Anasayfa > Haftalık Yazılar > İslâmiyet'in Bam Teli olarak Kadın

İslâmiyet'in Bam Teli olarak Kadın

Ömer Laçiner

05 Ocak 2015

İslâmiyet’in diğer iki büyük tek tanrılı dine kıyasla kamusal alana –devlete– hâkim olmaya belirgin biçimde çok daha fazla öncelik ve önem verdiğini biliyoruz. Bunun başka değerler dışında özellikle ahlakilik aleyhine işleyen bir tutum ve yaklaşıma kapı açtığını, hüküm derecesinde olmasa bile, karinelere dayanarak öne sürebileceğimizi de biliyoruz.

Bunun neden böyle olduğunu açıklamanın yollarını araştırırken bir yandan da, yine İslâmiyet’in modernleşmeye, modern zihniyete ve onun toplumsal sonuçlarına karşı tepkisini diğer iki dine kıyasla neden çok daha yoğun ve hatta şiddetli olarak “modern kadınlık hali”ne odakladığı sorusunu da düşünmekteydim. Musevilik ve Hıristiyanlık da modernleşme sürecinin kadınları “annelik” ve ev işinin ötesine, giderek erkeklerle aynı işlevleri üstlenir hale getirecek, böylece onlarla eşit/eşdeğer konuma “yükseltecek” gidişatından endişelenmiş, ürkmüş, tepki göstermiştir. Ancak bu tepki ve endişeler zamanla tamamen kaybolmamışsa bile hafiflemiş ve bu iki dine mensup muhafazakârlar modern kadınlara anneliği ihmal etmemeyi, dinin ahlaki boyutuna riayet etmeyi tavsiye etme sınırı ile yetinebilmişlerdir.

İslâmiyet’in ise bu sınırlama ile yetinmediğini, dahası yetinemeyeceğini biliyoruz. Bunu, İslâmiyet’in kutsal referanslarında, yani bunlarla ifade edildiğine inanılan “ebedi-değişmez hakikatler” manzumesi içinde kadınlarla, onların “statüsü” ile ilgili –yine diğer iki dine kıyasla– çok daha fazla ayrıntılı “bağlayıcı kural” olması ile açıklayabiliriz. Ama neden böyle olduğunun yeterli cevabı değildir bu.

Bütün dinler, ilk teşekkül dönemlerinde kurucularının koyduğu kuralları, onayladığı uygulamaları, dönemin koşullarından bağımsızlaştırıp temel, ideal doğrular addetmeyi esas alır ve böylece kökensel referanslarını oluştururlar. O nedenle de İslâmiyet’in diğer iki tektanrılı dinle aynı ama daha fazla önemli/”hassas” görünen tutumlarına öncelikle bu noktadan bakmak gerekir. Bu durumda Musevilik ve Hıristiyanlığın, ileri tarım ve şehir hayatına çoktan geçmiş toplumlarda ilk teşekkül safhasını tamamlamış dinler olmasına karşılık, İslâmiyet’in göçebelik ve kabile kültürünün egemen olduğu bir “köken”den doğup büyüdüğü gerçeği, esaslı bir “ipucu” vermez mi?

İslâmiyet’in, kadın sorununa ilişkin bahsettiğimiz “aşırı hassasiyeti”, tarım toplumu kültürü ile kabile kültürü – veya İslâmi terminoloji ile “asabiyye”si– arasındaki farklılıkla rezonans halinde, örtüşmekte değil midir?

IŞİD’in zaptettiği yörelerdeki gayrimüslim kadınları, Nijerya’da Boko Haram’ın saldırdığı yerlerdeki kadınları ve baskın verdiği kız okullarındaki öğrencileri cariye-köle olarak satışa sürebilmesi tüm dünyada bunların işlediği katliamlar kadar dehşet ve tepki uyandırırken; İslâm dünyası genelinde benzer bir tepkinin verilmeyişi de bununla bağlantılı değil midir? IŞİD ve Boko Haram, en Selefi –yani “köken”e en odaklı– İslâm yorum ve uygulamasını temsil iddiası ile; bu çağlar öncesinin “geleneği”ni yeniden yürürlüğe koyarlarken, Asr-ı Saadet devrinin, İslâm’ın kurucusu ve fatihlerinin yaptıklarının bir benzerini yapmış olmanın “meşruiyeti”ne sahip olduklarını niçin iddia edemesinler? Kur’an’da ganimetten, köle-cariye edinmekten açıkça söz edildiğine, yasaklanmadığına göre?

