Anasayfa > Haftalık Yazılar > Bir Semptom olarak Türkiye

Bir Semptom olarak Türkiye

Erdoğan Özmen

27 Aralık 2014

Bugün bütün işaretlerin daha derin bir düzeyde gösterdiği şey, insanlık durumumuzun içinden geçtiği büyük bir başkalaşım değil midir? Böyle devam ederse, acı etkileri ve sonuçlarıyla birkaç kuşağın yüzleşmek zorunda kalacağı tarihsel ve yapısal çok katlı bir başkalaşım bu. Ne denli vahim bir kavşakta bulunduğumuzu idrak etmek için şu üç görüngünün eş zamanlı ve iç içe geçmiş hallerine sadece daha yakından bakmak yeterli: İlki, farklı toplumsal ortamlarda, farklı biçimlerde ve farklı sebeplerle de olsa aynı korkunç, çığırından çıkmış ve ölçüsüz bir şiddet ve saldırganlık pratiğinin devasa bir yaygınlığa ulaşmış olması, katliamların ve vahşetin sıradanlaşmasıdır. 

Diğeri, baskın öznellik biçiminin değişmesi, yeni özne konumlarının ortaya çıkması ve bunun psikiyatri/psikoloji kliniklerine –eski moda nevrozların yerine yeni ızdırap biçimleri– ölümcül madde bağımlılıkları, pre-psikotik/borderline durumlar, kronik depresyonlar  olarak yansımasıdır. Çarpıcı bir ortak payda olarak, bu klinik durumların tümünün insanın dünya-içindeki varlığına ve kimliğine dair temel bir belirsizlik ve cevapsızlık, büyük ve dipsiz bir boşluk, kaygı ve anlamsızlık hissi ve çetin toplumsallaşma zorlukları taşıdığını, en belirgin özelliklerinin bu olduğunu not edelim.

Ve nihayet, belki de bu ikisini aynı anda üst-belirleyen, formatlayan ve birbirine bağlayan şey olarak, metalar/mallar düzeni. Toplumsal hayata hükmederek onun bütün veçhelerini, bütün ilişki ve pratikleri, ve hatta düşüncemizin ve hayallerimizin sınırlarını ve ufkunu bile kendi bünyevi karakterine göre şekillendiren, bizleri düşkün, derinliğini kaybetmiş ve sıkıcı bir varoluşa rapt eden sermayenin ve piyasanın vahşi işleyişi.

Doğrudan söylemek, söze tereddütsüzce en tepeden girmek lazım o halde: Sermaye düzenine karşı insanlığın varlık yokluk kavgasıdır bu. Çünkü, tümü aynı neoliberal politikaların basit bir aparatı derekesine düşmüş pespaye şirket-devletler, insanlığın kendi iyiliği, çaresizliği, geleceği için büyük mücadeleler sonucunda biriktirdiği kolektif ilişki ve yapıların tümünü parçalayarak ve basit bir piyasa fiyatıyla eşitleyerek gerçekleşen devasa sermaye akışları, her birimizin hayatını ve kaderini toptan ve tek seferde belirleyen ve delik deşik eden azgın finansal hareketler karşısında asıl sorunun kapitalizm olduğunu anlamamak için safi öküzlükten daha ağır bir bönlük mertebesine düşmüş olmak gerekmez mi?

Sözgelimi Türkiye’de, siyasal İslamcı bir kliğin mide bulandırıcı bir tarzda, bütün kurumları ve ilişkileri her türlü yüz kızartıcı fiille, yalan, yağma, hırsızlık, rüşvet ve zorbalığı kullanarak yozlaştıran ve aşındıran, toplumun bütün dokularını tam bir kuralsızlık ve hukuksuzlukla işgal ederek çürüten zalim ve nefret yüklü iktidar pratiği bizi yanıltmasın. Yeterince açık çünkü: Tam bir teslimiyet ve iştahla eklemlendikleri, koşulsuz aidiyet sergiledikleri şey küresel sermayenin canavarca hareketidir.  Pervasızca ete kemiğe büründürdükleri, zavallıca varlıklarını biçimlendiren temel anlatı insani ve tarihsel her türlü değer ve ilkeyi askıya alan neoliberalizmin vahşi etiği ve söylemidir. Nitekim, hakiki bir Allah korkusu ve ahiret inancı taşımadıklarını ifşa eden de aynı şey; benliklerini tümüyle kat eden o yapış yapış faydacılıkları, mutlak/sınırsız güç ve iktidar hırsları, hiçbir hak ve adalet terazisine sığmayan mal/mülk açgözlülüğü ve çirkin tamahkarlıkları değil midir?

Şöyle formüle edebiliriz belki: Somut bir toplumsal formasyonun hakikatinin, nihai temel semptomunun kendini en keskin biçimiyle açığa vurduğu yer, nasıl tam da gaddarca ezilenlerin ve dışarıda bırakılanların, sesi kısılanların, yok sayılanların deneyim ve hayatlarıysa, akıp gittiği sanılan hayatın en çok kanadığı yer yani; aynı biçimde, sermayenin mevcut küresel dünya sisteminin hakikati de en çok Türkiye, Rusya gibi en kenardaki totaliter rejimlerde en iğrenç ve çıplak formuyla ortaya çıkıyor sanki. Yoksulluk ve eşitsizliğin kahredici boyutları, hukuk ve demokrasinin en sıradan icaplarının bile fütursuzca çiğnenmesi, bütün kurumları içi boş bir kabuk derekesine indiren ağır çürüme hali, zorbalığın ve despotluğun gündelikleşmesi, vb. O yüzden en çok oralarda, muktedirler insanı tam olduğu yere çivileyen, verili bütün konumları kalıcı biçimde stabilize eden, toplumu yapısal bölünmelerinden muaf tutmaya yarayan ve –ikinci bir deri gibi– o antagonizmaların üzerine yapışarak  temel eşitsizlikleri örten kimlik hatları ve gerilimleri üzerinden, onları manipüle ederek ve kışkırtarak politika yapıyorlar.         

O yüzden belki de ilk kez olağanüstü bir fırsat ve imkanla karşı karşıyayız:            

Çünkü kendi varlık nedenini, akışını ve ilerleyişini kesintisiz sürdürmekte, canlı emek gücü başta olmak üzere eline geçirdiği ne varsa öğütüp yutmakta bulan sermayenin karşısına aldığı şey insanlığın ta kendisidir artık: Saf ölüm dürtüsünün cisimleşmiş halinin, gezegendeki bütün canlılığı ve hayatı en nihayetinde inorganik bir çöp yığınına dönüştürmeden sona ulaşmayacak olan bu ölümcül döngünün önümüze koyduğu şeydir bu: Ya “bugünün insanlığı, kendini insanlık olarak düşünmeyi öğrenecek”, kendi sonsuz kapasitesi, yaratma ve tahayyül gücüne inanacak, insanlık siyasetinin yeni tarihsel yollarını bulacak ya da sermayenin ve barbarlığın korkunç çölünde topluca yok olacağız.