Restorasyon?

Arzu Yılmaz

19 Haziran 2015

Seçim sonuçları, Türkiye’nin üstüne kâbus gibi çöken Başkanlık rejimi dayatmasını şimdilik bertaraf etmiş görünüyor. Ancak, sistemin her geçen gün altını biraz daha oyan sorunlar baki.

Bu bağlamda, önerilen “restorasyon” formüllerinin ise neyi murat ettiği meçhul. Zira yeni bir Anayasa için gerekli siyasi uzlaşmanın sağlanamayacağı aşikâr. Bu durumda, “restorasyon”dan kasıt eğer Türkiye’nin fabrika ayarlarına dönmesiyse, “Vay halimize” demek sanırım uygun düşer.

Aslında, AKP de seçimlerden önce bu yönde işaretler vermişti. Örneğin, Kamu Güvenliği Yasası Türkiye’nin kurucu babalarını bile kıskandıracak bir fabrika ayarıydı. Bu arada, işlenen faili meçhul cinayetler ve bombalı saldırılar ardından yapılan hükümet kaynaklı açıklamalar, nasıl bir nostalji yaşandığını gözler önüne serdi.

Diğer yandan,  Kobane direnişine ABD’nin verdiği desteğe, “Suriye’de bir oldu bittiye izin vermeyiz”  şeklinde gelişen tepki, malum “kırmızı çizgiler”in öyle sanıldığı gibi değişmediğini ortaya koydu.

Bu çerçevede, mevcut koalisyon arayışlarında bir AKP-MHP hükümetinin en muhtemel senaryo olduğunu kabul etmek gerekiyor. Tabii, Cumhurbaşkanlığı pozisyonu da bu restorasyona dahil edilebilirse…

Nihayetinde bu senaryo, deyim yerindeyse, Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olma telaşına düşen Türkiye’nin kahir ekseriyetinin de işine gelecektir.

Zira her ne kadar Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun stratejik derinliğinden sirayet edip Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kişiliğinde karikatürize olmuşsa da, Türkiye aslında öteden beri kendini dünyanın merkezi sayar.

Artık bu sanıyı İmparatorluk deneyimine mi, yoksa devletin mayası Türkçülük ideolojisine mi bağlamak gerekir, bilemiyorum.

Ama bu sanıyı ayakta tutan yegane dayanağın devlet-i ala olduğu muhakkak. Dolayısıyla, Türkiye’nin bu telaştan yine devlet-i ala’yı tahkim ederek çıkmaya meyletmesi sürpriz olmaz.

Bu bağlamda, HDP’nin yüzde on seçim barajını aşmasını bu seyrin aksine bir işaret olarak görmenin de pek yerinde olmadığını vurgulamak gerekiyor. Zira seçim sonuçlarına ilişkin değerlendirmeler, bu meyli besleyen sözkonusu sanının izlerini güçlü bir şekilde hissettiriyor.

Örneğin, HDP’nin kazandığı siyasal temsil kabiliyeti büyük ölçüde Kürtlerin Türkiye’nin merkezine taşınması olarak yorumlanıyor.

Oysa uzun zamandır Ankara’dan bağımsız Kürdistani bir merkez inşa oluyor. Aslında seçim sonuçlarının harita üzerindeki resmi de bu merkezin sınırlarını açıkça ortaya koyuyor. Bu haliyle, Kürdistan yalnızca kültürel değil, aynı zamanda politik bir coğrafya olarak tezahür ediyor.

Öte yandan, Türkiye geneline yayılan ve farklı kültürel/politik yapılar arasında dağılan Kürtler de bu yeni merkezin çekim gücüne katılıyor.

Hal böyleyken, olup biteni Kürtlerin merkeze taşınmasından çok,  iki siyasal merkez arasında doğrudan bir temasın sağlanması bağlamında değerlendirmek daha doğru görünüyor.

Bu ayrımın farkında olmak özellikle “restorasyon” beklentisi içinde olanlar için gerekli. Çünkü, fabrika ayarlarına dönüşün kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyacağı, devlet-i ala’ya “koşulsuz sadakat” ile bağlı Kürtler artık yok; ya da yok denecek kadar az.

Varolan ise “şartlı işbirliği”arzusu. Bu seçim sonuçları da gösterdi ki, Kürtler Türkiye’de birlikte yaşama arzularını koruyor. Ancak, bu birlikteliği Kürdistani merkez üzerinden şekillenen beklentilerin karşılanması şartına bağlıyor.  

Bu beklentiler içinde en acil olanı ise hiç kuşkusuz Rojava. Rojava’daki kazanımların korunması ve kanton yönetimlerin tanınması, özellikle Türkiye Kürdistanı için bir öncelik. Bu önceliği idrak etmeyen bir siyasi aklın Kürtlere ilişkin tasavvurlarında muvaffak olamayacağı da aslında tecrübe edildi. Zira AKP Kürtlerden gördüğü desteği tam da bu nedenle kaybetti.

Günün sonunda, sorunların çözümü mümkün değil, ama en azından yönetilebilir olması bir gereklilik ise işe “restorasyon”la başlamak anlaşılabilir. Ancak, bu restorasyon sürecinde fabrika ayarlarının eskisi gibi çalışmayacağını bilmek gerekiyor. Dolayısıyla, bir geçişi planlarken, bir kopuşa neden olmamaya dikkat etmek gerekiyor.

Belki de her şeyden önce şu kendini dünyanın merkezi olarak görme halinden kurtulmak gerekiyor. Zira bu hal, sözkonusu insan olduğunda komik devlet olduğunda ise trajik sonuçlar doğurabiliyor.