Anasayfa > Haftalık Yazılar > "Şiir Sokakta": Ya Nerede Olacaktı!

"Şiir Sokakta": Ya Nerede Olacaktı!

Derviş Aydın Akkoç

16 Kasım 2014

Duvar dergisinin Eylül-Ekim 2014 tarihli 16. sayısında, Aydın Çam imzasıyla kısacık bir yazı yayımlandı. Yazının başlığı bir serzenişi ifade ediyor: “Şiire Bunu Yapmaya Hakkımız Var mı?” Dikkat çekici bir başlık. Acaba şiire kimler, ne yapmışlar diye merak uyandırıyor. Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a mektuplarından bir alıntıyla açılıyor yazı. Veli’nin Aile dergisine yolladığı bir şiirinde geçen “hürriyet” kelimesinin, dizgi esnasında ‘r’ harfi düşmüş. Orhan Veli, mektubunda bunun “kötü olduğunu” belirtiyor, haklı olarak.  Aydın Çam, bu “kötü oldu” sözünden hareketle şairin şiire ne kadar önem verdiğinin altını çiziyor. Buradan da haksızlık meselesine geçiyor.

Çam’a bakılırsa, şair tek bir harfi bile bunca dert etmişken, şiirine uygun mecralar aramışken, insanlar, yani insafsız şiir okurları şiirden alelade bir iki dizeyi seçip “bağlamından” koparıyor, şiirin “bütünlüğünü” bozuyorlardır:

“[şiiri] imlâsına hiç dikkat etmeden, hem de çirkin bir yazıyla gelişigüzel bir yere yazmaya hakkımız var mı? ‘Şiir Sokak’ta kepazeliğinden bahsediyorum; tespitin hakkını vermek gerek, bunu anlamlandırmak için en uygun kelime kepazelik. O iki dizenin şiirden, hatta o şiirin bir arada olması gereken diğer şiirlerden çekilip alınmasına, yetim bırakılmasına, bağlamından tamamen koparılmasına ve sloganlaştırılmasına ne gerek var? (…) Canım şiiri bir helâ yazısına, kamyoncu aforizmasına dönüştürmek kime, ne fayda sağlar.”  

Yazıda şiirin sokakta olması “kepazelik” olarak değerlendiriliyor ama nerede olması gerektiği hususunda hiçbir emare yok. Evde mi olması gerekiyor mesela? Bir mekân olarak umumi “helâlara”  çattığına göre, evin de helâ ve banyo hariç başka bölümlerinde olmalı herhalde “canım şiir”? Salonlar, çalışma odaları, kitaplıklar; bir fincan kahve, puslu bir ortam, geride çalan ince bir müzik ve yetim bırakılmamış şiirler. Bu tarz “uygun” ortamlarda beliren ahenk, derin çağrışımlar, uzaklara (mesela karşıdaki tablolu duvara) bakmalar. Kepazelik değil ama “asalet” de bu olsa gerek.

Yazarın şiire yönelik bu korumacı ve erdemli tavrından ötürü insanın sorası geliyor: Adam şiirin senin korumana ihtiyacı mı var? Nerede ve nasıl okunacağı hususunda hangi hüküm pozisyonunda ve ne sıfatla duruyorsun da, şiirin sokaktaki dolaşımını “kepazelik” olarak anlamlandırabiliyorsun? Nasıl bir iktidar hattından konuşuyorsun? Sahip olduğunu düşündüğün ahkâm kesme otoritesinin kaynağı ne?

Çam’ın saçma yaklaşımına “araç” edilen Orhan Veli’nin kavgası, tam da şiiri evlerden, yüksek mevkilerden, donmuş biçimsel kısıtlardan, kendi tabiriyle “burjuva sınıfının” elinden çekip almak ve hayata yaklaştırmaktı. Cemal Süreya, Orhan Veli için “şiire kasket giydirdi,” derken bunu kast ediyordu biraz da. Orhan Veli, şiirin öznesini sokağa, sokaktaki sıradan insana kaydırdı. Kendisi de sokaktaydı üstelik: meyhaneler, kahvehaneler, sinemalar… Ağaçların gövdelerine, duvarlara yahut yıpranmış banklara kazınmış dizeler gördüğünde, Orhan Veli’nin söyleyeceği son söz “kepazelik” olurdu muhtemelen.

Öte yandan, şiir öyle bağlamlara falan pek yanaşmaz, bazen bilerek kendi bütünlüğünü parçalar. Bir kez ete kemiğe büründükten, dünyaya salındıktan sonra da genel söylemsel akıştaki yerini alır, her defasında yeniden ve yeniden yazılır şiir.

Veli’nin pek çok okurun hafızasında birkaç dizesi kalmış şiirlerinden biridir “Aşk Resmigeçiti.” Şair öldükten sonra tesadüfen bulunmuştur bu şiir. Dünyada yer tutamayabilirdi kendisine. Bazı kelimeler okunmaz halde olduğu için boşluklar vardır kimi dizelerde. Şiiri, diş fırçasını sardığı bir kâğıda yazmıştır şair. Şiir hayata bu denli karışmışken, oturduğu yerden şiir orada okunur da burada okunmaz, şöyle yazılır da böyle yazılmaz yollu kimi ağırbaşlı “tespitlerde” bulunmakla, siyasal iktidarların yasakçı zihniyeti ve pratikleri arasında ne fark vardır, düşünmek lazım! Şiir kamyonlarda da, helâda da, meydanlarda da, savaşlarda da, kırımlarda da, duvarlarda da görünür, bu esnada virgülü kaybolur, bir iki kelimesi düşer, birkaç dizesi unutulur. Normaldir tüm bunlar.

Sartre Avrupa’daki 1968 özgürlük çıkışına istinaden “felsefe sokağa indi,” demişti. Bilginin ve düşüncenin mülkiyetini elinde tutanları rahatsız etmiş olmalı bu. Türkiye’de felsefe değil fakat şiir için geçerlidir bu. 1968’den önce de sokağa inmişti şiir. Malum, Haziran kalkışmasında ise sokağa külliyen yayıldı, çirkin el yazılarıyla, kırık dökük kelimeleriyle, bir meta olarak “kitap” hapishanesinden taşarak hem de.