müstakil üniversite demek, bünyesinde ortalama 959 akademik personelin çalıştığı, yine ortalama 21.400 öğrencinin okuduğu, ortalama 33.143.296 TL'lik bütçeye sahip ve 11.564.630 TL'lik yatırım gerçekleştiren bir kurum demektir. Bu rakamların 2004 yılı rakamları olduğunu ve kitabımızın da 2005 yılında yayımlandığını bir kere daha hatırlatmayı ihmal etmeyeyim.

Kendimizi kandırmayalım, sadece yukarıda adları geçen illerde yaşayanlar değil, geçmişte ve günümüzde bulundukları ilde üniversite açılması için çaba gösterenlerin iştiyak duyduğu, hasretini çektiği şey işte bu potansiyeldi. Dernekler, vakıflar etrafında yöre halkını örgütlenmeye iten, yol kenarlarına tabela astıran, milletvekillerine soru önergeleri, kanun tasarı/teklifleri verdiren de.

Yukarıdaki rakamların neyi ifade ettiğini bir de başka açıdan hesap edersek, bu çalışmanın niyetinin, illerinde üniversite açılması için çaba gösteren esnaf, yönetici, milletvekiline haksızlık etmek olmayıp, ifade edilmeyen ama herkesin de ayan beyan bildiği gerçekleri dile getirmeye çalışmak olduğunu görmek mümkün olacaktır.

Mesela adı Müstakil Üniversite olan bir yükseköğretim kurumunun, herhangi bir Anadolu iline kurulması demek, her gün otobüse, dolmuşa binen; kafeye, bara, sinemaya, lokantaya, terziye, berbere ... giden, senede birkaç kez memleketlerine gitmek için ildeki şehirlerarası otobüsleri kullanan, kırtasiye-kitap alışverişi yapan, fotokopi çektiren, pantolon-kazak alan, simit, dondurma yiyen yaklaşık 21.000 kişi; yurtlardaki yaşam şartlarından bunalan ve üç beş arkadaş bir araya gelerek eve çıkmaya karar veren, böylece de kira rayiçlerini yükselten on binlerce öğrenci demektir. Herhangi bir Anadolu kentinde müstakil isimli bir üniversitenin açılması demek, bu üniversitenin açıldığı kente yılda ortalama 11.564.630 TL'lik yatırım harcamasının yapılması; orta-üst gelir grubuna mensup, yöre halkının tüketim taleplerine göre görece daha lüks tüketime meyilli yaklaşık 1.000 üniversite hocasının şehre gelmesi ve orada oturmaya başlaması demektir. Bir diğer ifade ile müstakil üniversite demek, ildeki ticari hayatın canlanması demekti.

Tekrar etmek pahasına bir daha söylemek gerekirse, müstakil üniversitesi olmayan illerde yaşayan esnafın iştiyak duyduğu da tam olarak budur; yoksa bilim aşkı, yükseköğretimin gerekliliği, bilimsel üretim ve eğitimin önemi, cehaletin önlenmesi vesaire değil. Ve bu iştiyaktır ki, hükümetleri her ile bir üniversite açma politikasını izleme çılgınlığına sevk etti; evrensel anlamda bir üniversitenin işlevlerini yerine getirmek için gerekli fiziksel ve bilimsel altyapı ve insan gücüne sahip olup olmadığına bakılmaksızın adı “... Üniversitesi” olan kurumlar açmaya yöneltti. Üniversite giriş sınavına milyonlarca kişinin katılmasına karşın bu grubun içerisinden sadece küçük, küçücük bir kesimin iyi kötü bir üniversiteye yerleştirilebilmesinin yarattığı popüler gerginliğin, yöre esnafının, milletvekilinin müstakil üniversite taleplerine eklenerek oluşturduğu baskı ile açıldı bu üniversiteler.