Ancak her harekette olduğu gibi köken –ya da onu ikame eden ideoloji, ideal tasarım– belirleyici olduğu kadar, içinde şekillendiği ortam, gelişim düzeyi vb. koşullar da belirleyicidir. Bunlardan hangisinin daha etkili olacağı bu hareketi oluşturanların seçimi ve yaşadıkları süreçten çıkardıkları sonuçlara tabidir. Örneğin Türkiye, İran, Malezya gibi toplumlarda ancak marjinal şekilde var olma imkânı bulabilecek IŞİD, Taliban, Boko Haram türü Selefilik, Afganistan, Kuzeybatı Pakistan, Arap Yarımadası ve Orta Batı Afrika gibi kabile kültürünün hâlâ geçerli olduğu yörelerde İslami hareketi sürükleyebilecek bir etkinliğe ulaşabiliyor.

Bununla birlikte, konumuz açısından ilginç bir paralellik, bir tevâfuk var İslami hareketin bu iki farklı tezahür biçimi arasında.

Her ikisi de, 1970’lerde başlayan dünya ölçeğindeki İslâmi hareketlerin yükselişi olgusunun yarım yüzyıla varan gelişim sürecinin şu anda vardığı noktanın hayli farklı sonuç/görünümleri. Bilindiği üzere Türkiye gibi ülkelerde modernleşmeye alternatif olma, yani bu ülkedeki modernist akımların yapabileceğinden daha ileri, “klasik” modern toplumlarla boy ölçüşecek, hatta onları geçecek düzeyde bir toplum iddiası vardı başlangıçta. Önceleri modern eğitim, öğrenimden bilhassa uzak tutulan kadınların yükseköğrenime teşviki de bu amacın doğrultusunda idi. Böylesi bir “alternatif” olma amacının ya imkânsızlığını ya da İslâmiyet’in tahribine yol açacak bir sapkınlık olduğunu iddia eden “Selefi”ler de vardı ama azınlıktaydılar.

Şimdi yarım asırlık bir deneyimin sonunda Selefi akımlar hemen tüm İslâm ülkelerinde başlangıçtakinden çok daha etkin, daha yaygın bir destek görme noktasındadırlar. Bunun ana nedeni elbette “alternatif olma” iddiasının neredeyse tamamen çökmüş, “sahipsiz” kalmış olmasıdır. Bu çöküşün doğurduğu öfke, daha da derinleşen acizlik duygusu, madden büyümekle birlikte bir “yükselişten çöküşe” trendinin olgusu olarak Selefiliğin kör şiddet ve vahşet potansiyelini arttırmaktadır. Gerçi hâlâ gerek İslâm dünyasında ve gerekse İslami hareketler alanında çoğunluğu oluşturmadıkları gibi bu düzeye asla gelemeyeceklerdir ama şu anda inisiyatif, “havayı belirleme” rolü onlardadır.

O nedenledir ki El Kaide, IŞİD, Taliban ve Boko Haram gibi hareketlerin ne katliam mertebesindeki “cihat” uygulamalarına ne de kadınları, tutunabildikleri kamusal faaliyet alanlarından söküp yeniden annelik ve ev işi hücresine sokmaya yönelik sert kararlılıklarına Müslüman Kardeşler veya AKP türünden “ılımlı İslam” temsilcileri ses çıkaramıyor. Dahası, “havaya uyuyor” ve artık geriye çekilme sürecine giren İslâmi dalganın bu trendi boyunca uyguladığı pratikleri, edinimleri ve mevzileri, Selefi esintili bir revizyona tabi tutup tahkim etmeye çalışıyorlar. 2002’de siyasal rakiplerinden “daha demokrat” bir görüntü verebilen AKP’nin şimdi bir tür Sultanlık, saltanat rejimi kurmak için canhıraş biçimde çabalaması; dün neredeyse alamet-i farikası gibi muamele ettiği; yükseköğrenime teşvik ettiği; siyasal faaliyetlere aktif katılımlarına övgüler düzdüğü kadınlara şimdi annelik “kariyeri(!)” ve ev işleri “makamı”na rücu etmelerini her vesileyle hatırlatan bir diskura geçmesi, çöküş trendi Selefiliğinin AKP tarzı olarak da görülmelidir.

Fakat ortada ciddi bir soru var. İslâmi hareketin ve AKP’nin destek halkalarının içinde yer alan erkeklerin bu duruma uyarlanmaları, pozisyonlarını korumaları normal karşılanabilir. Ya kadınlar? Kendilerini “annelik” ve ev işi hücresine mahkûm eden geleneksel hayat kalıplarından çıkıp, erkeklerle salt insanî nitelik/yetenekler bazında ölçüştüğü eğitim, öğrenim, siyasal faaliyet ve mesleki pratik deneyimleri yaşayan ve onlardan kesinlikle geri/aşağı olmadığını bizzat duyumsayan ve herhalde bu çıkarımlarını –özellikle daha küçük yaştaki hemcinsleriyle– paylaşan ve paylaşacak olan kadınlar bu geriye itilmeyi nasıl karşılayacak, ne düşünecek ve nasıl tepki verecektir?

Önümüzdeki dönemin Türkiye’sini belirleyecek az sayıdaki kritik sorudan biri ve belki de birincisi budur.