Anasayfa > Haftalık Yazılar > Küresel Baskı Küresel Cihada Karşı

Küresel Baskı Küresel Cihada Karşı

Evren Balta

20 Ocak 2015

Charlie Hebdo saldırılarından kısa bir süre önce Alman gazeteci Jürgen Tödenhöfer, Musul’a IŞİD’le birlikte savaşmak için giden mühtedi bir Alman cihatçıya “Avrupa’da gerçekleşebilecek saldırılardan korkmalı mıyız” diye soruyordu. Alman genç bu soruya bütün özgüveni ile “bizim sınırlarımız yok, cephelerimiz var” diye cevap verdi (link).  

Charlie Hebdo saldırısı da hiç kuşkusuz sadece Fransa’ya yönelik bir saldırı değildi; sınırları olmayan küresel cihadın açtığı bir cepheydi; herkesin kendi evinin arka bahçesinde hissettiği bir cephe.

Siyasal iktidarlara yönelik tehditlerin artmasının (ya da siyasal iktidarın kendine yönelik tehditlerin arttığı algısına sahip olmasının) en temel sonucunun baskı aygıtının güçlenmesi olduğunu biliyoruz. Siyasal iktidarların baskıcı uygulamaları gerekçelendirebilmek için kimi zaman bu tehditleri biifiil inşa ettiklerini de. Bir diğer deyişle, baskının biçimi ve niceliğini etkileyen (gerçek ya da kurgulanan) tehditler ve cepheler. Ancak baskıyı (ve bu alanın yeniden örgütlenmesini) sadece tehdit ve tehdidin gerçekleştiği mekânın sınırları belirlemiyor. Teknolojik olanaklar, muhalefetin gücü, siyasal iktidarın özerkliği gibi pek çok faktör de belirleyici.  

11 Eylül saldırıları siyasal iktidarların tehdit ve cephe algısını değiştiren ve bu değişiklik üzerinden baskı aygıtını yeniden düzenlemelerine olanak veren kritik bir eşikti. 11 Eylül, Naomi Klein’ın deyişiyle baskı aygıtının “şok doktrini” olarak işlev gördü. Yani uzun zamandır hayata geçirilmesi istenen, ama toplumsal direnç yüzünden gerçekleşemeyen bütün önemli değişimler 11 Eylül bahane edilerek hayata geçirildi.

Güvenliğin özelleşmesi, orduların profesyonelleşmesi, ordu-polis arasındaki ayrımların kalkması, askeri teknolojilerin doğasındaki dönüşüm burada sadece anmakla yetineceğim kimi genel eğilimler. Bu genel eğilimlerin her birisi kendi başına son derece önemliydi, ama bu sınırları olmayan savaşta öne çıkan kavram “bilgi” olacaktı. Bilgi, siyasal iktidarların kimliksiz, görünmeyen, her yerde karşılarına çıkabilecek muğlak bir tehdide karşı ellerindeki  temel silahtı. Nitekim “teröristler” zengin ya da yoksul, genç ya da yaşlı, göçmen ya da vatandaş, kaçak ya da turist olabilirlerdi. Yani düşman, herkes ya da hiç kimseydi! Sınırlar her yer ve hiçbir yerdi!

Bir silah olarak bilgi artık basit bir “istihbarat” faaliyeti değildi: Nüfusa ait her tür bilginin toplanması, sınıflandırılması anlamına geliyordu. Bu bütün bir nüfus için sevgilinizle yazışmalarınızdan, doktorunuza verdiğiniz bilgilere kadar her şeyin, tüm “mahrem” alanın tamamen devlet tarafından denetlenmesi anlamına gelecekti. Üstelik “bilgi” artık sadece ulusal mekâna ait değildi; sınırları olmayan bir düşmana karşı “bilgi” toplamak paylaşım, eşgüdüm, ortaklık gibi kavramlar üzerinden “devletler” arasındaki sınırların da ortadan kalkmasını gerektiriyordu.  Farklı hükümetler kendi aralarında son derece güçlü denetim ağları kurmalı, istihbarat servislerini ortaklaştırmalı ve kendi nüfuslarına dair (her tür mahrem) bilgiyi diğer devletlerle paylaşmalıydı.