Her ile bir üniversite ve ardından da her ilçeye bir yüksekokul açmayı bir marifet sayan yetkililerin genel anlamda düşüncesi, kervan yolda düzülür misali, önce adı üniversite olan bir kurum açmak, sonra da zaman içerisinde buraya, elden geldiği ve olanaklar elverdiği ölçüde üniversite niteliği kazandırmak, bir diğer deyişle kaynakları etkin olmayan bir şekilde kullanmak, kelimeleri sakınmadan söylemek gerekirse kaynakları har vurup harman savurmak olagelmiştir ve ne yazık ki oluyor da. Üstelik, bu politikaların yüksek öğretim sisteminde açtığı yaralar da tamamen görmezden gelinmiş, bir ile üniversite açarken, Türkiye'deki bir kurum olarak üniversite yapısının bozuluyor olması görmezden gelinmiş, tam anlamıyla umursanmamıştır.

Çözüm için...

Bingöl'deki Çalıştay'da İİBF'ler masaya yatırıldı; İİBF'lerin sorunları ele alındı. Çalıştay'ın en büyük eksikliği kanımca İİBF'lerin sorununu bir kontenjan sorununa indirgemek. Kontenjan sorununu da kendi kurumlarının beka sorunuyla ilintilendirmek. Taşra üniversitelerinin Açıköğretim Fakültesi’ni, sorun olarak görmesinin temelinde de bu yatıyor.

Sorun keşke sadece taşra üniversitelerinin sorunu ya da sadece İİBF'lerin sorunu olsaydı. Son on yıllarda üniversite sayısındaki artışın -2002'de 93 üniversite varken 2019'da bu sayı 202'ye çıktı- kalitedeki bir sıçramaya tekabül etmediği, üniversitelerdeki büyümenin “gelişme”ye değil, “irileşmeye”, hem de kanserli bir büyümeye, enflasyona açtığı da aşikâr.

Ben bu yazıda her ile bir üniversite açılması politikasının yarattığı enflasyona, kansere dikkat çekmek istedim. Kemal Gözler[1] de benzer noktalara dikkat çekerek üniversitenin değersizleşmesi diyor buna.

Oysa daha üniversite öğretim üyelerinin kalitesinden, PowerPoint sunuşlarının sınıfta yüksek sesle tekrarlanmasını nadiren aşabilen ders anlatım tekniklerinden, kişiye özel verilen akademik kadro ilanlarından, üniversite mezunlarının dünyadaki akranlarıyla boy ölçüşebilecek kalibrede akademik becerilere sahip olmamalarından hiç bahsetmedik. Bunlardan bahsetmediğimiz gibi üniversitelerde bilimsel araştırmalara yeterli finansman desteği verilmemesinden, bilimsel araştırmalar için ayrılan kıt bütçelerin ahbap-çavuş ilişkileriyle dağıtılmasından, bir şekilde araştırmasına maddi destek bulan araştırmacının ancak bir mali müşavirin aşabileceği bürokratik sorunlarla karşı karşıya bırakılmasından, özellikle sosyal bilimler alanında farklı ülkelerdeki yazarlar tarafından bilinen, kabul gören, makale gönderilen, atıf yapılan, uluslararası indekslerde yer almış dergilerin sayısından da bahsetmedik.

Her gün biraz daha içine kapanan, değil toplumsal sorunlarla hemdert olmak kendi meslektaşlarının atılmasına bile ses edemeyen, rektörünü, dekanını, bölüm başkanını dahi seçemeyen üniversitelerin sorunlarına tek bir yazıyla çözüm üretmek zor. Üniversitelerin sorunlarını çözecek bir sihirli formül, bir reçete de yok. Ama sorunlarımızı çözebilmek için önce bu sorunları tartışabileceğimiz bir akademik özgürlük ortamına, sonra da şapkamızı önümüze koyup sorunları(mızı) tüm boyutlarıyla ele alabileceğimiz serinkanlı bir tartışma iklimine ihtiyacımız var.



[1] Kemal Gözler, “Akademinin Değersizleşmesi Üzerine”, anayasa.gen.tr/degersizlesme.htm  (Yayın Tarihi: 24 Kasım 2019).


Üniversite