Anasayfa > Haftalık Yazılar > “Taşra, Angara’dır”

“Taşra, Angara’dır”

Kerem Ünüvar

25 Mart 2015

Youtube hitleri 20 milyonun üzerinde olan çeşitli “Angara” havaları var. Bunlar çeşitli isimlerde Angaralı sanatçılar tarafından seslendiriliyor. Bir bölümü Ankara ve civarındaki türkülerin deforme edilmiş hallerini söylüyor, bir bölümü kendi bestelerini. Youtube dışında en çok rastlanan mecraları Evlere Şenlik ve benzeri televizyon programları ve bir de uydudan izlenebilen yerel kanallar var. Bazı klipler birbirine çok benziyor; parlak kumaşlı koyu renk ceketlerin, takımların içinde, yabancı arabalara binen, karşılıklı eğilip bükülerek dans eden erkeklerin vuslata erememek, kadri kıymeti bilinmemişlik, müdanasızlık ya da hınzırlık hikâyelerini anlatıyor. Hayatı tespih yapıp sallayan da var, “neyin gafasını yaşıyorsun sen” diyen de, “la bize her yere Angara” diyen de… Bunların video klip ya da televizyon ratingleri popüler müzik eseri diye adlandırılan pek çok şarkının ratinglerine yakın, bazısı kıyas kabul etmez biçimde önde. Mahalle ya da salonlarda bu şarkıların olmadığı, çalınmadığı düğünler artık nadir. Millet karşılıklı şıkır şıkır dans ediyor, parmak şaklatmadan eller bilekten geç işaretini tekrarlar gibi sallanarak, bir zeybek gibi dönerek – belki Ankara zeybeğinden mülhem. Youtube kayıtlarının altındaki yorumlar Ankaralı sanatçıların delikanlılığından vatan millet tartışmalarına, Allah’ın varlığına, taraftarlığa, tam sohbet ederken savrulan bir küfürleşmeye geniş bir ürün çeşitliliği arz ediyor.

Bütün bu Angaralı şarkıların meşhur olduğu, yayıldığı, popülerleştiği yer ise elbette İstanbul. Çünkü tüketici sayısının yüksekliği, yaşamaya değil takılmaya odaklı hali ile İstanbul bu şarkıların daha fazla ve daha rahat tüketileceği bir alan. Taşrayı tüketme zevkinin sahibi de dolayısıyla İstanbul. Taşra kendisi tüketmeyi beceremiyor ama İstanbul onun elinden alıp keyfini çıkara çıkara, göbek ata ata tüketiyor, meşhur ediyor. Fatih-Harbiye ikilemi, karşıtlığı Ankara-İstanbul arasında konumlanıyor. Bitmeyen ezel ebed Doğu-Batı karşıtlığımız, çevre-merkez derdimiz; milli esnaf-kozmopolit kapitalizm, has kültür-efemine terkip, gerçek-riya, sadakat-ihanet… İstanbul bunların karıştığı, birbiri içinde eridiği yer, Ankara ise yiğidin harman olduğu yer haline geliyor. İmgede, zihinde öyle kuruluyor, öyle konumlanıyor. Oysa İstanbul’un plastikliğine karşı Ankara da cam değil nihayetinde. Yarışmayı seçtiği kent eski imparatorluk(lar) başkenti, hep kent… Ankara ise küçük bir kentti; sonradan başkent… Eğer ima edilen Anadolu’dan, taşradan gelen birlik ve beraberlik duygusunun Ankara’da bir kalıba döküldüğü ise herhalde aldığı göç miktarı ve çeşitliliği ile İstanbul’la kıyaslanamaz. Ama Ankara’yı ima eden olumlu özellikler hep bu noktada bir araya gelse de karışmayan, böylece bozulmayan, delikanlılığını koruyan kentin alt-kültürü. Oysa şarkıda geçen “gardaş deriz kankaya” lafı bile o yörenin lafı değil. Sivaslı, Adanalı der “gardaş” diye, Angaralı diye baskın bir kimlik, bir yiğit tipolojisi, bir erkek/erkeklik mitosu yok ki gırtlaktan bir “gardaş” deme gereği duysun; kim duymuş gardaş diyen bir Ankaralı? Ama zaten Cumhuriyet’in kurduğu Ankaralı tipine de karşı bir alt-kültürden, Angaralılıktan bahsetmek gerekiyor. Kendisini kendi varlığıyla ululayan, kutsallaştıran, menkıbe yazan bir kimlik. İstanbul’da Kasımpaşa, Zeytinburnu, Bayrampaşa, Cerrahpaşa, Kağıthane, Güngören, Fikirtepe’den olmak böyle anlatılabilir belki, bıçkınlık, delikanlılık, racon falan… Yani İstanbul’da olsa ancak bir semte denk olabilecek bir diklenme. Dolayısıyla o alt-kültürün hem kentin kuruluş imgesiyle hem kentte yaşayanlara dair tipolojiyle derdi var, onlara göre kenarda, köşede olmaklıkla… Ama alay, küçümseme, haset, öfke İstanbul’a yöneliyor, Ankara’ya değil. Çünkü büyük itilmişliğin büyük müsebbibi İstanbul. “Ulan İstanbul, sen mi büyüksün ben mi” diklenmesinden “gardaş der kankaya” küçümsemesine… Efendinin önünde eğilirken yellenmek gibi…

Kentlerin çoğu gibi Ankara da göç alarak, kendi taşrasının etrafında konumlanmasını, kendisini kuşatmasını izleyerek değişiyor.  Bu değişimde, özellikle son 20-25 yıldır (çeyrek yüzyıl!), mahir bir taşra politikacısı olan Melih Gökçek’in damgasını göz ardı edemeyiz, kendisi hem belediye marifetiyle hem şahsi gayretleriyle adım adım yeni Angara’nın yaratılmasına hususi katkıda bulunmuştur, emeği büyüktür. Sürecin sonunda ise ortaya çıkan resim ise şudur: “Büyük taşra: Angara”! İstanbul’un temsil ettiği şımarıklığın; hak etmemişler, haramzadeler olarak kodlanan İstanbul sakinlerinin küçümsediği düşünülen taşra ve taşralıların çoğulluğunu gösteriyor bu “Angara” kalıbı. Tekil taşra isyanlarına, öfkesine karşı monoblok bir taşra heyheylenmesinin genel adı halini alıyor. Ankara’dan Anadolu’ya doğru genişleyen taşra çeperleri sanki konfederatif temsillerini Angaralılara vermiş gibi, Angara kodlaması Türkiye’nin tüm taşrasının vekâletini üstleniyor. Ama bu taşra sadece merkez Anadolu coğrafyasına meftun, onu öne çıkarıyor; temsilciliğini üstlendiği taşralılık içinde ne Ege’ye, ne Karadeniz’e ne de Güneydoğu’ya yer var gibi… Sorsak mutlaka sahiplenici bir havada ama kendi hakimiyetini kabul ettikleri oranda hüsnüniyetlerini dile getirebilir belki Angaralılar. Ama görüp duyduğumuz pek buna uygun düşmüyor.

Ontolojik bir taşra hülyası, bitmiş bir rüya ve bu nedenle “Angara” jenerik bir isim; kendi büyüklük vehmiyle, payitaht karşısındaki -üstelik taşraya danışılmadan alınıp sırta geçirilivermiş- taşranın jenerik ismi. 

Ve bir memleket, tüm taşralılar bu nedenle Angara havalarında derman arıyoruz.