Anasayfa > Haftalık Yazılar > Silahlı Mücadelenin Sonu?

Silahlı Mücadelenin Sonu?

Cuma Çiçek

20 Şubat 2015

21-22 Şubat tarihlerinde Barış Meclisi ve İstanbul Ticaret Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nün işbirliğiyle “Çözüme Doğru Konferansı” (konferans programı için link) gerçekleşecek. Çözüm süresinin farklı boyutlarının ele alınacağı bu konferansta “çözüm sürecindeki kırılmalar” üzerine ben de bir konuşma yapacağım. İzninizle, bu yazıyı konuşma içerisinde değinmek istediğim temel bir soruya ayırmak istiyorum: 1984 yılından bu yana devam Kürt çatışması sona mı eriyor, PKK-KCK otuz yılı aşan bir dönemden sonra “silahlı mücadeleye” son mu veriyor?

Görüldüğü kadarıyla diyalog devam ediyor, ancak ortada ne sağlıklı bir “müzakere süreci ve mekanizması” ne de tartışma başlıkları belirlenmiş –en azından kamuoyuyla paylaşılmış bir “müzakere gündemi” var. Öte yanda, AK Parti hükümeti çözüm sürecinin “milli”, “yerli” ve “özgün” niteliklerinin altını çiziyor ve süreç içerisinde PKK’nin –İŞİD’in Erbil ve Kobani saldırılardan sonra bir bütün olarak silahsızlanmasa bile Türkiye’de silahlı mücadeleye son vermesini bekliyor. Hatta basında PKK-KCK’nin 2015 Şubat ayında toplayacağı kongresinde bu kararı alacağı ve Öcalan’ın 21 Mart 2015 Newrozunda alınan kararı kamuoyuyla paylaşacağı yönünde iddialar var.  Bu beklenti gerçekleşebilir mi? Bu soruya cevap vermeden önce hükümetin neden “milli”, “yerli” ve “özgün” bir çözüme yöneldiğini analiz etmek yerinde olacaktır.

“Milli”, “yerli”, “özgün” çözüm süreci ne demek?

AK Parti hükümetinin “milli”, “yerli” ve “özgün” bir çözüm süreciyle iki temel hedefinin olduğu ileri sürülebilir. İlk olarak, böylesi bir çözüm süreciyle, hükümet “müzakere süreci ve mekanizmalarını” “uluslararası aktörlerden” arındırmaya çalışıyor. İŞİD’in Suriye ve Irak topraklarında sınır-ötesi bir idari, siyasi ve askeri hakimiyet kurmasından ve özellikle Kobani ve Erbil’e saldırısından sonra Kürt meselesinin ulus-ötesi ve uluslararası niteliği geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde görünür olmuş, sorunun ölçeği ulus-devletlerin sınırlarını aşmıştır. Ayrıca, Kobani direnişiyle birlikte Rojava Kürtlerinin ve PKK-KCK’nin Suriye’deki kardeş örgütü PYD ve silahlı kanadı YPG-YPJ’nin uluslararası alanda karşılaştığı ilgi ve ABD ve Fransa hükümetleriyle kurulan doğrudan ilişki, bu dönemde örgüt tarafından yüksek sesle dile getirilen ABD’nin arabuluculuğu talepleri ve önerileri, AK Parti hükümetini “milli” ve “yerli” bir çözüm arayışına itmiştir.

İkinci olarak, AK Parti hükümeti böylesi bir çözüm süreciyle “müzakere gündemini” “uluslararası normlardan” arındırmaya ve böylece “milli” ve “yerli” bir müzakere gündemi ve böylece “özgün” bir çözüm modeli geliştirmeyi hedefliyor. Farklı zaman ve mekanlarda gerçekleşmiş barış ve uzlaşı süreçlerinin ortaya çıkardığı ve uluslararası alanda dolaşıma girmiş normları ve kabulleri dışarıda bırakmaya planlayan AK Parti hükümeti minimalist bir yaklaşımla müzakere gündemini daraltmaya çalışıyor. Hükümetin bu yaklaşımla kolektif kültürel/dilsel haklar ile özerklik, statü gibi iktidarın/gücün idari ve siyasi anlamda paylaşımına dayalı çözüm modellerini müzakere gündeminin dışında tutmayı amaçladığı ileri sürülebilir.

Çözüm sürecini “millileştirme” ve “yerlileştirme” üzerinden “özgünleştirme” arayışlarının Kürt meselesine kapsamlı bir çözüm sunmadığı ortada. Kürt meselesinin jeopolitik denkleminde meydana gelen değişimler ve sorunun yeni parametreleri dikkate alındığında bu arayışların “gerçekçi” ve “akılcı” olmadığı da iddia edilebilir. Zira, bunun sorunu ötelemekten ve öteledikçe daha da ağırlaştırmaktan başka bir sonuç doğurmadığını 1990’lı yıllarında başından bu yana devam eden çözüm ve uzlaşı arayışlarının ortaya çıkardığı sonuçlar tüm açıklığıyla gösteriyor.

Silahlı mücadelenin sonu mu?

