Anasayfa > Haftalık Yazılar > Orhan Pamuk ve Bitmeyen Tepki

Orhan Pamuk ve Bitmeyen Tepki

Barış Özkul

21 Aralık 2014

Orhan Pamuk, bazı yönleriyle Türk edebiyatında az rastlanan bir romancı. Her şeyden önce, edebiyatı bir iç dökme mecrası, bir duygu fırtınası estirme vasıtası olarak gören sentimentalizme, “şahsiyyat” mitolojisine hiç yüz vermedi. Romanlarını dikkatli okuyanlar, olağanüstü bir teknisyen duyarlığıyla karşılaşırlar. Sade suya tirit bir derinlik yanılsaması, bir samimiyet gösterisi yoktur orada. Kara Kitap, Türk edebiyatında temsil krizini başlatan romandır, denilebilir. Hep Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan’la, belki Tanpınar’la birlikte oluşmuş bir kanonun parçası olarak anlatılsa da Pamuk romanının matematiğini aynı zamanda dünya edebiyatının eriştiği düzey belirler.

O yüzden, bir kesim hiç sevmedi Pamuk’u; ‘“namaz vakti” diyeceği yerde “namaz saati” dediği için ‘bu adam Türk toplumunu tanımıyor’ diyenler; edebiyatta ve sanatta orijinalite meselesine uzun boylu kafa yormadıkları için başka metinlerden “hırsızlık” yapmakla suçlayanlar oldu. Oysa Kara Kitap, “çaldıysam da mir-î malı çaldım” diyen Şeyh Galip’e atıfla kritik bir önkoşuldan söz ediyordu: İyi bir romana nüfuz etmek dünya edebiyatıyla ünsiyyetten geçer; yoksa Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ini bile intihal olarak işaretleyebilecek bir mantığa kolayca ram olunabilir.

Solun belirli bir kesimi de hiç sevmedi Orhan Pamuk’u; bazıları siyasî mesajlar vermek yerine kendini öncelikle bir edebiyatçı olarak organize etmesinden dolayı, bazıları da romanlarında sürekli kendinden bahsederek (böylece kendini gizlemenin en garanti yolunu güvenceye alarak) kendini sevdirmeye çalışan bir ses işitemedikleri için. Elbette kimse kimseyi sevmek zorunda değil ama yakın tarihte başlatılan linç kampanyası sırasında Kemal Kerinçsiz ve Veli Küçük gibi millî hassasiyetleri köpürtmek adına Pamuk’u hedef seçenlerle nesnel olarak aynı safa düşmekten hicap duyulmadı.   

Geçen hafta bu linç atmosferini canlandırmaya yönelik bir olay yaşandı Boğaziçi Üniversitesi’nde. Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’ne konuşmacı olarak çağırılan Pamuk’un üniversiteye girişini engellemek için Fikir Kulüpleri Federasyonu adlı bir grup seferber oldu. Neticede, Pamuk gelmedi. FKF’nin bildirisinde şöyle deniyordu:

Bizler, Orhan Pamuk isimli emperyalist savaş çığırtkanının Nâzım gibi devrimci bir aydının ismiyle açılacak olan kurumun açılış konuşmasını yapamayacağını, okulumuza hoş gelmeyeceğini söylemiştik. Şimdi tekrar söylüyoruz. Üniversiteye ancak öğrenciler yokken girebilen korkak bir iktidarın yandaşlarına, “gelemedim bıbıcım” demek düşer!... Halkını satan korkaklar, Nâzım Hikmet gibi devrimci bir şairin adını ağzına alamazlar. Nâzım’ın ismini, ancak onun kavgasına omuz verenler taşıyabilir!

AKP’nin son döneminde Erdoğan’ın özel gayretleriyle ülke korkunç bir cendereye sokulduğu için bunları konuşacak pek bir zemin kalmadı ama bu bildiri, solun bir kesiminin otoriterlikte herkese taş çıkartmaya her daim hazır olduğunu gösteriyor. Saldırının kavramsal cephaneliği de hazır.

Bir zamanlar tüm seksist çağrışımlarıyla birlikte “liboş” diye bir yakıştırma türemişti. Uğur Mumcu ve Emin Çölaşan’ın politik muarızlarını karalamak için icat edip dolaşıma soktukları; yapıcı bir mesaj iletme veya belirli bir durumu açıklama derdi olmayan, apolitik bir lafız; küfür niyetine.

Emperyalizm kavramı da şimdi aynı akıbete uğruyor. Marksistler vaktiyle emperyalizmi, kapitalist esaslarda tanzim olan toplumsal ilişkilerin millî sınırların dışına taşacak şekilde yaptığı sıçrama ve bunun beraberinde getirdiği yeni toplumsal ilişkiler bütünü olarak anlatır; emperyalizmin karşısına enternasyonalizmi çıkartırlardı. Nicedir, emperyalizmin politik çözümü olarak millî sınırları ve millî devleti savunan sağcı tutumdan ötesi akledilemiyor. Karşı küreselleşmeyi, enternasyonalist dayanışmayı, kendi dışımızdaki toplumlarla birtakım alaşımlar oluşturma imkânını önemseme iradesi solun gündeminden çıkalı çok oldu. 2000’lerin başındaki AB tartışmalarında Avrupa Birliği’ni devletlerden ibaret bir oluşum olarak düşünen bir “sol” tutumun ortaya çıkması da aynı sendromun tezahürüydü. Bunun varacağı yer, anti-emperyalizm kisvesine sokulmuş milliyetçiliktir. Öyle de oluyor.

Dolayısıyla Orhan Pamuk’a gösterilen tepkinin Pamuk’un kişiliğinin ötesinde bazı nedenleri var. O yüzden şimdi de “emperyalist savaş çığırtkanı” ilan edilmesine pek şaşırmamak gerekir.