Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ya Herru Ya Merru

Ya Herru Ya Merru

Arzu Yılmaz

13 Mart 2015

Bir Ortadoğu projesi olarak işe koyulan İmralı süreci yeniden formatlanmış gibi. Zira 28 Şubat günü Dolmabahçe’de ortaya çıkan fotoğraf, Türkiye ölçekli bir demokratikleşme hedefinden öte bir perspektif sunmuyor. Oysa ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da olup bitenler hiçbir siyasal aktörün önceliğinin demokrasi olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Diğer yandan, deyim yerindeyse, içinde yaşadığımız cehennemin ortasında Türkiye’ye özel bir cennet yaratma imkânının olmadığı da herkesin malumu.

O halde, son yılların moda tabiriyle soracak olursak, bu neyin kafası?

Herşeyden önce Dolmabahçe’de yapılan ortak açıklamanın bir mutabakata işaret etmediğini ikrar etmek gerekiyor. Zaten hemen ertesinde tarafların karşılıklı atışmalarıyla ateşlenen tartışmalar henüz bir uzlaşmanın sağlanamadığını gösterdi.  Öyle ki, AKP dahi ortak bir tutum sergileyemedi. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın “'Dolmabahçe toplantısıyla ilgili olarak okunan metin, kabul edilen metin değildi' sözleri bu durumun en somut göstergesiydi.  Kürt siyasal hareketi ise önce “yol temizliği” sonra “yol haritası” dedi. Yol temizliği, Abdullah Öcalan’ın yanındaki mahkumların değiştirilmesi, İmralı’da bir sekreterya oluşturulması, müzakerelere tanıklık ve hakemlik edecek bir izleme komisyonunun kurulması ve bu arada hasta mahkumların serbest bırakılması ile kamu güvenliği yasasının geri çekilmesi olarak tarif edildi. Bu adımlar en geç Nisan ayına kadar atıldığı takdirde toplanacak PKK Kongresi’nin “silahları betona gömmek” üzere değil, ama “Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleye son vermek” niyetiyle bir açıklama yapması ise yol haritası şartına bağlandı. Yol haritası, seçimlerden sonra başta anayasa değişikliği olmak üzere, yapılacak yasal düzenlemelerin bir takvime bağlanmasını ifade ediyor. Yani, eğer AKP seçimlerden sonra hangi tarihlerde ne yapacağını kamuoyu önünde taahhüt ederse, PKK de sözkonusu açıklamayı yapacak. Dolayısıyla, taraflar arasında bir mutabakat olduğuna kanaat getirmek için henüz erken; Nisan sonunu beklemek gerekiyor.

Peki umut var mı?

Bir umut beslemek için öncelikle tarafların beklentilerine odaklanmak sanırım yerinde olur. Bu çerçeveden bakıldığında ortaya çıkan tablo, en genel ifadesiyle, AKP’nin “geri çekilmeyi” HDP’nin ise “geri dönüşü” bir barış anı olarak resmettiğini gösteriyor. Bu anlayış farkından doğan makası kapatmak belli ki kolay olmayacak. Ancak, buna rağmen taraflar Dolmabahçe’de ortak bir açıklama yapıyor. Çünkü en başta her iki taraf için ayrı ayrı duruşlar sergilense de yan yana bir fotoğraf vermek bugün için kaçınılmaz bir tercih. Bu tercihi zorunlu kılan en önemli etken ise yaklaşan genel seçimler. Nihayetinde, İmralı süreci esas hedefine ulaşması bağlamında başarısız olsa da, hem AKP’nin hem de HDP’nin sağlanan çatışmasızlık ortamını bir başarı hikayesi olarak siyasi kazanca tahvil etmek arzuları anlaşılabilir.