İnsanların hızla ve kolaylıkla hareket etmesini sağlayan havayolu ulaşımı denetim altına alınmalı, bu alandaki bilgiler küresel olarak paylaşılmalıydı. Fikirlerin akışkanlığını sağlayan bütün iletişim araçları (ama özellikle internet) sıkı bir denetim altına alınmalıydı. Nitekim kilometrelerce uzaktaki “teröristler” sınırları sadece pasaportlarını kullanarak fiziken geçmiyorlardı, aynı zamanda sınırları olmayan internette fikirleri aktararak geçebiliyorlardı. ABD ve AB’den bütün dünyaya yayılan bu geniş savunma doktrini “sınırların ve bilginin akışkanlığı yoluyla küreselleşmeye” karşı “siyasal iktidarın baskı aygıtının küreselleşmesini” önermekteydi. 

Böylelikle mevcut küreselleşme biçimleri bizi iki tahayyül arasında sıkıştırıyordu: küresel cihat ve küresel baskı.

Tam bu noktada 11 Eylül sonrasındaki baskının, küreselleşme eğilimine karşı bir direnç olduğunu hemen eklemek isterim. Örneğin insan hakları örgütlerinin, otoriter hükümetlere gözetleme teknolojilerinin ithal edilmesinin engellenmesi hedefiyle oluşturdukları Koalisyon (The Coalition Against Unlawful Surveillance Exports (CAUSE)) Avrupa Komisyonu’nun gözetim teknolojilerinin ithal edilmesini denetim altına almasına yol açtı. Artan aktivizm BM’nin  “Dijital Çağda Mahremiyet Hakkı” isimli bir karar çıkarmasına (68/167) vesile oldu (link) . Geçen yıl 11 Şubat’ta 6 bin tane web sitesi internette artan hükûmet denetimine karşı ortak bir protesto düzenledi (link). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 8 Nisan 2014’de üye devletlerin vatandaşlarının telekomünikasyon bilgilerini en az 6 ay saklamalarını ve güvenlik aygıtının her tür iletişime erişim hakkını düzenleyen “Veri Saklama Yönergesi”ni İrlanda Dijital Haklar Örgütü’nün girişimi ile iptal etti (link). Hatta Privacy International 2014’ü dijital kontrolün geriletilmesinde altın yıl ilan etti.

Charlie Hebdo saldırıları ise bütün vahşetinin yanı sıra, aktivistlerin “bireyin devlete karşı hakları” konusunda edindikleri kazanımlarını bir çırpıda kaybetmelerine neden olabilecek bir eşik oldu. Alternatif bir küreselleşmeyi mümkün görenleri bir kez daha “küresel cihat” ve “küresel baskı” arasında sıkıştıran bir eşik. Saldırı Fransa’da oldu ama Belçika’dan Amerika’ya bütün dünyada neredeyse eşgüdümlü bir biçimde uygulamaya konulacak önlemler listesine bir bakın: Artan internet yasakları ve denetimi, havayolu ulaşımına yeni düzenlemeler, sınır kontrollerini arttırma, istihbarat paylaşımını güçlendirme, ortak istihbarat havuzları oluşturma, yeni küresel güvenlik aygıtları kurma.

Ulus-devletin ortaya çıkması ulusa karşı tanımlanan bir düşman imgesi karşısında güçlendirilen sınırlar üzerinden gerçekleşmişti. Bu sınırların içerisinde devletin asker ve vergi toplamak için geliştirdiği ağ, merkezin kapasitesini inanılmaz boyutlarda güçlendirmişti. Şimdi başka bir eşikteyiz. Baskı, sınırları belli olmayan bir düşmana karşı ulusal sınırları aşan bir biçimde yeniden örgütleniyor. Üstelik bu muğlaklaşan sınırlar içerisinde istihbarat paylaşımı ve ortak operasyonel hedefler üzerinden geliştirilen ağ, “küresel baskının” kapasitesini inanılmaz bir biçimde artırıyor.

Spekülatif bir sonuçla bitireyim: en iyi “istihbarat” birbirini tanıyan yerel ve küçük birimler üzerinden elde edilebilir bir şeyse, “istihbaratın” küreselleşmesi aynı zamanda yerelleşmesi anlamına gelmeyecek midir? Bir diğer deyişle küresel baskı (ve ona eşlik eden siyasal birimler) sınırları itibarıyla büyürken, birimleri itibarıyla küçülmez mi?

Küresel cihadın bizi paradoksal bir biçimde küresel sermayenin hep başarmak istediği sonuca götürüyor olması, bu yüzyılın en manidar gelişmesi olsa gerek.