Anasayfa > Haftalık Yazılar > Değişenler/Değişmeyenler

Değişenler/Değişmeyenler

Arzu Yılmaz

05 Haziran 2015

En son yazımda, Demokrasi Partisi’nin (DEP) 27 Mart 1994 yerel seçimlerinden çekilme gerekçelerini sıraladığı ilana yer vermiş ve ne değişti diye sormuştum. Niyetim, bugün de aradan geçen yirmi bir yılda değişenler ve değişmeyenler konusunda bir karşılaştırma yapmaktı.

Doğrusu bir liste de hazırlamıştım. Hatta en son Dengir Mir Mehmet Fırat, “Demirtaş kapıyı açsa infaz edilecekti” açıklamasını yapınca, bu listenin çok uzadığı endişesine kapıldım. Nihayet, tam seçim öncesi Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDH-H) üyelerine yapılan operasyonun haberini de alınca, en iyisi bir liste yapmaktan vazgeçip işin özüne değinmek diye düşündüm.

Zira farklı tarihlerin, aktörlerin, olayların yarattığı kalabalık içinde çoğu zaman bir değişimin asıl göstergesi olgular göz ardı edilebiliyor.

Bu bağlamda, Murat Yetkin’in 1 Haziran 2015 tarihinde Radikal’de yayınlanan “ HDP Mitinginde Türk Bayrakları” başlıklı yazısı iyi bir örnek. Yetkin “HDP mitinglerinde Türk bayrakları görünüyorsa, Türkiye’de başka türlü bir değişim başlamış demektir” diyor.

Ancak, Yetkin aynı anda, başta Selahattin Demirtaş olmak üzere bütün HDP’lilere bir görev biçerek “7 Haziran seçimlerine bir hafta kala eğer zihinlerdeki tabuları tamamen yerle bir etmek istiyorlarsa, HDP’nin Diyarbakır mitinginde de o Türk bayraklarından çıkmalı “ diyerek, aslında olgular düzleminde değişmeyene de önemli bir gönderme yapıyor.

Ezcümle, HDP ne yaparsa yapsın ne söylerse söylesin, Türkiye’nin “bölünme korkusu” değişmiyor. Annemin deyişiyle, HDP “ Bir ‘aferin’e pilav yetiştiremiyor”.

Peki bu korku gerçekten yersiz mi?

Seçimlere yalnızca iki gün kala, bu soruya “Hayır” demenin, en hafif ifadesiyle, hiç uygun kaçmayacağını düşünenlerin çoğunlukta olacağını tahmin edebiliyorum. Ancak, toplumsal bir yüzleşmeyi her defasında siyasal hesaplara kurban etmenin, o çok arzulanan değişimi beslemek şurda dursun, yaşanan kırılma ve buna bağlı korkuyu derinleştirdiği ortada. 7 Haziran seçimlerinin bu denli kritik sayılması da bu yüzden.

Dolayısıyla, “Evet”. Belki de tarihte hiç olmadığı kadar Türkiye’nin bölünmesiyle sonuçlanabilecek bir eşiğe gelip dayanmış görünüyoruz.

Kürtler ölçeğinde yaşanan toplumsal ve siyasal mobilizasyon dinamiği bir yana, bunun en önemli nedeni Ortadoğu’da yaşanan kriz. Aslında Ortadoğu’nun krizi hiç eksik olmadı ve her seferinde de bu krizler sözkonusu kırılma ve korkuyu tetikleyen etkiler yarattı. Ancak, özellikle son altmış yılda varolan statükonun korunmasından yana işleyen uluslararası dengeler, bu etkinin bir bölünme ile sonuçlanmasını engelledi.

Bugün, her ne kadar varolanı koruma eğilimi sürüyor olsa da, en azından Kürditsan’ın statükosu açısından bir değişimin kaçınılmaz olduğu bir vaka. Bu statükonun ne olacağı konusunda ise hem bölgesel ve küresel aktörler hem de Kürtler kendi aralarında henüz bir mutabakata varabilmiş değil.

Kürtlerin statükosu bir bölünmenin mi, yoksa yeniden bir birleşmenin mi parçası olacak, meçhul.

Ama her ikisinin de ihtimal dahilinde olduğu muhakkak.

