Anasayfa > Haftalık Yazılar > IŞİD'e Alternatif Etik

IŞİD'e Alternatif Etik

Barış Özkul

10 Mayıs 2015

IŞİD ve Boko Haram, zulüm ve tahakküm konusundaki ehliyetlerini şeksiz şüphesiz kanıtlamış örgütler. Kendilerine biat etmeyenleri göstere göstere öldürmeleri artık haber değeri bile taşımayacak kadar “olağanlaştı”. Ama bir de öldürmekten beter ettikleri var.

IŞİD’in kurduğu köle pazarında çoğu çocuk yaşta beş binden fazla Ezidi kadın bulunuyor; “savaş ganimeti” olarak tecavüze uğrayan bu kadınlar asgari 40 dolar ödeyene satılıyor.1 İslâm devleti adına Şubat ayında yayımlanan talimatnamede cariyeliğin koşulları tanımlanırken kimin seks kölesi yapılabileceği, seks kölesi yapılan kadının ne zaman dövülebileceği vb. zilletler bütün teferruatıyla kayıt altına alınmış.

Boko Haram’ın da IŞİD’ten farkı yok. Okul basıp lise çağındaki kızları kaçırmak, köleleştirmek, zorla evlendirmek… Bunlar dünyanın ve İslâm toplumlarının gözü önünde oldu, olmaya devam ediyor.

Şüphesiz, bu iki örgütün Dâr’ül Harb’tan bildikleri kadınlara yönelik tavırları bir düzeyde İslâmiyet’le, Müslüman kimliğiyle bağdaştırılamaz. Herhangi bir dinî kimlik, negatif veya pozitif bir öz olarak değil bir süreç olarak anlaşıldığında işin içine tarihten, sosyolojiye bin türlü faktör; popüler bilincin heterojenliği içinde birbiriyle eklemlenen farklı farklı öğeler girer.

Sorunu salt İslâmiyet’le özdeşleştirerek açıklamaya yönelik girişimleri bizatihi yakın tarih de yanlışlayacaktır. Bosna’da ‘90’lardaki savaşta yüzlerce kadına tecavüz edildi. Kolombiya’daki iç savaşta hem FARC hem de askerler birçok tecavüz olayına karıştı. Ruanda Soykırımı’nda Tutsi kadınlara yapılanlar… Bunların münhasıran dinî sebepleri yoktu.  ABD ve BM askerlerinin Müslüman tutsaklara yönelik sadist tutumları Selefî örgütlerin sadizme sadizmle mukabele etme iştahlarını kabartmış olmalı.

Bir düzeyde durum böyle. Ama başka bir düzeyde, IŞİD ve Boko Haram’ın esir kadınlara yönelik tavırlarının, İslâm’ın belirli bir yorumuyla doğrudan ilgisi var. İslâm öğretisinde, çağdaş İslâm toplumlarının ya susarak geçiştirdikleri ya da zımnen kabullendikleri bir cariyelik ruhsatı tanınır. IŞİD ve Boko Haram, kadın politikalarını dinen meşru kabul ettikleri bu ruhsata dayandırıyorlar.  

İslâm öncesi toplumlarda (sadece Arap toplumu değil Yunan, Roma, Mısır vs.) varolan cariyelik müessesesinin asr-ı saadeti de kapsayan bir zaman diliminde tevarüs edilmesine, 7. ve 8. yüzyıl fakihlerinin (örneğin eş-Şafii) verdikleri cariye alımına sınır getirmeyen icma’ hükümlerine bakıldığında, IŞİD’in gündelik hayatın tanziminde yoktan var edilmiş bir barbarlık manzumesini değil belirli bir “rasyonaliteyi” takip ettiği, birtakım sahih referansları kerteriz aldığı görülür.

Kur’an’da yer alan “sağ elinizin sahip oldukları” (mâ meleket eymânuhum/kum) ifadesi asırlarca bir toplumsal entegrasyon projesi olarak tefsir edildi; sağ elle sahip olunanların İslâm toplumlarına intibakı eşitler arasında kurulan bir rıza ilişkisinden çok ‘mazlum’a sunulan bir kurtuluş reçetesine, hayırseverlik yoluyla selamete varması umulan bir toplum idealine istinat ettirildi.

