Anasayfa > Haftalık Yazılar > Tanrı Yoksa Hiçbir Şeye İzin Yoktur (III)

Tanrı Yoksa Hiçbir Şeye İzin Yoktur (III)

Erdoğan Özmen

07 Şubat 2015

Başka her şeyden geçe geçe kendimizi aradığımız bir zaman bu. Öfkeyle ve acıyla, kendimize haysiyetli bir yer, kalıcı ve tutarlı bir kimlik edinmek; kendimize varmak için en sonunda. O yüzden acele ediyoruz. Bu ağır kayıp, bu keskin yersizlik ve kimliksizlik duygusu daha fazla tahammül edilemez olduğu için.

Mutlak kapitalizm çağı bu. Kapitalizmin mutlak zaferinin saati. Kapitalist söylemin kusursuz ‘zekasıyla’ bütün düşünme biçimlerine nüfuz ettiği, ortaya çıkan en radikal tavırları bile onun içinden düşündüğümüz bir kısırlık ve sığlık zamanı. Modernitenin eleştirellik ve suçluluk kapasitesine sahip öznesini yok eden karanlık arka plandır bu. “Tanrı’nın ölümü”nün nihai anlamına asıl şimdi, modernitenin öznesinin bu ‘tasarlanmış’ ölümüyle kavuşmuş sayamaz mıyız?

Bütün varlık, ilişki, temas ve mübadele biçimlerini köklü biçimde değiştiren, onların dayandığı tüm etik ve aşkın referansı ortadan kaldıran, mükemmelen işleyişi her şeyi tüketmesine bağlı olan kapitalist makine, bu sapıklık ve ahlaksızlık medeniyeti tam da bu yüzden en sonunda patlayacak. Tam ortasından. Kendini de tüketerek, mecalsiz düşerek… Canlılığın kökünü kurutarak ama.

Olası tüm değiş-tokuş biçimlerinin varlık ve geçerlilik koşulunun meta/mal formunda yeniden vaftizini, meta mübadelesinin hayatı ve dünyayı simgesel derinliğinden vahşice koparan hükmünü düşündüğümüzde şuna varırız: Türkiye’de AKP yönetimiyle birlikte sahneye çıkan; farklı ölçek ve kapsamda her türlü doğal, tarihsel ve kültürel değer ve varlığı parçalayarak ve talan ederek ilerleyen inşaat kompleksi/canavarı bu mantık ve hareketin en eksiksiz biçimde vücut bulmasından başka nedir ki?

Karşı karşıya olduğumuz şey, postmodernizmin özne-formunun, yeni bireyin kendisinin de bir ürün düzeyine düşmesidir. Tüm yeryüzünü kendi mekanı kıldığı ölçüde biçimsiz ve –güya– herkesin erişimine açık küreselleşmiş piyasa ve ticaretin bir kalemine eşitlenmesidir. İnsanın kendini eşsiz kılan, eşref-i mahlûkat konumuna yerleştiren, “kendinde kendinden fazla olan” şeyi, fazla anlamını kaybetmesidir.

Yeri geldi, sevgiden de söz edelim, Lacan’ın sevgi/aşk tanımından: Bir varlıkta sevdiğimiz şey, onun neyse o olmaklığının ötesindedir, yani, onun yoksun olduğu, onda eksik olan şeydir. Ya da aynı/paralel diğer ifadeyle: Sevginin, insanın sahip olmadığı şeyi bağışlamak/karşılıksız olarak vermek/hediye etmekten daha büyük bir işareti yoktur.

O halde daha iyi anlıyoruz, sevgi/aşk niçin yok hayatlarımızda. Ondan simgesel boyut ve derinlik çıktığında çünkü, mevzubahis tek şey metaların yüksüz ve nesnel para cinsinden değeri olduğunda ne kalırsa elimizde o kalıyor.

Şunu da ekleyerek soralım madem: Siyasetin yaygın ve sert bir bükülmeyle tam ve saf bir haset siyaseti halini alması ve sevgi eksenini büsbütün kaybetmesi de bundan değil midir?

Bir kez daha vurgulayalım: Neoliberal kapitalizmin kendi yeni bireyini/hepimizi yeniden imal ettiği vasat, herhangi bir öznelik biçiminin kuruluşu için gerekli olan tüm Öteki figürlerinin (Tanrı, Millet, Akıl, Doğa, Proletarya vb.) hakiki bir geçerlilik taşımadığı bu yeni kölelik düzenidir. Öteki (Efendi/Master) çünkü, simgesel düzenimizin kurucu unsurudur.

Şöyle diyebiliriz: Köktendinci aşırılık, hem fiili hem de söylemsel gerçeklikte “Tanrı’nın Ölümü”  ilanını en saf haliyle kavramış olmanın ifadesidir belki de. “Olmadığını biliyorum ama gene de..” kalıbına yaslanan tüm o sapıkça ve aşırı vahşi eylemlerinin nihai hedefi/emeli, belki de zavallıca formüle edilmiş bir Öteki talebidir.

Bizim ise, solcuların/sosyalistlerin bağıra çağıra ilan etmemiz gereken hakikat şudur: Bugünün dünyası en zengin 85 kişi/ailenin sahip olduğu servetin 3 milyar insanınkinden daha fazla olduğu cehennemi bir gezegendir. Bu korkunç adaletsizlik ve eşitsizliğin her geçen gün daha da ağırlaşarak sürecek olması gibi dehşetli bir zulüm ilkesine yaslanarak dönen kan, gözyaşı, ölüm küresi. Bu aynı zamanda o hakikatin asıl yerine iadesi demektir. Çözmemiz gereken düğümse –Zizek’e eşlik ederek söylersek– şudur: “Lacan hem kapitalist gerçekliğin hem de onun sahte ihlallerinin üzerine yerleştiği yanılsamaları ifşa eder, fakat onun nihai çıkarımı tahakküme mahkûm olduğumuzdur – Efendi simgesel düzenimizin kurucu unsurudur, bu yüzden tahakkümü aşma çabaları yalnızca yeni Efendi figürleri doğurur.”[1]      

Vazifemiz odur: “Efendi söyleminin şu ya da bu versiyonuyla zapt edilemeyecek bir isyan imkânını dile getirmek.” Böylesi bir radikal özgürleşme tasarısına sadakatle ve inançla bağlı kalmak. 

 


[1] S. Zizek; Less Than Nothing, Verso, 2013, s.18-19.