Anasayfa > Haftalık Yazılar > "Ak Saray" Ak Devlet'in Makamıdır

"Ak Saray" Ak Devlet'in Makamıdır

Ahmet İnsel

08 Kasım 2014

Pentagon’dan sonra dünyanın ikinci büyük kamu binası. Toplam 65.000 m2. 1100 odası var. Yerin üstünde 12 kat, yerin altında 4 kat. Bir de büyük bir sığınağı var. Berlin’deki ünlü parlamento binası Reichstag’dan beş kat daha büyük. Sadece yerli işçi, mühendis, inşaat ve döşeme malzemesi kullanarak yapılmış. Maliyetinin kamu bütçesini çökerttiği iddia ediliyor. Hem başkanın ailesiyle oturacağı hem de devlet yönetiminin ofis olarak kullanacağı bir saray.

Hayır, Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği arazisi üzerinde inşa edilen saray değil bu. Bükreş’te, 1984 yılında Çavuşesku’nun emriyle inşaatına başlanan ve adı o zaman Halkın Evi olan saraydan bahsediyorum. Çavuşesku ve eşi, bu sarayda oturamadılar. 1989’da ordu ve Komünist Parti işbirliğiyle ayaklanma süsü verilen darbeden kaçarlarken yakalandılar ve göstermelik bir mahkemede hemen yargılanıp, idam edildiler.

Çavuşesku ve eşi, Halkın Sarayı’nı hem başkanlık konutu, hem de Komünist Parti yöneticileriyle, ünlü Romen gizli servisi Securitate mensuplarının kalacakları bir “Halkın Evi” olarak tasarlamışlardı. “Halk”, Çavuşesku ailesi, KP yöneticileri ve esas olarak Securitate mensuplarından oluşuyordu. Darbe olup, komünist rejime son verilince, bu devasa ve daha inşaatı bitmemiş sarayın ne yapılacağı büyük bir sorun oldu. Bir ara Trump alıp otel yapmaya kalkıştı ama altından kalkılacak bir maliyet değildi. Vazgeçti. Sonunda binaya, Parlamento Sarayı adı verilmesi kararlaştırıldı. Parlamentonun iki kanadı ve Anayasa Mahkemesi devasa binaya yerleştiler. Bir kısmında daha sonra Modern Sanatlar Müzesi açıldı. Söylendiğine göre binanın inşaatı halen sona ermiş değil.

Çavuşesku’nun Bükreş’in takriben üçte birini yıkıp, yaptırdığı haşmetli saray, önünde uzanan uçsuz bucaksız geniş bulvar (Soyalizmin Zaferi Bulvarı adını taşıyordu Çavuşesku döneminde) ve bulvarın iki yanında yükselen modern binalar, Bükreş’in önde gelen ziyaret yerlerinden biri. Yılda 8 milyon avro masrafı olan sarayın giderlerini karşılamak için ziyaretçilerden yüksek bir giriş ücreti alınıyor olsa da, binanın ısıtılması bir dert, bakımı bir dert. Kilometrelerce koridorlarıyla içinde çalışılması bambaşka bir dert olan bu güç gösterisi anıtı Romanya kamu bütçesine büyük bir yük olmaya devam ediyor.

Tayyip Erdoğan’ın Başbakan iken başbakanlık ofisi olarak inşaatına başlattığı, cumhurbaşkanı olunca hemen Başkanlık Sarayı’na dönüştürdüğü  devasa binanın da 1100 odalı olmasıyla övünüyor AKP çevreleri. Mehmet Şimşek, binanın 1.370 milyon liraya mal olduğunu belirtti. 300 milyon lira harcama daha gerekiyor. Bülent Arınç, binanın maliyetinin 1 katrilyonun üzerinde olduğunu söylerken, bunun az para olmadığını kabul etti. Binanın faaliyete geçmesiyle birlikte yıllık masrafının ne kadar olacağı da, eğer devlet sırrına sokulmaz veya bir kısmı örtülü ödeneklerden karşılanmazsa, ortaya çıkacak. En az Çavuşesku’nun sarayı kadar maliyetli olması ihtimali yüksek.

Bunun bir azamet, bir debdebe gösterisi olduğunu, “bazen bu da gerekebilir” diyerek kabul eden Arınç, bu debdebe ve azamet saplantısına Osmanlı geleneğini dayanak gösteriyor. Herhalde yeni hükümetin programında önemli bir yer tutan medeniyet ihyası programı içinde değerlendirilmesi gereken bir gelenek bu. Ne var ki birçok ihya girişimi gibi, bu da ya kitsch olmaya mahkûmdur ya da geçmişle ilişkisi sadece kulakta bir sedadır. Ali Artun, Amerikalı eleştirmen Clement Greenberg’den şu değerlendirmeyi aktarıyor Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi (İletişim, 2010) başlıklı kitaptaki makalesinde: “Kitsch zamanımız yaşantısındaki bütün düzmecelerin şahikasıdır”.

Osmanlı geleneğinde kamu binalarında böyle bir debdebe ve azamet gösterisi rastlanmaz. Batı emperyal geleneğinde veya Çin ve Hint imparatorluklarında bu tür debdebe ürünü kamu yönetim binaları karşımıza çıkar. Topkapı Sarayı’nın hali malum. Yolla deniz arasına sıkışmış Dolmabahçe Sarayı da azamet hissiyle damgalı değildir. Ne de Osmanlı İmparatorluğu’nun, başta Babıali olmak üzere idari binaları debdebelidir. Yeni başkanlık sarayımız bir gelenek ihyası düzmecesinin şahikasıdır.

Ayrıca Çavuşesku bile azametli ve debdeli sarayını, kendi partisinin ismini çağrıştıran bir isimle anma cüretini göstermemişti. Şimdi AOÇ’deki, imar ruhsatsız debdebeli ve azametli yapının adını toplumsal belleğe iktidar partisi AK Saray olarak tescil ettirmeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti fiili başkanlık rejimi sarayı da olsa bu bina, ad olarak iktidar partisinin resmî kısaltmasıyla aynı sıfatın benimsenmesi bugün iktidardaki zümrenin zihniyet dünyasını en iyi yansıtan olgulardan bir diğeridir. Diktatörlerin bile yapmaya cesaret edemedikleri bir biçimde Erdoğan ve partisi, hem kamu bütçesinden 1 katrilyondan fazla parayı bir bina için harcatıyor hem de kamunun parasıyla yapılan işe kendi partisinin adını veriyor. Belli ki AKP yönetimi ve en başta Tayyip Erdoğan, bu sarayı da bir “kupon arazi” olarak görüyorlar.

Erdoğan’ın yeni başkanlık sarayında verdiği pozda, azamet ve debdebenin yanında güç tapınması da sergilenirken, bu binaya neden Çavuşesku gibi Halkın Sarayı ya da bizim siyasal lûgatımıza daha uygun Milletin Sarayı denmedi sorusu akla geliyor. Sanırım yanıtı basit. Çavuşesku’nun halkının neye tekabül ettiğini yukarıda belirttik. Tayyip Erdoğan için de millet, AK Parti milletidir. Milli irade dediğinde anladığı ne ise, milletten anladığı da büyük ölçüde odur. Bu nedenle milli olana, milletin olana AK denmesini de doğal karşılamak gerekir.

Yeni cumhurbaşkanlığı konutu, azameti, debdebesi, maliyeti ve ismiyle Adalet ve Kalkınma Partisi'nin devlet olduğunu değil, devletin artık AK Devlet olduğunun, binanın tüm özellikleriyle beraber, en anlamlı simgesi değil midir?