Anasayfa > Haftalık Yazılar > Avrupa'nın Kaderi, Syriza'nın Zaferi

Avrupa'nın Kaderi, Syriza'nın Zaferi

Evren Balta

03 Şubat 2015

Kendisininkinden başka hiçbir konuyla uzun zaman meşgul olmayı beceremeyen, zaten buna bir türlü fırsat da bulamayan ülkemin gündemine son bir haftadır Syriza’nın seçim zaferi oturuverdi. Neredeyse 2005’ten bu yana AB’nin geleceği gündemimizi hiç bu kadar meşgul etmemişti.  Yunanistan’la en son bu kadar ilgilendiğimizde Kardak kayalıklarına bayrak dikmekle meşguldük. Syriza sayesinde Başkanlık sistemine dair tazelenen arzuları, İngiltere’yi Kraliçe’nin yönettiğini iddia eden Cumhurbaşkanı’nı, HDP’nin barajı geçip geçemeyeceği tartışmalarını zaman zaman unutabildik. Syriza’nın zaferine yol açan nedenleri, seçim zaferinin başarılı bir siyasi hat ve iktisadi politikaya çevrilip çevrilemeyeceğini, Syriza’nın yeni bir Avrupa’nın inşasında oynayabileceği kritik rolü tartışıyoruz günlerdir.

Şaşırtıcı değil bu ilgi, çünkü ilgimiz başka bir ülkeye değil gerçekte. Syriza’nın zaferi sadece radikal bir sol partinin görece küçük bir ülkede kazandığı bir seçimden ibaret değil. Syriza’nın zaferinin nasıl gerçek bir başarıya tahvil edilebileceği bir umut olarak solu derinden etkilediği gibi, bir proje olarak Avrupa Birliği’ni de aynı derinlikte etkileyecek. Syriza’nın cevap aradığı soruların tamamı bu dünyada yaşayan herkesin kolektif geleceğini yakından ilgilendiriyor.  Radikal bir seçim programı ulus-devletin seçeneklerinin ve kapasitesinin daraldığı bir dönemde gerçek bir başarıya dönüştürülebilir mi? Euro’nun içinde kalıp bağımsız ve farklı bir ekonomik program uygulamak mümkün müdür? Seçmenlerin oy verdiği ama AB’nin kolektif organlarının açıkça karşı olduğu bir ulusal siyasi hat uygulanabilir mi? Syriza’nın bu soruların (ve daha nicelerinin) her birisine cevap vermesi gerekiyor. Ve vereceği cevapların hepimizin ama en çok da Avrupa’nın kaderiyle ilgisi var.

Avrupa’nın Kaderi

Bugün her zamankinden daha fazla bir fikir ve bir deneyim olarak Avrupa Birliği birbirine zıt iki tasavvur tarafından kuşatılıyor. Zygmunt Bauman’ın deyişiyle bir taraftan bakıldığında Avrupa Birliği ulus devletlerin kendi bencil çıkarlarının toplamına karşı ortak bir koruma kalkanı. Ama başka bir taraftan bakıldığında büyük ve çıkarcı küresel güçlerin ulus-devletin egemenliğini yok etmek için bir araya geldiği bir dış istila aracı (link). Bu iki birbirini dışlayan tasavvur sadece bizim gibi AB ile ilişkilerini sevgi ve nefret üzerinden sürdüren ülkelerde geçerli değil. Yunanistan, Portekiz, İspanya, Fransa, İngiltere, Almanya ve AB’yi oluşturan diğer bütün bileşenler kendi yarattıkları bu muazzam birlikteliğe aynı kafa karışıklığıyla bakıyorlar. AB’yi bir koruma kalkanı olarak görmekle ulusal politika inşa etmenin önüne aşılması imkânsız setler çeken bir dış işgal gücü olarak görmek arasında gidip geliyorlar.

Küresel ekonomik krizin vurduğu ekonomiler, işsizlik, savaş, şiddet, eriyen insan hakları bir fikir ve ütopya olarak AB’nin ikna ediciliğini hiç olmadığı kadar sarsıyor. Neoliberalizmin yıkıcı politikalarının kavurduğu ve giderek daha fazla oranda salt rekabetçi bir ekonomik düzenin aracı olarak kurgulanan “Avrupa” ne Almanya, Fransa gibi güçlü devletlerin yoksullarına ne de Yunanistan gibi krizden en çok etkilenmiş “çeper” devletlerin halklarına deva olabiliyor. Sosyal vatandaşlığı köşede cezaya bırakıp rekabetçi ekonomik düzenin çıkarlarını merkeze oturtan bir Avrupa tam da Etienne Balibar’ın vurguladığı gibi alttan ve üstten, güçlüden ve zayıftan, AB’yi kuşatan çok katmanlı eşitsizliklerin her katmanından milliyetçi bir refleksi fışkırtıyor (link). Bu milliyetçi refleks AB’nin giderek terk ettiği “sosyal vatandaşlığın” hakiki ulusal birlik üzerinden yeniden harekete geçirilmesini içeriyor. AB’nin içindeki her düzeydeki eşitsizliklerin taşıyıcıları (güçlü devletlerin içindeki işsizler, yoksullar; güçlü devletlerin kolonileştirdiği “çeper” ülkeler) ulusal egemenliği yeniden tesis ederek ulusun yıllar boyu süren aşağılanmasına son verme hissine sarılıyorlar.

