Anasayfa > Haftalık Yazılar > Kabataş Çukurunda Debelenmek

Kabataş Çukurunda Debelenmek

Ömer Laçiner

16 Mart 2015

AKP medyasının ve bizzat Bay Erdoğan’ın eldeki bütün delillerle çürütülmüş olmasına rağmen, şu ikinci defa gündeme gelişinde bile “Kabataş vakası”na dair iddialarında diretiyor olmalarını nasıl açıklamalı? İddialarına gerçekten inanıyor olmaları –ufacık bile olsa bir akıl, izan ve vicdan kırıntısına sahip iseler– asla mümkün olamayacağına göre tükürdüğünü yalamamak için gösterilen küstahça bir inat mı demeli buna; yoksa etnik/kültürel kutuplaştırma siyasetlerinin en etkili kozlarından biri olan “kadınlarımız her an onların tacizine maruz kalabilir” argümanını öyle ya da böyle canlı tutabilme hesabına mı yorulmalı?

Eğer “Kabataş vakası” yine o dönemde ortaya atılan diğer iftira –camide işret– ile birlikte AKP propaganda faaliyetinin düpedüz yalandan ibaret tekil bir örneği olarak kalsaydı bu tür yorumlarla yetinmek mümkün olabilirdi. Oysa AKP propaganda aygıtının ve bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın düpedüz yalana veya düzmece kanıtlara dayalı marifetleri o tarihten bu yana giderek sıklaştı ve AKP söyleminin hemen tüm içeriğine nüfuz ederek belirleyici bir karakteri haline geldi. Yolsuzluk dosyalarını örtbas ettirebilmek için ortaya atılan “hükümet darbesi” iddiasının, aradan neredeyse bir buçuk yıl geçmesine rağmen hukuken geçerli tek bir kanıt gösteremeden sürekli tekrarlanıyor olması bunun en yaygın tezahürü. Yakınlarda bunun spektaküler bir örneğine daha tanık olduk. “Kabataş yalanı”nı kamuoyuna duyurmakta başrolü oynayan Bay Erdoğan bu kez aynı rolü “S. Erdoğan’a suikast” iddiasını dillendirerek oynadı. Ama AKP medyasının büyük bir tantana ile yayınladığı “kanıtlar”a daha ilk bakışta anlaşıldı ki; ortada müptezel bir beceriksizlik ve yeteneksizliği de açığa vuran tamamen düzmece, külliyen yalan bir iddia vardır.

Vaktiyle Murathan Mungan “bu ülkede her şey olunur ama rezil olunmaz” diye bir söz etmişti. Ancak bunu derken herhalde bir iktidar partisinin tüm yönetici kadrolarının medya, propaganda aygıtının ve sözlü-fiili destekçi/yandaş halkasının kolektif olarak o sözü içselleştirmiş, bir ilke olarak benimsemiş halde davranıp konuşacağını hayal bile etmemiştir. Yalancının mumunun yatsıya kadar bile dayanamadığı, bilginin hızı ve yoğunluğunun bu denli arttığı bir çağda tersi hemen ispatlanacak yalanları, düzmece belge ve haberleri partilerinin en yetkili ağızlardan duydukları halde; bırakın “edep yahu” demeyi, susan ve hatta savunan, utanma duygusunu neredeyse tamamen unutmuş bir topluluk var karşımızda.

Sayı çokluğundan ve çokluk sayesinde edinilmiş makamların zorlayıcı gücünden başka niteliklere vasatın biraz altı düzeyde bile sahip olmayan; ahlakî manzarası daha da pejmürde bir düşünme ve davranma tarzının iktidarıdır bu.

Şunu baştan belirtelim. Vasat altı zihni ve ahlakî niteliklere sahip bir çoğunluğa dayanarak iktidar olmak başka şeydir; vasat altı zihni ve ahlakî niteliklerin iktidarı belirlemesi bambaşka bir şeydir. Birincisi pek çok iktidar için söylenebilir. Ama bunlar saygın bir etkinlik icra etmek için özellikle kamusal yetki ve gücün kullanıldığı noktalarda vasat üzeri ahlaki ve zihni niteliklere sahip kişilerin ve davranış tarzlarının geçerli olmasını kesinlikle gözetmek zorunda olduklarını bilirler. İkinci türde ise o kritik noktalarda bile zihni ve ahlakî üst niteliklerin yerini örneğin aidiyet bağı veya sadakat ölçüsü alır. Daha da kötüsü, zihni ve ahlakî niteliklere özen, bağlılık kuşku nedeni oluşturur ve bunun mantıkî sonucu olarak da bizatihi o niteliklerin kendisi olumsuzlanır, dıştalanır.

