İnce İş

Aksu Bora

28 Mayıs 2015

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, 2007 yılından beri Ayrımcılığa Karşı Dersler diye bir ders yürütüyor. Dersin adının “dersler” olması, dönem boyunca devam edecek bir dizi olarak tasarlanmasından. Öğrencilerinin ayrımcılık konusunda akademik ve mesleki bir tavır geliştirmelerini amaçlıyorlar ve bu tavrın bilgi temelli olması gerektiğini düşündükleri için de ayrımcılığın çeşitli görünümlerine ilişkin bilgi ve tecrübeleri aktarıyorlar. Bu ders çerçevesinde, beş yıldır, Evrim Alataş Ödülü veriyorlar. Dersi alan öğrencilerin oylarıyla seçilen birine. Ömrünü ayrımcılığa karşı mücadeleyle geçiren ve çok genç yaşta kaybettiğimiz Evrim Alataş’ın adını böyle bir ödülle hatırlamak ne kadar güzel bir fikir.

Bu yıl öğrenciler Evrim Alataş ödülünü Pınar Öğünç’e vermişler. Duyduğumda çok sevindim. Pınar Öğünç’ün ödül almasına elbette; çünkü çok değerli bir gazetecidir. Ama daha çok da öğrencilerin bu iki genç kadın arasındaki bağı sezmiş olduklarını, bu sezgimi paylaştıklarını umarak.

Evrim Alataş, politik kimliği ve mücadelesiyle tanıdığımız biriydi. Bu özellikleri baskın olduğu için, onun insanlarla ve hayatla ilişkisindeki incelik her zaman fark edilmeyebilirdi. Oysa kendisiyle tanışan, birlikte biraz zaman geçiren herkes bilirdi ki, Evrim sadece akıllı, mücadeleci ve cesur değildir; baktığını görür, gördüğünü anlar ve anlatır. Bildiğiniz bir şeyi anlatır mesela, sanki yeni öğrenmiş gibi olursunuz. Onun gözünden, onun dilinden dinleyince şeyleri başka bir ışıkta görürsünüz. İyi yazarlara has bir özellik. Gazetecilikte lüks sayılacak cinsten. Gazetecinin iyi bir yazar (da) olması gerektiğini unutmuşken, Evrim bize hatırlatır. Hatırlatırdı.

İşte Pınar Öğünç de o kumaştandır. Yazar kumaşı mı demek lazım? Şöyle bir şey: “İnsan dediğimiz milföy hamuru gibi, kat kat. Doğru yerden mıncıklayınca edebiyat dökülüyor.” Çeşit çeşit meslekten çeşit çeşit insanı dinlettiği “İnce İş” isimli nefis köşesinde (sonra aynı isimli kitaba dönüştü) yaptığı tam olarak budur. İnsanları doğru yerden “mıncıklamak”. Bunu yaptığını bile fark ettirmez bize, kendi izlerini ustaca siler, biz doğrudan anlatıcıyla baş başa sanırız kendimizi. Seyyar salıncakçı, mısırcı, egzoscu, muhtar, arşivci… Edebiyat dökülmüştür onlar anlatırken. Hayat bilgisi. Hani şu “künhüne varmak” dedikleri türden. On dört vicdani redciyi dinlettiği Asker Doğmayanlar’da, yine varlığını neredeyse hiç hissetmeyiz, o on dört erkek ve kadın konuşurlar. Anlatmanın dinlemeye bağlı olduğunu, bazı hikâyelerin ancak can kulağıyla dinlemeyi bilen birine teslim edilebileceğini bilmesek, “ne güzel anlatmışlar” deriz.

Bu iki kadın, ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamadığım bir şeyi birazcık sezmemi sağlarlar: Dişil yazın! Kalemin cinsiyeti hakkında okuduğum onca şeyden sonra bu fikre içim hiç ikna olmamışken, Evrim’in anlattığı bir tuzluk hikâyesi, yahut Pınar’ın nakış işçileri, gündeliğin kılcal damarlarında dolaşmanın cinsiyetini hatırlatır. Evet, bir kadın dili varsa, o herhalde böyle bir şey olmalı: Hakikatin gündelikte, önemsizde, sıradanda bulunduğu, bunlara kulak verildiğinde, ama can kulağı, sadece edebiyatın değil, hakikatin de döküleceği sezgisi.