Bu kazancın HDP açısından göstergesi yüzde on barajını aşarak Meclis’e girmek olacak. Paradoksal olan, HDP barajı aştığı takdirde AKP’nin bu kazan-kazan formülünden pek de karlı çıkmadığı, hatta zarar gördüğü düşüncesine kapılma ihtimali. Zira HDP’nin dahil olduğu bir Meclis aritmetiğinde, AKP’nin bırakın 400 milletvekilini, bugünleri bile mumla arayacağı aşikar. Dolayısıyla, AKP genel seçimler sonucunda iktidar olsa bile arzu ettiği ölçüde muktedir olamayınca, bu açığı İmralı sürecine daha çok asılarak mı yoksa süreci “askıya alarak” mı kapatmaya çalışır meçhul. Nisan ayının sonu itibariyle netleşmesi beklenen gelişmeler bu konuda daha fazla söz söyleme imkânı verecektir.

Ancak, bugün itibariyle bir öngörüde bulunmaya yardımcı olacak veriler de hiç yok değil. Bu bağlamda, adeta sürecin “emniyet subabı”  işlevini gören Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarı olarak kalmasındaki ısrar önemli bir işaret. Nihayetinde, HDP Meclis’e girse de girmese de, üç ay sonrasının en önemli sorunu siyasi alanda şiddetlenmesi muhtemel mücadelenin askeri alana sirayet etmesini engellemek olacak. Bu da, ya demokratikleşme yoluyla ya da son iki yıldır başarıyla tecrübe edildiği biçimiyle gizli diplomasi eliyle sağlanacak. Görünen o ki, en azından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bu gizli diplomasiden elde edilebilecek faydaların henüz sonuna gelinmediği kanaatinde. Deyim yerindeyse,  bu kapıdan yiyecek daha çok ekmek var diye düşünüyor. Dolayısıyla, Hakan Fidan’ın MİT Müsteşarı olarak kalması, AKP içi dengeler açısından olduğu kadar, AKP ve Kürt siyasi hareketi arasında mevcut ilişkinin seyri hakkında da önemli ipuçları veriyor.

Bu noktada, her ne kadar HDP “Biz süreci kişiler üzerinden yürütmüyoruz” dese de, Kürtlerin Fidan’ın Müsteşarlık’tan istifasını aslında heyecanla karşıladığını vurgulamak gerekiyor. Zira İmralı sürecinde görece güven oluşturan yegâne aktörün siyasi bir kimlik kazanması, gizli diplomasiden şeffaf siyaset alanına geçişte önemli bir adım olarak görüldü. Hatta, sürüncemede kalan diyalogdan müzakereye geçişin bir göstergesi kabul edilen Dolmabahçe açıklamasının, Fidan’ın istifası ertesinde gerçekleşmesini kimileri bu adımın bir yansıması olarak okudu. Bu haliyle Fidan, daha siyasete girmeden siyasi sonuçlar elde etmede daha etkin bir pozisyona geldi diye düşünüldü. Şah Fırat Operasyonu çerçevesinde Rojava yönetimiyle kurulan temas ve işbirliği de bu siyasi sonuçlar hanesine yazılan bir başka gelişmeydi. Bu gelişme, Fidan muhtemelen Dışişleri Bakanı olduğunda tam da İmralı sürecinin hedefine uygun olarak Türklerle Kürtlerin bölgesel ittifakının nihayet gerçekleşebileceğine dair umutları tazeledi. Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Suriye’de Kürt yönetimine izin vermeyiz” çıkışı, Kürtlerde ciddi bir tepkiye neden olmadı, çünkü “retoriği bırak, pratiğe bak” eğilimi güçlendi.

Günün sonunda, “Bu neyin kafası?” sorusunun yanıtı büyük ölçüde muğlak olsa da bir yönüyle net: İmralı sürecinde iki adım ileri-bir adım geri mehter takımı ritmi devam edecek. Peki ne zamana kadar? Görünen o ki, tam da sözkonusu ritmin mucidi Osmanlı anlayışının yeniden tesisinin mümkün olmadığı idrak edilene kadar. O günler de çok uzak değil gibi. Baksanıza Irak’da neredeyse Musul bile İran’ın eline geçti. Üstelik İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Ali Yunusi, “İran’ın kimlik ve kültür merkezi ve başkenti” olan Irak’ı “İslam fanatizmi, ateizm, tekfircilik, yeni Osmanlıcılık, Vahhabilik, Batı ve Siyonizm tehdidinden koruyacağız” diyor. Ezcümle, Kürtlerin dediği gibi “ya herru ya merru” zamanı yakındır.