Anasayfa > Haftalık Yazılar > Pirinç Pilavı

Pirinç Pilavı

Derviş Aydın Akkoç

08 Mart 2015

Kirli, ipince, korkunç parmaklarının boğumlarında pirinç taneleri. Sarsak ışıklarla kesilmiş dünya hepi topu üç beş sokak ötedeyken hem de, sarı kahverengi kar suları kaldırımlardaki bira kapaklarını, gazete parçalarını, sigara izmaritlerini ve kalın balgamları sürüklerken peşi sıra, beş liralık şeffaf şemsiyelerin telleri çürük ağaç budakları gibi dağılırken kollarda, tedirgin bir seyyar satıcı zabıta üniformalarını seçip de gerilirken içten içe, sonsuz vitrinlerde ayakkabılar, parfümler, iç çamaşırları, deterjanlar, donuk bakışlı balıklar, kıyılmış et parçaları, şarap şişeleri, kepek ekmekler, organik pekmez kavanozları, çikolatalar falan sergilenirken, erotik shop dükkânlarının kırmızı ışıkları birer deniz feneri gibi yanıp sönerken yukarılarda, çelik jantlı otomobillerin buğulu camlarından yansıyan mutsuz suratlar sulara karışıp yok olurken aşağılarda, sırt çantaları ve kabanları içinde ergenler bağıra çağıra gülüşürken, yan yana dizilmiş meyhane masalarından ağır anason kokuları yükselirken, bu yapışkan koku yarı baygın seslere, takatsiz arzulara, kırık dökük laflara karışırken, kadınlar boyuna cinayetlerden, erkeklerse seçim sandıklarından, boktan püsürden, hükümetten konuşurken, uzaklardan boğuk bir ezan sesi duyulurken, semirmiş devlet bakanları televizyonlarda iç borçlardan ve dış siyasetten dem vururken, çan seslerini yıllar öncesinde bırakmış bir kilise mermerinde, karnını doyuramamış bir kedi kıvrılıp uyumaya çalışırken, genç bir kadın renginden iyice sıkıldığı ojeleri için aseton almam gerek diye hatırlarken, bir adamın sol ayağı burkulurken, zalim rüzgâr iri kıyım köpeklerin gözlerindeki kederi tarifsizce dalgalandırırken, kısır bir şair imgesizlikten yakınırken, umutsuz bir gurbetçinin kirpiğine sıladan kalma bir kar tanesi düşerken, bir muhabir haber ararken, gözlüklü bir ihtiyar titreyen ellerinde piyango biletleri sallayarak yürürken, bankacılar masalarını toplayıp da çıkmaya hazırlanırken, taksi şoförleri memleketin gidişatı üzerine yorgun yolcularına nutuklar çekerken, koyu lacivert denizi ürperten vapur çığlıkları semtin uğultusunu bir anlığına yırtarken, bir ambulans sireni kulaklara ölümü çarpıp hızla geçip giderken, gri binalar arasında kargalar acı acı cıyaklarken, döviz bozduranlar sıkılırken, kasıkları sızlayan kart bir zampara göz ucuyla yanındakini keserken, kara kavruk işçiler dillerinde küfür selleriyle doğal gaz boruları döşerken, kızgın bir eylemci basın açıklamasının ilk cümlesini var gücüyle bağırırken, boynu bükük bir günahkâr sessizce nedamet getirirken, buruşmuş bir el vişne çürüğü bir perdeyi çekerken, karanlık bir odada damarları çatlayan bir kadın cinnet geçirirken, bir meczup göğe bakıp da dişlerindeki kahırla Tanrı’yla konuşurken, Tanrı hep susarken, riyadan cıvımış bir esnaf müşterisine işlerin kesatlığından bahsederken, canından bezmiş bir çaycı çırağı şekerliklerin tozunu silkerken, bir saat tamircisinin elektrikli sobanın karşısında içi geçerken, hırpani kılıklı biri sopalarla dövülürken, iki cadde arasına asılı yıpranmış bir bayrak düştü düşecekken, hayat işte böyle kaba yerlerinden her zamanki gibi kaşınırken, derken ıssız bir sokağa sapıyorum…

***

Metalik seslerle cızırdayan dünya susuyor, pis-bulanık görüntüler yavaşça yitiyor. Az sonra, bir duvar dibinde karaltıdan farksız iki küçük çocuk beliriyor. Hayatın sivilceli çehresine bulaşmış iki leke gibiler adeta. Abi kardeş olmalılar herhalde diye geçiriyorum içimden. Önlerindeki plastik bir kaptan –kıtlıktan yeni kurtulmuşlar gibi- pirinç pilavı avuçluyorlar. Sadaka niyetine verilmiş, vicdan yatıştıran sulanmış pirinç pilavı! Morarmış elleri, iki büklüm canlarıyla acıkmışlar, hem de çok acıkmışlar. Arapça sesler dökülüyor dudaklarından, hiçbir şey anlamıyorum. Dört beş yaşındaki bir oğlan çocuğuyla göz göze geliyorum, çocuğun elleri tabağa dalıyor: Kirli, ipince, korkunç parmaklarının boğumlarında pirinç taneleri. Bakışlarımı yakalar yakalamaz parmaklarındaki pirinç tanelerini bırakıyor. Utanıyor benden belli, utanıyorum kendimden o da belli. O beni merak ediyor, ben de onu. Neyse ki o bir anlık zaman parçasında hiç konuşmadan anlaşıyoruz onunla: “Yabancım diyorum ona / Geriye kalan bütün kelimeleri de / Kamulaştırıyorum böylece.” Arkama bakmadan yürüyorum. Karşı konulamayacak günlerin artık yaklaşmasını istiyorum, pirinç tanelerinin hakkı için bile olsa! Kaşınmaktan derisi dökülmüş bu hayatın, bir de paçavralar içindeki çocukların parmaklarıyla kaşınması...