Anasayfa > Haftalık Yazılar > "Kendini Bil" (1)

"Kendini Bil" (1)

Erdoğan Özmen

15 Kasım 2014

“İnsanların ve halkların genleri, toprakları, toplulukları, ritüelleri, düşünceleri ne kadar farklı olursa olsun, insanlık tektir.”*

Eğer Sol yeniden sesini duyurmak istiyorsa, bu, hiçbir endişe ve tereddüt yaşamadan bütün insanlığa seslenmeyi amaçlayan berrak ve gür bir sesle olabilir ancak. Ciddiye alınmasının koşulunu her türlü güvensizlik ve kibirden arınmış bir açıklıkla herkese konuşmakta gören bir sesle… Bugün yeryüzünü kuşatan ve fiili ya da olası bütün ortaklık biçimlerini yok eden, hakiki bütün birliktelikleri zehirleyen, gerçek toplumsal bölünmeleri silen ne varsa onu korkusuzca ve içtenlikle kamusal tartışmaya açarak…

Her gün onca zorbalık ve alçaklığın zevkle sahnelenmesine yol açan ölümcül kimlik savaşları ve gerilimlerinden söz ediyorum.  Bunu hak etmiyoruz çünkü. Sefil katiller çağını… İnsanın dinsel, etnik ya da başka kimlikleri adına, hunharca cinayetler işlediği bir vahşet dönemine esir düşmüş olmayı… Ne kadar dehşetle irkilsek yeridir. Çoktandır hiçbirimiz güvende değiliz artık.       

Bu korkunç manzara, hepimize musallat olan yaygın bir arayış ve kayıpla ilişkili olduğu ölçüde ziyadesiyle ümit kırıcıdır çünkü: Kim olduğumuzu bilmiyoruz uzunca zamandır. Bize kim olduğumuz bilgisini sağlayan bütün referansları kaybetmiş halde sürükleniyoruz. Gerçek benliklerimizi keşif seferlerine çıkıyoruz, ümitsizce. O yüzden ya tarihten ya da din ve inanç sistemlerinin henüz fark edilmemiş yeni hikmetlerinden söz açan kitaplara daha çok müracaat ediyoruz, ya Tarih ya Tanrı diye niyetlenerek. Psikoloji/psikiyatri uzmanlarına, nörobilimin yeni bulgularına, “kişisel gelişim” kitaplarına aynı merakla başvuruyoruz. Falcılık müessesesi, koçlar, gurular sürüsü bu yüzden. Zaman ve mekan ilişkimizde ve idrakimizde belirli sabitlik noktaları vaat eden ne varsa, o oluyor aradığımız. Sürekli belirsizlik hali ve akışkanlıktan bitap düşmüş haldeyiz.                                                               

Tıbbın farklı branşlarında, ama özellikle psikiyatride (bilhassa şizofreni ve diğer psikotik bozuklukların nedenleri ve gelişim süreçleri bakımından genetiğin ve çevresel faktörlerin rol ve ağırlıklarının tecrit edilmesinde) değerli veriler sağlayan evlat edinme (adoption) çalışmalarına benzer bir deneysel durumu hayal edelim: Türkiye’nin herhangi bir yerinde doğmuş bir bebeğin (Türk ya da Kürt, sünni ya da alevi bir anne babadan)  ailesinden alınıp, bambaşka bir ortamda -Çinli ya da Fransız bir anne babayla, Pekin ya da Paris’te büyümesinin sonucu-, onun bir Çinli ya da Fransız kimliği edinecek olması değil midir? Kimliğimiz, varlığımızın derinliklerine yerleşmiş, doğar doğmaz üstümüze kazınan katı çekirdek ya da zırh gibi bir şey değildir. Daha ziyade, dışımızdaki dünyanın, içine doğduğumuz dilin ve öznelerarası matrisin, coğrafya ve kültürün bedenlerimize kaydettiği, yazadurduğu fikirlerin toplamıdır. Ve esasen varlığa değil oluşa aittir kimlik. Yaşam boyunca mütemadiyen oluşturduğumuz ve değiştirdiğimiz canlı bir yapıdır. Doğumla birlikte başlayan ve devam eden kesintisiz bir süreçtir.

O yüzdendir ki, bütün iktidarlar önce bedenlerimize diker gözlerini: “Bir canı ait olduğu ilişkilerden soyduktan sonra iktidar, onu kendi imgesine göre giydirmek isteyecektir önce;… Hristiyanlığın kurucularından Aziz Pavlus, İncil’in Koloselilere mektup bölümünde açıkça yazmıştır bunu: “Uygulamalarıyla eski doğanızı çıkardınız sırtınızdan ve yaratıcının imgesinin ardından bilgi bakımından yenilenmiş yeni doğayı geçirdiniz sırtınıza.””[1]

Beden imgesi öznenin kimliğinin oluşumunda en temel ve ilk yapılandırıcı unsurdur. Çünkü ilk asli özdeşleşmemizi  bu imge sayesinde gerçekleştiririz.

