Anasayfa > Haftalık Yazılar > Dönüm noktası

Dönüm noktası

Arzu Yılmaz

30 Ocak 2015

Kobane “düştü düşecek” öngörüsünün üstünden yalnızca dört ay geçti. Ve Kobane bu dört ayın sonunda düşmediği gibi,  Kürdistan mücadelesinin geleceğini doğrudan etkileyecek bir başarı hikayesine dönüştü.  Bu hikaye birçok yönüyle analize muhtaç. Ama hiç kuşku yok ki, en başta söylenmesi gereken Kürtlerin artık varolan siyasi sınırları aşan bir duygu, söylem ve eylem birliği sürecine girmiş olmasıdır. Bu sürecin geri dönüşü ise yok; olmayacağı belli. Zira hem toplumsal hem siyasal gelişmeler, Kürtlerin birlikte hareket etmesinin önünü açacak biçimde seyrediyor. IŞİD’e karşı mücadele deneyimi bunun en somut kanıtı.  Dolayısıyla Kobane bir dönüm noktası olmaya namzet görünüyor.

Aslında sözkonusu bu birliğin zemini uzun zamandır adım adım örülüyordu. Kürtler bir yandan “Biz Türk, Arap ya da Acem değiliz” mücadelesi verirken, bir yandan da kaçınılmaz olarak “Biz kimiz?” sorusuna yanıt verme çabası içinde birbirlerini keşfediyordu. İlk yüzleşilen gerçek, ortak etnik referansa rağmen kültürel ve siyasal fay hatlarında derinleşen farklılıklar oldu. Ancak, Kürdistan için ödenen bedel bu farklılıkları silikleştirdi.  Bugün bir üst kimlik olarak Kürtlük yalnızca soy ya da dil üzerinden anlamını bulmuyor; Kürt olmanın ayırt edici niteliğini Kürdistan için ödenen bedel tayin ediyor. Bu bağlamda, Kürdistan da fiziki bir uzam olmanın ötesine taşınıyor. Siyasal olanın sınırları, kişisel deneyimin sınırlarıyla aşınıp yeniden çiziliyor.

Kobane ile birlikte işte bu durum herkes için seyirlik bir görüntü haline geldi. Herşeyden önce ortaya çıktı ki, bu ülkede aynı anda yaşayan fakat aynı anı paylaşmayan iki toplum var. Biri diğerinin ne üzüntüsüne ne sevincine ortak. Üstelik anlamıyor da. Örneğin “Kobane’yle Türkiye’nin ne lakası var? İstanbul’un Ankara’nın ne alakası var? Diyarbakır’ın Siirt’in ne alakası var?”  diyebiliyor. Anlamadığını da düşman görüyor; üzüntüsünün de sevincinin de üstüne gaz ve kurşun sıkıyor. Bu arada görüntüye, örneğin Türkiye-Suriye sınırına dikilen kocaman bir Türk bayrağı giriyor. Bu bayrakla verilen mesaj “Şimdi de Kuzey Suriye doğsun! Bunu kabullenmemiz mümkün değil” açıklamalarıyla pekiştiriliyor.

Peki nedir kabul edilebilir olan? Bunun yanıtı da hala devam ettiği iddia edilen çözüm süreci çerçevesinde belirginleşiyor. Örneğin,  Abdullah Öcalan, PKK ve HDP’nin süreç sonunda statü istemiyoruz garantisi vermesiyle çözüm sürecinin başladığı öne sürülüyor. Ama bu bilgi ne bir belgeye ne de resmi bir açıklamaya dayandırılıyor. Dolayısıyla doğruluğu tartışmalı. Zaten KCK Avrupa kanadı da hemen yalanladı. Bu durumda kime inanmak gerekiyor karar vermek zor. Belki bu söz Türkiye Kürdistanı için mi yoksa Rojava için mi verilmiş açıklansa, her şey daha kolay anlaşılacak ama nafile. Nafile, zira artık bu soruya verilecek yanıtın da pek bir önemi bulunmuyor.

