Anasayfa > Haftalık Yazılar > Askıya Alınan Barış

Askıya Alınan Barış

Arzu Yılmaz

07 Kasım 2014

Barış istiyoruz demek yetmiyor, yetmiyormuş bir kez daha anladık. Önemli olan barışı sağlayacak siyasi proje. Eğer o siyasi proje ideolojisini uzlaşma yerine çatışma üzerine kuruyorsa, barışı istiyoruz demek yetmiyor, yetmez de zaten.

Tarih bu iddiayı destekleyen sayısız örnekle dolu. En yakından deneyimlediğimiz örnek de Türkiye Cumhuriyeti.  Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi Kemalizm yola yurtta sulh, cihanda sulh şiarıyla çıkmıştı. Ancak, yarattığı iç ve dış düşmanlar sayesinde hiçbir zaman sulh içinde olmadı. Nihayetinde, barışı iç ve dış düşmanlara karşı statükonun korunması olarak formüle eden Kemalist ideoloji, barış için en büyük yatırımını savaş güçlerine yaptı.

Bu bağlamda, Kore ve Kıbrıs istisnaları dışında Türkiye’nin savaşa girmemiş olmasını bir başarı hikâyesi olarak okumak doğru değil. Zira dış düşmanla savaş içeride her zaman sürdü. Türkiye’de iç düşman zaten dış düşman demekti; iç düşman en genel ifadesiyle, dış düşmanın bir uzantısı olarak görüldü. Dolayısıyla, sınırlar içinde yürütülen mücadele de hep bir savaş niteliği taşıdı.

Bu tahayyülün kristalize olduğu Kürt sorununda ise düşmanlar ete kemiğe bürünüp kimlik kazandı: PKK ve Batı. Türkiye yıllarca kendi toprakları üzerinde süren bir savaşı bu iki düşmanın Türkiye’yi bölme çabası üzerinden meşrulaştırdı.

Paradoksal olan sözkonusu savaşı yürüten Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) aynı anda Batı’nın ortak savunma gücü NATO’nun bir parçası olmasıydı. Yani bir anlamda Türkiye, sınırlarının güvenliği için işbirliği yaptığı güçlerle, sınırlarını savunmak için savaş halindeydi. Ama bunu doğrudan bu güçleri hedef alarak değil, onların iç uzantıları üzerinden yapıyordu.  Bu paradoks öylesine içselleştirilmişti ki, 1999 yılında ABD, PKK lideri Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ettiğinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit bile “Bize neden Apo’yu teslim ettiler anlamadım” deyiverdi. Ecevit anlayamadığını geride kalanlar da çok sorgulamadı; iç ve dış düşmanın varlığı ve beraber hareket ettiği inancı daha ağır bastı. Son tahlilde, doksan yıl neredeyse kesintisiz süren askeri teyakkuz halinde barış hep askıdaydı.

Bugün “Yeni Türkiye”yi kurma iddiasıyla iktidarda olan AKP de komşularla sıfır sorun ve eşit vatandaşlık temelinde bir barış şiarıyla yola çıktı. Üstelik bunu devletin devamlılığı ilkesine dayanarak değil, bir kopuş, bir kırılma olarak sundu. Bir davamız var dedi ve bu davayı taşıyan yeni bir ideoloji benimsedi. Ama sonunda o da döndü dolaştı, iç ve dış düşmana karşı topyekûn savaş noktasına geldi. Ve tam da kırıldığı, koptuğu yerden Kemalist ideolojiye eklemlendi: “Üst akıl” Batı ve “hain” PKK’nin kurduğu “tezgâh”da Türkiye yeniden savunmaya geçti.

Peki AKP gerçekten barış istemiyor muydu? Ya da kim barışı istemedi? Bu soruların yanıtını “Her şeyi bırak, barışa bak” çağrısına uyanlar ve uymayanlar üzerinden kolayca bulabilir miyiz sahi? Hiç sanmam. Onun yerine, önce ideolojiye bak, barışı sonraya bırak demek daha doğru geliyor. Zira bunu en başta yapanlar her geçen gün haklı çıkıyor.