Bununla birlikte, hükümetin yaklaşımlarından bağımsız olarak, PKK-KCK’nin silahsızlanma değil ama Türkiye’de silahlı mücadeleye son verme ihtimalinin olduğu söylenebilir. En azından böylesi bir kararı destekleyebilecek ya da “gerçekçi” ve “akılcı” kılacak bazı faktörlerden bahsedilebilir.

Her şeyden önce, Kürt meselesinin silahlı mücadele yöntemiyle çözülmeyeceği konusunda genel bir mutabakat var. Silahlı mücadele yöntemiyle PKK-KCK’nin bugünkü toplumsal destekten öteye yeni destekler bulma şansı neredeyse yok denecek kadar az.

İkincisi, silahlı mücadelenin kitleleri motive etme ve mobilize etme misyonu bugün büyük oranda Rojava ve IKB’deki silahlı mücadele tarafından ikame olmuştur. Türkiye’de silahlı mücadeleye son vermiş ve gücünü Rojava ve IKB’ye (ve belki İran Kürdistan Bölgesine) kaydırmış bir PKK-KCK toplumsal tabanı üzerindeki etkisini sürdürme olanaklarına sahiptir. Farklı isimlerle ve formlarla da olsa İŞİD’in Suriye ve Irak’taki Sunni Arapların yaşadığı bölgede kalıcı bir güç olacağı dikkate alındığında, bu “olanakların” önümüzdeki yıllarda devam edeceği öngörülebilir. 

Üçüncüsü, silahlı mücadele yönteminden ziyade siyasi yöntemlerle Kürt meselesini çözme arayışları toplum içinde karşılık bulmuş ve ana-akım Kürt Hareketinin toplumsal tabanını genişletmiştir. 2007 yılından bu yana hem yerel seçimlerde hem genel seçimlerde hem de Cumhurbaşkanı seçiminde ana-akım Kürt Hareketinin istikrarlı olarak oylarını artırmasında silahların susmasının ve demokratik siyasetin öne çıkmasının büyük bir payı var. 

Bununla bağlantılı olarak, dördüncüsü, ana-akım Kürt Hareketi bugün geldiğimiz nokta itibariyle bir alt sınıf hareketi olmaktan çıkmış alt ve orta sınıfların bir koalisyon hareketine dönüşmüştür. Bu durum, Kürt coğrafyasının genelinde orta sınıflaşmanın ve bu sınıfın toplumsal alandaki etkisinin her geçen gün arttığı gerçeğiyle birlikte dikkate alındığında, yeni bir silahlı mücadele kararının PKK-KCK’ye olan toplumsal desteği azaltacağı öngörülebilir. Zira Kürt coğrafyasında yükselen orta sınıf, “normalleşmeye başlamış” gündelik hayatlarının yeni bir olağanüstü hal rejimiyle ortadan kalkmasına neden olacak yeni bir silahlı mücadeleyi desteklemeyecektir. Toplumsal muhalefetin sokağa taştığı kriz dönemlerinde yoksul Kürt mahalleri bir bütün olarak mobilize olurken, orta-üst sınıfın yaşadığı bölgelerde ya sessizliğin ya da çok sınırlı bir hareketlilik olması, yeni bir silahlı mücadele döneminin Kürt orta, üst sınıflarını ana-akım Kürt Hareketinden uzaklaştıracağını tüm açıklığıyla gösteriyor.

Beşincisi, Türkiye’de siyasi demokratik mücadele için ana-akım Kürt Hareketinin dikkate değer bir kurumsal altyapıya sahip olduğu söylenebilir. Ana-akım Kürt Hareketi parlamentodaki grubu dışında üçü büyükşehir olmak üzere 11 ilde yerel iktidar gücüdür. Bunun yanı sıra kadın, gençlik, medya, sendikal mücadele, kültür-sanat gibi alanlarda muazzam bir sosyo-politik ağa ve kurumsal yapıya sahiptir. Özellikle medya alanındaki kurumsallaşması geçmişle kıyaslanmayacak düzeye erişmiştir. Üstelik, muazzam derecede sosyopolitik mobilizasyon sağlayan bu çoklu ağlar ulus-devlet sınırlarını aşmış, sınır-ötesi ve uluslararası bir ölçeğe kavuşmuştur. Örneğin, son yıllara kadar Avrupa’dan yayın yapan Roj TV’yi açık tutmak için çok büyük bir direnç gösteren Hareket, bugün Avrupa’dan ve Türkiye’den yayın yapan, Alevi, Ezîdî Kürtler gibi azınlık gruplarına özgü, yine Türkiye, Rojava, İran gibi farklı coğrafyalara odaklanmış birden fazla TV kanalına sahiptir.

Sonuncusu ve belki de en önemlisi, Kobani direnişi üzerinden PKK-KCK tarihinde hiç olmadığı düzeyde uluslararası popülerliğe ve desteğe kavuşmuştur. Türkiye’de silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı örgüte yönelik “terörizm” suçlamasını ortadan kaldırarak bir yandan Rojava’nın ve öncü gücü PYD’nin tanınmasını sağlarken, öte yandan Türkiye’deki demokratik siyasi mücadeleye yeni bir sayfa açabilir. HDP’nin parti olarak seçim barajını aşması bu yeni dönemin ilk adımını oluşturabilir.