Anasayfa > Haftalık Yazılar > Tahrik Hakkı

Tahrik Hakkı

Tanıl Bora

04 Şubat 2015

Tahrik kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı: provokasyon. Latince kökü: provocatio. Roma hukukundan geliyor. Antik Roma’da vatandaşların, kamu gücü tarafından çarptırıldıkları bir cezanın haksız olduğuna inanırlarsa, halka açık çağrıda bulunarak bu adaletsizliği şikâyet etme hakları varmış. Provocatio ad populum deniyor buna, halka duyurma, halka çağrıda bulunma. Roma hukukunda yerini almadan önce, töresel hukukta yeri olduğu söyleniyor. Uygulamanın nasıl olduğu literatürde tartışmalı. Genellikle, vatandaşın cezasının kaldırılmasına yaramıyormuş bu hakkın kullanımı. Fakat en azından ilgili kamu görevlilerinin sorgulanmasına, kimi durumda itibar ve mevki kaybetmesine yarıyormuş.

Bu hakkın adı ius provocand, provoke etme hakkı – Türkçeleştirirsek: tahrik hakkı.

Eski Roma tarihinde tahrik hakkının askıya alınması, diktatörce eğilimlerin göstergesi sayılıyor. Hukuk ve demokrasi tarihi açısından, sıradan vatandaşı kamu otoritesi karşısında bir nebze güçlendiren bir hak olarak kıymeti tahrik hakkının. Hukukun üzerinde bir vicdan denetimi…

Çağdaş “Türk hukukunda” da fiilen bir tahrik hakkı var. Bambaşka bir istikamette işliyor.

Tahrik hakkı, hukuku askıya alan bir linç gerekçesidir buralarda. Halka çağrı çıkartan, onu provoke eden, böylece belirli bir suçu olmaksızın suçlandırılan vatandaşları şiddet karşısında korumasızlaştıran, devlettir, siyasî otoritedir. Belirli “hassasiyetlerin” tahrik olduğu söyleniyorsa (Roma hukuku usulünce konuşursak, o hassasiyetlere çağrıda bulunuluyorsa), akan sular durur, suç suç olmaktan, cinayet cinayet olmaktan çıkar. Saldırmak, dövmek, öldürmek üzere tahrik olmak, neredeyse bir hakka dönüşür. Siyasî otorite, hassasiyetlerini benimsediği vatandaşlarına tahrik olma hakkını tanıyarak, kendi istisna koyma hakkını/erkini kullanmış olur.

Kadın cinayetlerinden gayet iyi bildiğimiz bir hukuk bu. Irkçı-milliyetçi linç saldırılarından da iyi biliyoruz. Tahrik hakkından ilkin on beş sene önce Abdullah Onay’la bir yazımızda bahsetmiştik. O vakit, İstanbul’a Galatasaray-Leedsli maçına gelen İngiliz taraftarlar, “‘ahlâkî ve millî değerleri’ aşağılayan davranışlarıyla, halkımızı ve ‘millî hassasiyetlerimizi’ tahrik etmek suretiyle kendilerini öldürtmekle suçlan”mışlardı (link). Kürtleri hedef alan linç saldırılarında Ahmet Kaya tişörtünün bile “tahrik unsuru” addedildiğini biliyoruz.

Tahrik hakkı, Türkiye’nin linç rejiminin (link) bir aleti olageldi. Bir kriz idaresi ve fiilî olağanüstü hal usulü olarak linç rejiminin yeniden üretiminde, tahrik hakkı, ‘doğal hukuk’ açısından bir meşruiyet dayanağı oluşturdu. Dinî-millî hassasiyetlere dokunmakla suçlananlara gösterilen linççi tepkilere, halkın sağlıklı ve şerefli öfkesi olarak hürmet edilmesiyle alakalıdır bu. Milletin/halkın tahrik olması, onun hassasiyetinin tezahürü hatta belki güvencesi olarak görülür. Hem doğal (kaçınılmaz, önüne geçilmez), hem meşru bir tepki olarak görülür – demek, bir hak olarak tanınmalıdır. Eski Roma’da tahrik hakkının, hukukun üzerinde bir vicdan denetimi kurduğunu hatırlayalım; buradaysa hukuku devre dışı bırakmak üzere zalim bir “vicdan” inşa eder… Milletin/halkın, linç güruhuna dönüşmesi olsa olsa bir yan etki veya bir doz aşımıdır artık. “Tahriklere kapılmayın” diyerek sağduyuya çağıran devlet/hükümet sözcüsü de, böyle bir doz aşımını kontrol etmeye çalışırken, bir yandan tahrik hakkını teslim ediyordur.

Charlie Hebdo katliamına dönük tepkilerin arkasından gelen “tepkilere tepki” dalgası, tahrik hakkının daha güçlü bir tanınmasına vesile oldu: Devlet/hükümet yetkililerinin neredeyse “tahrik olun!” dediğini duyduk. (Stéphane Hessel’in Öfkelenin’ine uğursuz bir nazire gibi…)

Eski Roma’da, (vatandaşın siyasî erke karşı başvurduğu) tahrik hakkının ilgası, diktatörlük eğilimlerinin göstergesiymiş. Zamanımızda, (siyasî erkin makbul saymadığı vatandaşlarına karşı başvurduğu) tahrik hakkının ilgası, linç rejimine karşı, linçin bünyesindeki medeniyet kaybına, faşizm istidadına karşı bir taleptir.