Hal böyleyken, Murat Yetkin’in yazısında en naif biçimiyle açığa çıkan baskının, bu gerçeğin yükünü HDP’nin yardımıyla hafifletme ihtiyacından kaynaklandığını söylemek sanırım doğru olur.

Sanki HDP’nin Diyarbakır mitinginde Türk bayrağı görünse bu gerçek bir anda görünmez olacakmış gibi…

HDP’nin varlığı, söylemi ve eylemi bu gerçeği değiştiremez.

Ama HDP, bu gerçeğin yeniden bir birleşme yönünde seyrine etki edebilecek yegane proje.

Üstelik yeni bir proje de değil. Zira HDP’nin mimarı Abdullah Öcalan bu projeyi yıllardır savunuyor. Yeri gelmişken, bir karşılaştırma için hazırladığım listenin “değişmeyenler” bölümünden bir örnek vereyim. Öcalan bundan tam yirmi bir yıl önce, 12 Nisan 1994’te Özgür Gündem gazetesinde yayınlanan bir açıklamasında şöyle diyor: “Ben taktik yapıp da Kürt bağımsızlığını Türkiye’den bir kopma biçiminde ele almayı, bunu sağlayacak askeri güce ulaşsak bile uygun görmüyorum. Benim idealim Türkiye’de siyaset yapmak”

Günün sonunda, önce AKP’nin ihtirasları uğruna harcanan bu proje, şimdi de AKP ile mücadele uğruna boğuluyor.

Oysa, bölünme korkusu taşıyanlara düşen “görev”,  HDP’yi karşı karşıya kalınan gerçekliğin bir tarafını adeta inkar etmeye teşvik etmek değil; bilakis, ikrar etmeye cesaretlendirmek olmalı.

Çünkü aksi, HDP’nin siyasal alanını daraltıyor. HDP’nin Türkiyeli kimliğinin, ancak Kürdistani kimliğini koruyabildiği ölçüde bir siyasal değer taşıdığını unutmamak gerekiyor. 

Bu bağlamda, daha geniş kitlelere pozitif bir mesaj vermek adına benimsenen “neşeli” seçim kampanyasının da, her ne kadar Türkiye’nin batısında hedefine ulaşmış görünse de, Kürdistan’da pek karşılığının olmadığını not etmek gerekiyor. Bunun gerekçesini merak edenler, yalnızca son iki hafta içinde düzenlenen gerilla cenazelerine bir göz atsa yeter.

Bu vesileyle, bir arkadaşımın yorumunu paylaşmak, belki Kürdistan’daki ruh halini daha iyi anlatır:

“Ne yapalım, Türkçe de konuşsak Kürdüz diye anlaşılmıyor. Dilimiz derdimizi anlatmaya yetmiyor, bu belli. Öyle olunca dilin imdadına insanın önce eli yetişiyor. Biz elimize silahı da zaten bunun için almışız. Biraz duymuşlar o zaman ne dediğimizi, bu gerçektir. Bugün de saz almışız…pek hoş değildir, ama yine silahtan iyidir. Bakalım, belki bunun da faydası olur.”

Faydası olur mu?

Bu sorunun yanıtını seçim sonuçlarında arayanlara katılmadığımı söylemek isterim. Zira HDP’nin barajı aşması yeterli bir gösterge değil. Önemli olan, HDP barajı aşsa da aşmasa da hak ve özgürlükler mücadelesinde ortaklaşabilmek. Yani mücadeleyi “seçime kadar” değil, “mezara kadar” yürütebilmek. Zira “Bedelini ödeyecekler” diye hüküm veren ses, neleri göze aldığının işaretini veriyor.

Bu bağlamda, seçim sonuçlarını belirleyecek “stratejik oylar”ın sınırlarını da hatırda tutmak gerekiyor. Örneğin, HDP barajı aşamazsa acaba bu “stratejik oylar”ın sahipleri desteklerini Meclis dışında da sürdürecekler mi? Yoksa, “Öküz öldü, ortaklık bozuldu” mu diyecekler?

Ya da, HDP barajı aşarsa, Kürtlerin anadilde eğitim ya da özerklik taleplerine destek verecekler mi? Yoksa, “Bunlar bölücülük yapıyor” diyerek HDP’yi yalnız mı bırakacaklar?

Bu soruların yanıtı netleştiğinde ise değişenlerin ve değişmeyenlerin hesabını yapmak daha anlamlı olacak.