Anasayfa > Haftalık Yazılar > Adalet Budur!

Adalet Budur!

Ömer Laçiner

11 Mayıs 2015

Geçenlerde katıldığım bir panelde, bir soru üzerine Türkiye’den Ortadoğu’ya halkların ve bireylerin temel haklarda eşitliği bazında bir perspektif sunan bir hareketin oluşturulma ihtimaline dair düşündüklerimi özetle ifade ettim. İslâmcı kökenli panelistlerden biri buna eşitliğin İslâmî bir değer/ölçüt olmadığı/olamayacağı tezinden hareketle derhal itiraz etti. İslâmiyet’te eşitliğin değil, adaletin gözetilmesinin esas olduğunu vurguladıktan sonra “zaten” diye devam edip “İslâm dünyasının sorunlarını çözemeyişinin baş nedeninin bunlara kendi değer ve ölçütleri dahilinde çözüm aramak yerine eşitlik vb. yabancı kavram ve kıstaslarla yaklaşmak” olduğunu söyledi.

Elbette yeni, orijinal bir görüş değildi bu. Ana akım İslâmcılığın tam da bu tez üzerine kurulduğu hepimizin malumudur. Ama eşitlik kavramına bu “içgüdüsel”, adeta otomatik, heyecanlı tepki ister istemez dikkatimi çekmişti. Ve aynı gün, birkaç saat önce sıradan bir AKP’li muhafazakâr zat ile aramızda geçen konuşmayı hatırlatmıştı.

Beni epeydir “iyi” tanıdığını söyleyen o zat, HDP’nin parti olarak seçime katılmasının ve özel olarak da Selahattin Demirtaş’ın ana akım medyada sık sık boy göstermesinin bir “üst akıl projesi” olduğunu iddia ediyor buna ne diyeceğimi merak ediyordu. Ayrıca iddia etmekteydi ki, o üst akıl ve CNN gibi ana akım medya Selahattin Demirtaş’ı sevimli ve beğenilir göstermek için aşırı bir gayret gösteriyordu. Ona Selahattin Demirtaş’ın ve örneğin Recep Tayyip Erdoğan’ın diyelim CNN’de görünme, konuşma sürelerini kıyaslarsa, Recep Tayyip Erdoğan lehine 1’e 10’dan daha fazla bir fark göreceğini hatırlattım. İddiasının tam tersini doğruluyordu bu durum. Muhatabım istifini bozmadı “Ne var bunda. Tabii Recep Tayyip Erdoğan o kadar konuşacak. Ama geçende Selahattin Demirtaş’ı tam bir saat konuşturdu CNN.” Kendisine Recep Tayyip Erdoğan günlerdir her gün 1,5 saatten az olmamak üzere CNN dahil onlarca televizyon kanalında konuşuyor deyince “bu onun normal hakkı” deyiverdi. “Ama seçim yasası tüm partilerin medyayı eşit ölçüde kullanmasını öngörüyor” hatırlatmasını yaptığımda AKP’li zat öfkeyle “olur mu öyle; adaletsizlik bu, hiç bizim iktidar partimizle HDP eşit sayılır mı?” diye söylendi.

Panelist yazarımızın Ortadoğu’da halklar ve hakların eşitliğine “adalet” adına itiraz edişiyle tamı tamına örtüşen bir tepki idi bu. Güç, imtiyaz ve statü itibarı ile üstün olduğu farz veya kabul edilen ile öyle olmadığı varsayılan ya da olmaması gereken eşit hakka sahip olamaz/olmamalıdır. Haklar ve imkânlar güç, imtiyaz ve statü hiyerarşisi ile orantılı olarak verilmeli, tanınmalıdır. “Adil olmak” bunu gerektirir. İslâmiyet’in, genelde tüm dinlerin ve özel olarak “muhafazakârlık” denilen siyasal/toplumsal yaklaşımın esas aldığı adalet kavramının içeriği böyle özetlenebilir.

Modern zihniyetin kurucu kavramlarının ilki olan özgürlük, önceki zihniyetin doğal ve değişmez addettiği hiyerarşiyi, bağımlılık –“tâbi olma”– ilişkisini reddetmek, veri saymamak demektir ilkin. Kavramın “çekirdeği”nde bu vardır. Bu çekirdek içeriğin mantığından türeyen, onun mantıkî uzanımında oluşan ve dolayısıyla onunla adeta iç içe olan eşitlik kavramı ise, en azından haklar bazında ve yasalar, kurallar karşısında güç, imtiyaz ve statü farkı tanımaksızın herkesin eşit oluşu demektir. Onun çekirdeğinde de bu vardır.[1] Modern zihniyet, adalet kavramını içeriğini böylece dönüştürerek benimser.