Çünkü Kürtler artık Türkiye’nin dahil olmadığı bir gündemle meşgul. Kobane ölçeğinde gerekliliği bir kez daha deneyimlendiği üzere, Kürtlerin çok parçalı silahlı gücünün birleştirilerek bir Kürt ordusu kurulması bu gündemin en önemli başlığı. Kürt siyasi aktörleri arasındaki rekabet bunun gerçekleşmesini geciktiriyor, ama ilkesel olarak hiçbir taraf karşı çıkamıyor. ABD Irak’tan çekilmeye karar verdiğinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY)’nin güvenliği nasıl sağlanacak endişesine düşenlere, Mesud Barzani “Exxon Mobil’le yaptığımız petrol anlaşması bin tanka bedel” demişti. Ardından Türkiye ile girişilen “stratejik işbirliği”, Bağdat yönetiminin tehditlerine karşı bir güvenlik kalkanı olarak görüldü. Ama bu yöntemlerin hiçbirinin bir tehdit anında acil ve güvenilir bir çözüm olamayacağı kısa sürede tecrübe edildi. IŞİD herkesi şaşırtıp Şengal’e, Hewler’e saldırınca Kürtlerin yardımına yine Kürtlerden başka kimse koşmadı.

Dolayısıyla, Kürtler bugün Kürdistan savunmasında birlikte hareket etme gereğini ertelenemez bir zorunluluk olarak görüyor. Bu gerçeği bir görüntü olarak izlemek yerine, çıkarlarına uygun bir biçimde değerlendirme refleksiyle hareket eden uluslararası toplum da süreci destekliyor. Hava bombardımanlarının başlaması bunun ilk adımıydı. Ardından Kobane’ye peşmerge gücünün nakli, Erdoğan’ın malum ifadesiyle “Türkiye’ye rağmen” ABD eliyle gerçekleşti. IŞİD’e karşı oluşturulan uluslararası koalisyonun Türkiye’yle tek somut işbirliği planı “eğit-donat” henüz hayata geçmemişken, Diyala, Guwer, Şengal, Kobane hattında  Kürt silahlı güçleriyle yapılan işbirliği doğrudan “eylem” aşamasında bir bir sonuç vermeye başladı.  Nihayetinde, IŞİD güçlerinin Kobane’den çıkarılması ertesinde ABD’den yapılan resmi açıklamada “Dost güçler ivme kazandı” sözleri farklı yorumlanamayacak kadar açık. Öte yandan, Suriye sorununa çözüm arayışında Cenevre sürecinden dışlanan PYD’nin, arkasına TEV-DEM ve ENKS  arasında varılan mutabakatı alarak Moskova sürecine dahil olması işin bir başka yönü.

Şimdi bu tabloya bakıp da Kürtlerin Türkiye’yi gözden çıkardığı sonucuna varmak yanlış olur. Çünkü Kürtler için uluslararası toplumla işbirliği geçici, ama Türkiye’yle birlikte yaşam baki.  Onun için KBY’nin yaşadığı hayal kırıklığına rağmen, Türkiye’nin ilişkileri tamir etme girişimlerini yüreklendirici açıklamalar yapması anlaşılır. Ancak, aynı zamanda AKP kurmaylarının katıldığı hafta başında Hewler’de yapılan toplantıda Fuad Hüseyin’in da işaret ettiği gibi, “Herkes kabul etmeli ki, KBY bundan böyle dünyanın neresinde olursa olsun tüm Kürtleri destekleyecektir”. Dolayısıyla, kimse aklına örneğin “Hewler’le Diyarbakır’ın ne alakası var” gibi bir düşünce getirmesin. Bu bakış açısı PKK açısından da geçerli görünüyor. Zira bir yandan Türkiye’nin IŞİD’e destek verdiği iddiaları gündemde tutulurken, bir yandan da çözüm sürecine kapılar asla kapanmıyor. Türkiye “Kuzey Suriye’yi kabullenmeyiz” derken, HDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş hala “Rojava tekrar inşa edilirken Türkiye’yle ilişki geliştirilmesinin imkanı doğmuştur. Rojava’nın statüsünün tanınması ve Kobane’nin yeniden inşasında görev üstlenebilirler” diyor. Yani, Kürtler aslında Türkiye’yi karşılarına almak istemiyor; bilakis, Türkiye’yi yanlarında görmek için her şeye rağmen ısrar ediyor. Ama tarihin akışı, deyim yerindeyse Türkiye’nin keyfini bekleme lüksünü kimseye tanımıyor. 

Son tahlilde,  Kürtlerin Kürdistan’da iktidarlaşmak için herkesten çok Türkiye’ye, Türkiye’nin de Kürdistan’da iktidarını sürdürebilmek için Kürtlere muhtaç olduğu bir gerçek. Bu gerçeği Kürtler görüyor. Türkiye ise görse bile, galiba görüntüye hakim gaz ve bomba dumanı içinde neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt edemiyor. Aksi halde, “Kobane düştü düşecek” öngörüsüzlüğünü başka türlü açıklamak mümkün görünmüyor.