Susmak

Tanıl Bora

12 Kasım 2014

                                                                                “Huzur içinde susmayı bilecek bir bedenin düşü…” – Ernst Bloch

Devrimci Yol hareketinin önderlerinden Nasuh Mitap, ağır bir hastalık çilesinin peşinden, geçen hafta hayatını kaybetti. THKP-C’den 70’lerin devrimci mücadelesine devreden bir tecrübenin önemli şahsiyetlerinden biriydi. 12 Eylül sonrasında ‘bir tür’ suskunluğuyla önemsenmiş biriydi ayrıca. Sorulunca söylemekten kaçınan mutlak bir susuş değil. Hikmet Kıvılcımlı’nın “susuş kumkumalığı” dediği türden, yerleşik birtakım kabulleri sorgulayan iddiaları, tartışmaları geçiştirmek de değil. Belki, zımnî özeleştiri içeren veya özeleştiriyi ikame eden bir susuş. Belki, sözü yenilere bırakmak için, fazla yer kaplamamak için çok konuşmamayı tercih eden bir susuş. Bu imalar, belki sadece onun kendi tavrından kaynaklanmıyordu, hatta belki daha fazla, başkalarının o suskunluğa yüklediği anlamlarla da ilgiliydi. Belki, özlenen bir eleştiri veya özeleştiri ihtimaliyle, düşülmesi istenen bir şerhin ihtimaliyle ilgiliydi. (Bütün bu ihtimaliyatın “aile içi” de diyebileceğimiz bir değerlendirmesini Başaran Aksu yazdı: link)

Her halükârda, bu memlekette sık rastlanan bir “duruş” değildi bu. Nasuh Mitap’ın tavrıyla ve insanlar üzerindeki etkisiyle, elbette başka şeyler yanında, politik bir tavır olarak susmak hakkında düşünmeye çağıran bir hatıra bıraktığını söyleyebiliriz. Bu hatıranın, doğrudan doğruya sol içi özeleştiri geleneği (veya onun zayıflığı) bakımından, etik tartışması bakımından, sol politik kültür bakımından bir kıymeti var. Bunların ötesinde, genel olarak suskunluğun politik anlamlarını ve imkânlarını düşündürtebilir bize.

Eski Yunan düşünürlerinden biri, tanrıları susmalarından insanları konuşmalarından tanıyabileceğimizi söylemiş ya… Kastettiğim, hakikatin sırrını gizliyormuş gibi yaparak tanrılık taslayan susuşlar değil elbette. Konuşmanın, sözün yerine kendinden menkul bir hikmeti koyan böyle bir susmak, başlı başına anti-politiktir.

Konuşmanın ne söylerseniz söyleyin gidişatı onaylamak, bir tahakküm çarkını döndürmeye katkıda bulunmak anlamına geleceği yerde ise susmak, politiktir. Susma hakkı, suçlama karşısında bir savunma dayanağı ve masumiyet karinesinin bir teminatı değildir sadece; bir dilin içine çekilmeye, bir söylem içinde asimile edilmeye direnmektir. 12 Eylül döneminde Diyarbakır hapishanesinin en karanlık şiarlarının biri neydi? “Türkçe konuş çok konuş”. Orada, çok konuşmamak değil, hiç konuşmamak, aslında bir şey söylemek demektir.

Zamanımız medya düzeni içindeki söz enflasyonu da bazen bir “Türkçe konuş, çok konuş” çağrısını getirebilir hatıra. Sözün içeriğini boşaltan günübirlik kanaat soruşturmaları karşısında, ‘aydın tavrı’, susmak olabilir bazen. “İnan sana değil kastım/cahille sohbeti kestim” misali… Sinik hatta nihilist bir reddiyeye düşmeksizin, en azından, medyanın söz çevrimine karşı dikkatli olmak…

Antik Roma düşünürlerinden ve hatiplerinden Tacitus’un adı “Suskun” anlamına geliyor: kısa-özlü hitabetin ustasıymış; “konuşarak susmak” ve “susarak konuşmak” sanatının ustası. Zamanımızın söz kalabalığı karşısında, bu lakonizmin yeniden icadına ihtiyaç var. Bilgiçlikten uzak duran, hele asla “söz bitti” diklenmesiyle karıştırılmaması gereken, selim bir toksözlülük…

Sonra, dinleyen susuş var; dinlemek için susuş. Susturulmuşları, kendi sözü olmayanları konuşmaya teşvik eden bir susuş. Temas ararken, ilişki kurarken dinlemeyi bilenin susuşu. Kendi sesine meftun politik hitabetin kolayca gözden kaçırabileceğini, o suskunluk yakalar. “Halka gidenin”, örgütçünün suskunluğu

Ludwig Wittgenstein’ın meşhur son sözü, malûm: “Üzerine konuşamayacağınız şey hakkında, susmak gerekir.” Filozof, kavranabilir-düşünülebilir olanın ötesini, metafizik alanı kasteder bununla. “Bilmediğin şey hakkında konuşma” diye sadeleştirebiliriz. Sade bir doğrudur. Genel bir suskunluk değil, belirli bir şey hakkında susmaktır bu da; politik bir anlamı olan susmak, neyin hakkında sustuğunu hem kendi bilerek hem cümle âleme aşikâr ederek susmaktır.

Niyetim “suskunluğa övgü” değil; bir susma etiğinin imkânlarını hatırlatmak. Susmanın sadece mesajlarını değil, onarıcılığını da düşünerek. Zaman zaman susmanın, söze de iyi geleceğini bilerek. Söze tutkun, sözle meşgul hepimizin, bunu kendine hatırlatması lazım ara sıra.