Anasayfa > Haftalık Yazılar > Adımı Kalbine Yaz, Beni Unutma

Adımı Kalbine Yaz, Beni Unutma

Aksu Bora

04 Aralık 2014

Manken Ece Gürsel, ayrıldığı sevgilisinin adını sırtından sildirmiş. Sonra magazinciler adamla ilgili bir şey sorduklarında, “tanımıyorum ben onu” demiş; adam durur mu, cevabı yapıştırmış: “Adım vücudunda kazılı!”

Sevdiğinin adını mendiline değil de bedenine işlemek, sonsuz aşka inandığını göstermenin bir yolu olmalı. Herkese ama en çok kendine. “O Z orada duracak, ben hep onun yanında olacağım.” Kim demiş aşk eski bir yalan diye?!

Bu hikâye, bana öyle geliyor ki, aşktan çok zamanla ilgili. Sonsuz zaman. Sonsuz şimdi.

Modernitenin doğrusal zamanı, geçmişle şimdi ve gelecek arasındaki bağlantıyı kolayca kurmamızı sağlamıştı. Nedenler ve sonuçlar vardı, planlar projeler, geçmişten öğrenilip geleceğe aktarılan dersler. Bununla çok rahat edemedik tabii, her şeyden önce, geçmiş bir türlü geçmiyordu. Planlar tam olarak düşündüğümüz gibi gitmiyordu, hesapta olmayan nedenler… Sonra, “yekpâre geniş bir anın parçalanmaz akışında” yaşama tecrübesi cazibesini kolay kolay kaybedecek bir şey değildi. Sonsuzluk belki de bulunduğumuz yolun ilerisinde, görülemez bir ufukta değildi de, şimdi, buradaydı. Zaten kişisel gelişim denilen acayiplik de bunu vazetmiyor muydu: Şimdi ve burada? Boşver çocukluğunun dehlizlerini, sorun şimdi ve burada, çözüm de öyle olmalı.

Problem, hiçbir şeyin yekpâre kalamadığı bir çağda zamanın öyle olabileceğini sanmakta galiba. Sanki her şey dağılıp parçalanırken, zamanı sabit bir bütün olarak tutabilsek biz de ona tutunabilecekmişiz gibi. Geçmiş yok, gelecek yok, sonsuz bir şimdi var. Hafızana güvenemezsin, şimdinin damgasını taşır. Sözünü tutamayabilirsin, hesapta olmayan nedenler…

Sonsuz bir şimdi içinde anlam bulmak/kurmak nasıl mümkün olur? Varlığın anlamı Zamanken? Belki de işte o “şimdi”yi bedene kazımak, böyle bir anlam kurma çabasıdır. Hiç bitmeyecek bir şimdi. Dağılıp duran varlığa bir müdahale gibi. Zamanı aşkta sabitleyerek.

Romantikler, aşkı ve sanatı, akılcı ve öngörülebilir dünyayı genişletmenin, insanın dünyayı akıldan ibaret olmayan bir varlık olarak tecrübe etmesinin yolu olarak görmüşlerdi. Büyüsünü yitiren dünyaya o büyüyü iade etmenin. Anlam sorusunun değişmez cevabıymış gibi. Yahut dünya içinde olma, ancak aşkla olabilirmiş. Şimdilerde aşkın bir politik kavrama dönüşmesinde, onunla ilgili bu eski umudun payı vardır belki.[1]

Tuhaftır, aşktan ve sanattan, yaşam hamlesinden söz eden romantikler için beden, varlığına ancak hırpalanarak katlanılabilen bir hapishaneydi. Bedensel aşk üzerine yazdıkları şiirler bile sirenlerle, şairi uzaklara sürükleyen rüzgârla, ay ışığıyla doludur (Dracula hikâyelerinin tenselliği ayrı bahis!). Sevgili ideali uğruna alevlerde kavrulma fantezisine yabancı değillerdi ama ismini sırtına kazımak? Anlamı bedende sabitlemek? Zaman fırtınasının karşısına o güçsüz, yanılgıyla ve düşkünlükle malûl şeyi koyabileceğini düşünmek? Daha neler!

Sevgililerinin adını bedenlerine yazan genç insanlara bugün Tarih Fırtınasından bahsetmek de bir o kadar yersiz kaçar herhalde. Ne fırtınası, yaprak kıpırdamıyor. Savaşlar da, kıyımlar ve krizler de şimdi ve burada yaşanıyor. Yekpâre değilse bile, sonsuz bir anda.

Ama işte, varlığın anlamı Zaman. Ne aşkta sabitlenebiliyor ne başka bir şeyde. Dövmeler yapılıyor, siliniyor. Silinemezse, üzerine başka bir şey işlenip dönüştürülüyor. Sonsuz aşk var mıdır bilmem; romantikler isimlerin bedene değil, kalbe nakşedilebileceğini düşünürlerdi. Bana sorarsanız, yabana atılacak bir fikir değil bu.

 

[1] İlginç bir tartışma için bkz. “Aşkta Kimse Hükümdar Değil: Lauren Berlant ve Michael Hardt’la Söyleşi”

Heather Davis & Paige Sarlin, Amargi 33, Yaz 2014.