Doğrusu, pre-modern toplumlarda bu uygulamanın paradoksal denebilecek sonuçları da oldu. Örneğin Osmanlı, cariyelerin valide sultan, kölelerin vezir-i azam mertebesine ulaşabildiği bir toplumsal örgütlenmedir. Buradan bakıldığında Osmanlı’da kölelik ile Güney Amerika’da kölelik arasında bir derece farkı vardır.

Ama tarihin şu aşamasında Müslüman kimliği, lütuflar ve dayatmaları değil haklar ve sorumlulukları esas alan bir modern zihniyetle yan yana var oluyor. Birçok yönüyle kabullenemediği, direnç gösterdiği bu zihniyetle alışverişinin gittikçe artacağı bir tarihsel dönemece girildiğini biliyor - bu bilgiyi bilinç düzeyine çıkartmaktaki ürkekliğine rağmen. Bu yüzden IŞİD ve Boko Haram gibi örgütlerin yaptıkları sadece Batı’da değil kendi varoluş koşullarını ve mensubu olduğu toplumun kuruluş ilkelerini insanlığın kazanımları doğrultusunda değiştirmeye hazır olan Müslümanlarda da şok etkisi yarattı.

Türkiye, durumdan moralman en az etkilenen ülkelerden biridir herhalde. Badireli zamanlarda suya sabuna dokunmamak, sorunların çözümünde aktör olmaktansa müşteri olmayı yeğlemek gibi kemikleşmiş alışkanlıkları olan bir toplumdan IŞİD ve Boko Haram’ın yanı başında biriktirdiği kötücül enerjiyi dağıtmasını, demokratik bir İslâm tasavvuruna varmak için silkelenmesini beklemek fazla iyimser bir beklenti olur; hele “IŞİD neyse PYD de odur” diyen birisinin rol modeli haline geldiği şu günlerde.

Dünyanın başka yerlerinde ise IŞİD ve Boko Haram’ı şimdiden bir onur meselesi haline getiren, köklü bir reform ihtiyacından açık yüreklilikle bahseden Müslümanlar var ve seslerini gittikçe yükseltiyorlar. Bunlardan birisi Kecia Ali:

“…Fiili bir kurum olarak köleliği hiç kimse savunmasa bile köle mülkiyeti İslâm ahlak ve hukukunun sınırlarını henüz tam idrak edilemeyen tarzlarda şekillendirmiştir. Klasik metinlerde yüceltilen, açıkça adaletsiz olan bu cinsel ahlak modeli pek çok Müslüman için bir anlam ifade etmemekle birlikte, en azından sezgisel düzeyde onun yerini tutacak bir model de doğmamıştır. Bazı Müslümanların, klasik fakihlerden miras alınan bu modeli daha adil bir modelle değiştirmeye hazır olmalarına rağmen geleneksel cinsel ahlakın anlaşılması ve de söz konusu ideallerde dönüşümün gerçekleşme imkânları açısından önem arz eden rıza, mütekabiliyet ve baskı gibi konulara çok az ihtimam gösterilmiştir.”2      

IŞİD ve Boko Haram’ın yeniden normatif ve bağlayıcı kılmak için mücadele ettikleri “ahlâk”ın aşılması İslâm’la eleştirel bir ilişki kurmaktan, gerektiğinde asr-ı saadetle hesaplaşmaktan çekinmeyen Kecia Ali gibi Müslümanlar sayesinde mümkün olacak. Kendine dönüp bakmanın, içeriden eleştiri yöneltmenin olgunlaştırıcı, sağaltıcı kıymetini idrak etmiş Müslümanlar hâlâ varlar ve temenni edilir ki daima var olacaklar.  

 


1 Verileri Adnan Bülent Baloğlu’ndan aktarıyorum, s. 19.  Kecia Ali’nin kitabına yazdığı sunuşta Baloğlu, alternatif bir İslâmî ahlâkın imkânlarını zor sorularla hesaplaşarak tartışıyor. Bkz. Kecia Ali,  Cinsel Ahlâk ve İslâm, çev. Adnan Bülent Baloğlu, İletişim, 2015.

2 A.g.y., s. 38-39.