Dikkate değer nokta şudur: Adalet kavramındaki bu eşitleştirici dönüşüm, modern-öncesi zihniyet dünyasından doğan bütün büyük dinler ve onlara yaslanan muhafazakâr akımlar tarafından şüphesiz kolayca kabullenilmemiştir. Hepsi de başlangıçta ciddi bir karşı çıkış göstermişse de çoğu zamanla “yumuşamış” ve hayli gönülsüzce de olsa bu yeni adalet kavramını benimsemişlerdir.

İslâmiyet’te ise durum farklıdır. Hıristiyanlığın, Museviliğin, Budizmin, Hinduizmin... ana mecralarında adalet kavramının bu yenilenmiş içeriği ve genel olarak eşitlik fikri oldukça güçlü bir benimsenme alanı, imkânı bulabilmiş ise de; İslâm dünyasında ana mecra buna gayet güçlü bir direnç gösteregelmiş, marjinal bir akım olmasına dahi izin vermemiş ve bu tutum kararlılıkla sürdürülmüştür.

Eşitlik fikrine karşı güçlü direncin, özel olarak geleneksel adalet kavramını sıkı sıkıya savunmanın ve hatta –panelist yazar örneğinde olduğu gibi– eşitliği İslâmiyet’in düşünme, çözüm bulma mecrasını “bozan” bir faktör olarak görebilmenin, kaynağı başlıca nedenleri nedir?

Bunun gayet ilginç, verimli bir tartışma konusu olacağı besbellidir. Ancak burada sadece, söz konusu direnç ile Türkiye gibi “Müslüman ülkeler’in istisnasız tümünde geçerli olan bazı tutum, davranış ve olgular arasında esastan bir bağlantı kurulup kurulamayacağı sorusunu sormakla yetineceğiz.

Bahsetmek istediğimiz, rüşvet, “torpil”, yalancı tanıklık gibi neredeyse “kurumlaşmış” olan şeylerin Müslüman toplumlarda diğerlerinden çok daha fazla geçerli ve yaygın oluşu. Örneğin torpil aramanın hemen her durumda normal, meşru addedilmesi, alenen yapılabilmesi. Rüşvetin, torpilin sadece hakkımız olmayanı elde etmek için değil, hakkımız olanı başkasına kaptırmamak için de veriliyor, aranıyor oluşu. Kartvizit arkalarına yazılan “hamili kart yakinimiz olur” mealindeki cümlelerin kullanım ve geçerlilik yaygınlığı...

Bunlar modernleşme “bela”sına uğradığımız için zuhur etmiş olgular alışkanlıklar değil. Aksine modernleşmenin bir ölçüde azaltabildiğini dahi söyleyebiliriz. Hatırlayalım ki; padişaha “selam verdim rüşvet değildir diye almadılar” diyen şikâyet mektup-şiirini yazan Fuzuli, “ecdadımızın en şanlı, en güçlü” olduğunu övünerek söylediğimiz Kanuni devrinin bir şairidir. Öncesi ve sonrasının da aynı minval üzere olduğu malum. Yani, rüşvet, yolsuzluk, kayırma, devletlerimize “Adalet mümkün temelidir” mottosunu layık gördüğümüz zamandan bu yana, o motto altında sürüp gelen, dolayısı ile asla arızi olmayıp  “yapısal” dememiz gereken “özelliklerimiz”dendir.

Geleneksel adalet kavramımıza sıkı sıkıya sarılıp, onu “eşitlik” gibi modern/yabancı değer ve ölçütlerle dönüştürmemize şiddetle karşı çıkan muhafazakâr-düşünür, yazarlarımızın, o kavramın ezeli ürünleri olan o özelliklerimizden şikâyet etmeye de hakları yoktur.

Ama haklarını teslim edelim: Şikâyetçi de değiller. Son iki seçimde gördük bunu. Üçüncüsünde, yani önümüzdeki seçimde aksi olursa çok şaşıracağız. Görünen o.

 


[1] Özgürlük ve eşitlik kavramlarının (değer-ölçüt) oluşumlarındaki bu “iç içelik”in, zamanla, yani kapitalizm ve burjuva toplumun özgül mantığının yerleşmesi sürecinde nasıl bir çatışma –değilse bile– bir karşılıklı törpülenmeye dönüş-türül-düğü son derece ilgiye değer bir konudur. Bu konunun incelenmesi hayati önemde sonuçlara açıktır. İlerde bu bahsi sık sık ele alacağım.