Bu bağlamda, içinden geçtiğimiz süreç de barışın bitişinden çok aslında AKP’nin sahip çıktığı ideolojinin iflasına işaret ediyor. Ali Bayramoğlu, 26 Eylül 2014 tarihli Yeni Şafak gazetesinde bu ideolojiyi “Medeniyetçilik”  olarak tanımlıyordu. Bayramoğlu’na göre Medeniyetçilik, “Batı'yla ilişkiler çerçevesinde muhafazakâr kesim için eski ve temel bir zihniyet taşı, bir hülyadır. Diğer medeniyetlere pasif, yarışçı bir meydan okuma arzusudur”. Geldiğimiz noktada, AKP’nin yanılgısı bir yandan Batı’ya rağmen hareket edemeyecek ölçüde güçlü angajmanlar içindeyken, bir yandan da Batı’ya meydan okuma hülyasına kapılmak olarak tarif edilebilir. Bu haliyle de AKP aslında reddettiği “Eski Türkiye”den ayrılmaz.

Kobane krizi, birçok başka şeyin yanında, bu yanılgıyı açığa çıkaran bir sembol oldu. Anlaşıldı ki, her şeyin yeniden düzenlendiği Ortadoğu’da “Yeni Türkiye”ye yer yok. Bu durumda bir barıştan söz etmeyi mümkün kılacak zemin de ortadan kalktı. Zira İmralı sürecinde mutabık kalındığı biçimiyle Kürtlerin ve Türklerin ittifakının çerçevesi “Yeni Türkiye” projesiydi. Yüzyıl aradan sonra ortak düşmanını keşfeden Türkler ve Kürtler, Ortadoğu’da halkları birbirine düşman yapan mevcut sistem yerine, kendi öz kültür ve uygarlıklarına uygun alternatif bir siyasi varoluş inşa edecekti. Ama olmadı. Ortaya bir alternatif çıkmadığı gibi, kaderi bu alternatife bağlanan barış da gerçekleşmedi.

Bu bağlamda,  sözkonusu ideolojik iflası yalnızca AKP üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü, bir yanda yükselen “Biji Obama” sesleri, bir yanda KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın ABD’ye yaptığı çağrı, PKK’nin de artık bir yol ayrımına hızla yaklaştığını gösteriyor. Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca inanıldığının aksine, Batı’yı  mücadele edilmesi gereken asıl düşman belleyen PKK’nin, bugün Batı’yla muhtemel ittifakını yalnızca “üçüncü yol” tercihiyle açıklaması yetmiyor; yetmediği halihazırda AKP tecrübesinden de anlaşılıyor.  

Son tahlilde, her bir kafadan çıkan ayrı sesin çıkardığı gürültü içinde sanırım Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “Bir niyet tazelenmesine ihtiyaç var” sözlerine dikkat kesilmek gerekiyor. Otuz yıl aradan sonra ilan edilen sokağa çıkma yasağı, makul şüpheyi yeterli sayan güvenlikçi tedbirler, tarihin en uzun MGK toplantısı ve nihayet parti kapatma gündemi gösteriyor ki, AKP bu niyet tazeleme sürecine girmiş. İlk işaretler de, illa barış üzerinden tarif etmemiz gerekiyor ise statükonun korunmasından öte bir anlam taşımıyor. Dönüp dolaşıp “kamu düzeni”ni hatırlatmanın başka bir izahı yok. Özetle AKP, bizim niyetimiz hükmedeceğimiz daha geniş bir düzen kurmaktı, ama kala kala elimizde eski Türkiye’yle sınırlı bir Cumhuriyet mirası kaldı, bu da ancak bize yeter kimseyle paylaşmayız diyor.

Bir başka ifadeyle, inşa bitti yapı paydos!

Şimdi niyet tazeleme sırası PKK’de gibi görünüyor. Ancak, o tarafta işler öyle AKP’de olduğu gibi yürümüyor. Onun için de biraz daha beklemek gerekiyor.