Syriza’nın zaferi

Syriza tam da böyle bir iklimde 25 Ocak seçimlerini kazandı. Piyasanın Avrupasına ve neoliberal ekonomik politikalara tepki olarak doğdu, istikrarlı şekilde son üç seçimde büyüdü ve iktidara geldi. Üstelik seçimleri kazanırken Avrupa’yı saran “milliyetçi reflekslerin” kullandığı söylemi de içerdi. Tıpkı diğer milliyetçi popülist hareketlerin yaptığı gibi koşulsuz “Batı hayranı” resmi milliyetçiliğe ve var olan siyasi/iktisadi elitlere karşı seçmenleri mobilize etti. AKP’li siyasetçilerin “bize ne kadar benziyor” demesine yol açacak şekilde milli irade ve ulusal egemenlik (laiki kyriarhia) gibi tartışmalı kavramları popülist siyasetlerden devralarak kullandı. Yunanistan’ın mevcut durumunu yozlaşmış siyasal elitlerin çıkarlarına kurban giden masum halk üzerinden anlatmaktan çekinmedi. Kemer sıkma politikalarına olan söylemi zaman zaman Batı (ve/veya AB) karşıtlığından ayırt edilemez hale geldi. Üstelik sağcı ANEL ile ittifakı iki birbirine hiç benzemezin yaptığı basit bir stratejik ittifak değildi, tam da “ulusal egemenlik” ve “milli irade” bu iki partinin yakınlaşabilmesini mümkün kıldı.

Sağ ve sol popülizm arasındaki bu ortak kaynama noktası Avrupa fikrine bağlı olanların Syriza’nın zaferi karşısında yaşadıkları kafa karışıklığını kısmen açıklayabilir. Nitekim Syriza’nın milli egemenlik ve milli iradeye yaptığı vurgu Avrupa’yı “ulusüstü kalkan” ve “ulusal egemenlik” arasındaki gerilimden okuyanlar için büyük bir risk içeriyordu. Syriza-şüphecileri söz konusu Avrupa olduğunda sol popülizmi ile sağ popülizmi birbirinden ayırmanın mümkün olmadığını, her ikisinin de farklı hatlardan da olsa ortak Avrupa fikrine benzer bir zarar verebilecek potansiyele sahip olduğunu söylüyorlardı.

Durum gerçekten bu mu peki?  Avrupa’yı vahşi piyasalarda acımasızca hareket eden bir rekabet makinesine dönüştürenler Avrupa fikrine asıl zararı verenler değil mi? Tam da bunu yapanlar Avrupalı olmaya dair kader ortaklığının oluşma olasılığını ortadan kaldıranlar değil mi? Yoksulları, küçük işletmeleri ve işsizleri ortak bir gelecek umudundan yoksun bırakanlar onlar değil mi? Ya da belki sorun tam da Avrupa’yı “ulusötesi kalkan” ve “ulusal egemenlik” kıskacında okumaktan kaynaklanmıyor mu? Gerçek kavganın iki farklı Avrupa fikri arasında döndüğünü görmemekten? Piyasanın Avrupa’sına karşılık yoksulların ve ezilenlerin Avrupası arasındaki karşıtlığı göz ardı etmekten?

Syriza’nın zaferi, Avrupa’yı “ulusötesi kalkan” ve “ulusal çıkar” üzerinden anlayan ikili tasavvuru yerinden sökebilmesine bağlı. Syriza bu karşıtlığa teslim olmadığı ve siyaseti piyasanın Avrupa’sına karşı yoksulların ve ezilenlerin Avrupası üzerinden yapabildiği oranda kazanacak. Syriza’nın troyka politikalarının yumuşak bir uygulayıcısı haline gelmesini talep eden siyasi hat kazanırsa uzun dönemde kaybeden bütün bir Avrupa olacak. Syriza başka bir Avrupa fikrinin en güçlü umudu. Ve artık başka bir Avrupa olmazsa, bu Avrupa da olmayacak.

Kavga iki Avrupa arasında ve Tsipras’ın seçimlerden hemen önce Alman gazetesi Handelsblatt’da Alman okurlara seslendiği yazısında söylediği gibi:

Almanya’nın ve özellikle de çalışkan Alman işçilerinin bir SYRIZA zaferinden korkmalarını gerektiren hiçbir şey yok.... Görevimiz, halkımızın nefes alabileceği, onurlu bir şekilde yaratıp yaşayabileceği bir Yeni Avrupa Anlaşması yaratmak…Avrupa için büyük bir fırsat Yunanistan’da doğmak üzere. Bu Avrupa’nın kaçıramayacağı bir fırsat. (link)

Evet, bu Avrupa’nın kaçıramayacağı bir fırsat! Ama bu fırsatı bir gerçeğe dönüştürmek sadece Syriza’nın elinde değil. En çok da Syriza’nın dümeni solda tutmasına yol açacak ulusal ve uluslararası iradenin elinde. Syriza’ya olduğu gibi umut bağlamak değil, umudu yeniden yeşertmek için nihai bir zafer değil, bir ilk uğrak görülmeli bu seçim.