Dolayısıyla; vasat altının iktidarında –ki bu herhangi bir siyasal ideolojinin “kılıfı” altında olabilir– şu veya bu amaç ya da hesapla, onun yanında veya içinde yer alanlar, ahlakî, zihni ve mesleksel niteliklerini ona uyarlamak zorundadırlar. Vasat altının standartlarını esnetebilirlerse de üzerine çıkmalarının iktidar odağı tarafından en azından “mimlenme” nedeni sayılacağını bilirler. Özetle vasat altı iktidarının içinde yer alanlar veya eteğine yapışmış olanlar, buranın standardının üzerindeki ahlakî, zihni niteliklerini kısıtlamak, örtmek ve daha fenası bizzat törpülemek durumunda kalırlar.

AKP iktidarının özellikle şu son dönemde devlet ve parti aygıtında, kendi medya organlarında yürürlüğe koyduğu kadro(laşma) politikasına bakarak şu yukarda söylenenlerin doğruluk derecesini ölçebilirsiniz. Daha göz önünde olduğu için, şu son dönemde AKP’nin medya havuzundan kimlerin tasfiye edildiğini, kimlerin “yükseltildiği”ni, daha önceleri o camianın lumpen dili ve tarzı nedeniyle mesafeli durduğu Y. Akit’in nicedir standart hale gelişini dikkate alarak da karar verebilirsiniz.

* * *

Türkiye muhafazakârlığının zihni ve ahlakî vasatlık/vasat altılık bazında hegemonyasını biçimlendiren AKP iktidarına, kendilerini muhafazakâr diye tanımlamayanların, örneğin “liberal” birilerinin “yanaşması”, bu hegemonyanın içinde/eteğinde yer alması, bir nitelik törpülenmesini kaçınılmaz kılar demiş idik. “Kabataş vakası”nın yeniden gündeme gelmesi ile bu tesbitin ibret verici doğrulamalarına tanık olduk.

Örneğin Yeni Şafak’ta yazan profesör titrli Attila Yayla. Liberal sıfatlı bu zat, tuttuğu tarafın iddiasını tüm AKP sözcülerinin yaptığı gibi iki argümana yaslanarak savunuyor.

Akademik niteliğine rağmen Bay Attila Yayla’nın ilk argüman –yani taciz olayında mağdur kadının beyanı asıldır tezi– dolayımında söyledikleri sıradan AKP’li kalemşörlerle aynı düzeyde. Atilla Yayla da onlar gibi bu tezi “kadının beyanı yeterli delildir” diye sunuyor. Ve elbette onlar gibi yalan söylüyor, çarpıtıyor. Çünkü bu tez, beyan varsa delile gerek yoktur diyen, delili iptal eden bir tez değildir. Delil olmadığı veya deliller çeliştiği ya da doğrulanmalarının mümkün olamadığı durumlarda dikkate alınır, karara esas teşkil eder. Ortada –mağdurun veya mütecavizin– iddiasını kesin olarak doğrulayacak veya yanlışlayacak deliller varken bunları dikkate almayıp “tezin gereği şudur” diye hüküm vermek saçmadır. Bunu AKP’nin zihni-ahlakî düzeyi çukur seviyesinde olan kalemşörleri bilmiyor, kavrayamıyor veya kaale almıyor olabilir. Bay Atilla onca akademik sıfatını, bu sıfata atfedilen zihni nitelikleri bir yana bırakıp onlarla aynı hizada durmaktan gocunmuyor besbelli.

Atilla Yayla ikinci argümanı daha fazla tutmuş ki yazısının başlığına da yerleştirmiş: “Gezi’de Kabataş mı Kabataşlar mı?”

Demek istiyor ve zaten yazısında da anlatıyor ki Gezi olayları esnasında Kabataş’taki gibi birçok taciz olayı meydana geldi. Kabataş vakası yalan olsa dahi yaşanan –kendi tabiriyle– “binlerce Kabataş olayını ne yapacağız.”

Böyle diyor ve “akademik”, prof. titrinden utanmadan yalan söylüyor ve çarpıtıyor. Bay A. Yayla o titre atfedilen niteliklerin kırıntısını muhafaza etse bile, “Kabataş vakası”nın o bahsettiği “binlerce Kabataş olayı”ndan biri olmadığını, aynı kategoriye sokulamayacağını görür ve yazısının başlığındaki lafı etmezdi. Eğer sözkonusu olan o bahsettiğimiz “binlerce”den biri olsaydı “maalesef bu ülkede o müptezelliği yapabilecek mebzul miktarda hayvan vardır ve bunların bir kısmı Gezi yanlısı etiketiyle de dolaşıyor olabilir” der, mağdurelerden özür dilerdik. Bunu “Gezi isyanı”na karakterini veren ruhun, oradaki ortalama zihniyetin, bu ülkede kadına tacize –o kadının ne ırkını, ne dinini, mezhebini ne de “yaşam tarzı”nı bir ayrım konusu yapmadan– koşulsuz karşı çıkma, tepki gösterme bahsinde uzak ara en önde olduğunun bilinci ve ahlakıyla yapardık. Bay Yayla’nın da dişlilerinden biri olmaya soyunduğu AKP yalan ve çarpıtma aygıtının bulandırmaya uğraştığı gerçek budur.