Kimliğin inşasındaki en temel örüntüdür özdeşleşme: Başkasından/ötekinden yola çıkarak nasıl kendim olurum? Özdeşleşmenin sorusudur bu. (Buradan devam etmek üzere…)

“YAS VE MELANKOLİ” İÇİN METİNLER (1)

  1. Başlangıçta kayıp vardı            

Değişmeyen bir maddesi varsa eğer hayatlarımızın, kayıptır o. Kayıpla yoğrulmuş harçla yükselen bir hayattır bizimkisi; “Kayıp Zamanın İzinde” biriken bir hayat. En baştan itibaren hepimizi ‘dürten’ temel saik olgulara/olaylara ve deneyimlerimize bir anlam kazandırma çabası değil midir? Ya da, coşkuyla sürdürülen anlam arayışı… Her ne ise onu, ille de hakkıyla anlamaya çalışmak… Bildiğimizden daima daha fazlasını söylememiz bundandır; tutkulu bir enerjiyle kayıp olanı bulma arzusundan. İnsanın ayırt edici ve üstün vasfı o arayışta, o arayışın ateşlediği umutlu oluştadır. Anlamdan boş bir zamanın, o derin biçim yokluğunun dehşetini kıyaslayabileceğimiz ne vardır ki başka? O halde insanın zamansal sekansı çizgisel/doğrusal alanın dışındadır: Kronolojik ve nedensel mantığa tabi olmayan bir zamanda yaşar insan. Orada önceden ortaya çıkmış her şey anlamını sonradan gelenler sayesinde edinir. Geçmişin ancak gücül (virtüel) bir anlamı olabilir demektir bu: Her seferinde keşfedilmeyi ve yeniden yazılmayı bekleyen bir çokluğun yeri olması demektir.  Zaten/daima kayıp olan halkanın “orada bir yerde” olduğu duygusu hiç bırakmaz peşimizi. Öncenin evveli vardır sanki. Anlama çabası ıstırap yüklüdür, bu yüzden.

Dipsizlik, asıl orada… Geriye baktığımızda, hiç eksilmemesinde hiçbir şeyin. Oradaki aşırılıkta. Geçmişin tekinsiz görünmesi bu yüzdendir işte: İdrak edemediğimiz ölçüde ilerlemeyi imkansız kılan derin bir uçurum gibi açılmasından önümüzde…  

Çocukluğun farklı evrelerine karşılık gelen bazı ruhsal işlevler ve yapılar, ve bunların birbirini takip ettiği belirli bir gelişim çizgisi tarif eden standart psikoloji anlayışı geçerli olsaydı şayet, daha pürüzsüz ve steril bir hayatımız olabilirdi şüphesiz. Kederin, kaybın, yoksunluk hissinin uzağında bir hayat. Ama ruhumuz önceki bütün konumları, kalıntıları, evreleri muhafaza ederek çalışabilir ancak. İşlevsel kalabilmesinin eşsiz koşuludur bu. Bu yüzden bilinçdışında zaman kavramı yoktur. Bunu bir de R. Barthes’ın parlak sözcükleriyle ifade edelim:

“Wyler’in filmi, La Vipere (The Little Foxes), Bette Davis oynuyor.

-Bir ara kız “pudra”dan söz ediyor.

-Bütün çocukluğum geri geliyor. Annem. Pudra kutusu. Her şey orada, birden bire var oluyor. Ben Oradayım.

-Benlik Yaşlanmıyor.

(“Pudra” zamanındaki kadar “körpeyim” ben)”[2]

 Ve şu tabii: İnsandan söz ediyorsak, ve onun kendini bir özne olarak gerçekleştirmesinden, daima, gelecek olanın terimleriyle konuşmalıyız. Geleceğin güçlü, uyandırıcı sesine kulak kesilerek bir de. Kayıptan söz etmeyi mümkün kılan gelecek zaman kipidir çünkü. Kayıp çoktan gelecekte yerleşmiş haldedir. “Kökümüz gerimizde değil, önümüzdedir”.   

      

 

* Edgar Morin, Mauro Ceruti; Bizim Avrupamız, Çev. Şirin Tekeli, İletişim Yayınları, 2014, s.132

[1] Rahmi Öğdül, “Korkacak bir şey yok: Önce soyalım sonra giydirelim”, Birgün gazetesi, 23 ekim 2014

[2] Roland Barthes, Yas Günlüğü, Çev. M. Rifat-S. R ifat, s. 121, YKY, 2009