“Kabataş vakası”nı diğer mümkün veya uydurulmuş taciz olaylarından kategorik olarak ayıran onun istisnai “içeriği”dir. Bu içerik ilk kez geniş kamuoyuna bizzat dönemin başbakanı tarafından teferruatı ile, bağıra çağıra anlatılmıştır.

Nasıl bıçakla işkence ederek, organlarını kesip atarak bir insanı ölümcül derecede yaralamak ile bıçakla birinin koluna çizik atmak “bıçak kullanma” ortak olduğu için eşitlenemez ve aynı kategoriye konulamaz ise “Kabataş vakası” da ortalama bir taciz vakasına indirgenerek konuşulamaz. Tam aksini yapan, “söylendiği gibi değilse de bir taciz olabilir” diye vakayı “aleladeleştirerek” iddialarında direten AKP’nin siyasal pornografi sahasında iş tutan “yazar”ları böylece seviyelerine layık bir kurnazlık yapmakla böbürlenebilirler. A. Yayla aralarına katılmakta beis görmemiş olabilir ama yanında taşıdığı “bilim adamı” titri bu çamur üretme mekanizmasında paspasa dönüşmez mi?

Bay A. Yayla, “Kabataş vakası”nın o “istisnai içeriği”, baş sözcüsü R.T. Erdoğan olan AKP’li bir ekip tarafından “özene bezene!” imal edildi. O denli gözü dönmüşçesine imal edildi ki bu ülke tarihinde değil dünyada bile benzeri zor bulunur iğrençlikteki anlatıya vaka yeri diye Kabataş’ı tayin etmenin akıldışılığının bile farkına varılamamış. Günün her saatinde, özellikle de o saatlerde yüzlerce insanın bulunduğu şehrin en işlek yerlerinden birinde dakikalarca sürmüş dehşetengiz iğrençlikte, 50-60 kişinin iştirak ettiği bir olay oluyor ve ortada tek bir tanık bile yok, bulunamıyor. Bu durumda ancak en müptezel ve gözü dönmüş yalancıların ardına sığınabileceği, –Atilla Yayla’nın deyişiyle– “mobeseler tuhaf şekilde kapalıymış” gibi gülünç bahanelerle mi yetinir bir namuslu insan; yoksa hiçbir tanığın olmamasından mı kuşkulanır?

Bay A. Yayla “Kabataş vakası”nı, AKP hükümetini ve R.T. Erdoğan’ı eleştirerek tartışanları “Gezi’nin yol açtığı saldırganlığı ve tacizciliği… yok sayma veya aklama eğilimi”nde olmakla itham ediyor. Ama, yine namuslu bir adam, eğer bir “eğilim araştırması” yapacak ise önce, eğilimlerin üzerinde konuştuğu nesneye bakmalıdır. O nesne eğer birileri tarafından imal edilmiş, külliyen yalan, aşırı uydurulmuş bir taciz hikâyesi ise öncelikle başta Bay R.T. Erdoğan olmak üzere bu “mamul madde”yi üreten ve “reklamını yapanların” eğilimi ne olabilir sorusuna cevap arar.

Aşırı süslenmiş bir imalatın ve onun yine aşırı derecede abartılmış reklamının mutlaka hileli olduğunu, dikkatten uzaklaştırılmak istenen pis bir gerçekliği örtmek için bu yola başvurulduğunu biliriz. Bu böyle ise; Kabataş vakasının “hikâyesini yazan”, bunu olmadık iğrençliklerle bezeyen ve ardından yüz binlerce insanın toplandığı miting meydanlarında bunu “Gezi’nin yol açtığı saldırganlığın ve tacizciliğin” örneği olarak bağıra çağıra defalarca anlattıklarında…

Aslında demokratik bir protestoya karşı izledikleri canice saldırganlığı, onlarca insanın başta yaşama hakkı olmak üzere temel özgürlüklerine karşı yaptıkları ağır vahim tecavüzleri örtme, dikkatten uzaklaştırma “eğiliminde” olduklarını “suçüstü halinde” göstermiş olmazlar mı?

Bu tür suçlara yardım ve yataklık etmeye, etiketlerini sallayarak koşturan kişilere sorulacak soru mudur ki bu?