Leyla...

Meral Akbaş

25 Haziran 2015

Leyla Zana’nın mecliste ettiği en son yemini izlediğinizde daha kuvvetle fark ediyorsunuz neyin değiştiğini, neyin hiç değişmediğini, değişmeyeceğini... [1] Yıllar önce o kürsüye çıkan genç kadının bir cümleye – “Ez vê sondê li ser navê gelê kurd û tirk dixwîm!” – dönüşen coşkulu sesinin kabul görmediği yerde kısa bir zaman sonra yeniden duyulan o kısık sesin ve öfkeli gözlerin yerini alan bıkkınlığın ve söylemekte olduğunu bir an önce bitirme isteğinin tüm bu uzun hikâyesinde değişmeyen tek şey koca bir yalanın sürekli bir biçimde tekrarı, tekrarı... Leyla Zana’nın yine de durduğu, durakladığı yer yani! Başka vekillerin bazen sadece bazı kelimelere vurguyu çekerek, sadece oralarda ses yükselterek ve bazen de aynı ses yüksekliğini muhafaza ederek, kelimeler arasına mesafe koymayarak, tüm söylediğine uzak bir mesafe alarak üstesinden gelmeye çabaladığı yer...  

Hâlâ ve her şeye, tüm tutarsızlığına rağmen, bizzat yemin edenlerin çok-hayatları karşısında hükümsüz kalan “tek millet”in varlığında durarak duraklayarak ya da koşarak kelimelerde söylemiş bulunduğundan bir an önce uzaklaşmak için ve kelimeleri bazen döverek, üstüne üstüne giderek söylediğinin tökezlemekten bahsediyorum. Bir nefesle durulan veya son hızla uzaklaşılan o yalandan...

Leyla Zana’nın “yeni” yemininde yeni olmayan şey, bir yalanın yeniden ve yeniden tekrar ettirilmesiyse eğer, yeni olan da bu zorun, zorlamanın şimdilik bir karşı-koyuşla savuşturulmasına gerek duyulmamasıdır. Ama siz yine de döner ve onun eski yeminini dinlersiniz... [2] Eskide kaldığı için değil ama, meclisi bugün dolaşan sesin gücünü kuvvetini bulduğu bir eşik olarak... Leyla Zana’nın sesi çünkü, kendini, gövdesini aşan ve hatta kendisi tarafından bile bir daha ele geçirilemez, varılamaz bir yere işaret eder. İşte bu ele geçirilemezlik bugün her hatırlandığında yeni baştan tedirgin eder. Bazı sözlerin, cümlelerin sarsıcılığı biraz da buradan gelir; zaman ve mekânın üstünde ve ama iktidarın altını oyarak sürekli dolaşmalarından, çok zaman önce söylenmiş olsalar da bir yere kaybolmamalarından: “Milletvekili yemininde eskiden bazı sorunlar, sıkıntılar çıkardı. Herhangi bir sorun çıkmadı.”

Meclis geçici başkanının “sorun”, “sıkıntı” gibi küçük kelimelerle ancak imâ edebildiğinden, geçiştirmeye çalıştığından aslında hâlâ nasıl da çekinildiği, korkulduğu çok ve hatta fazla açık değil mi? Hem de her şey yerle yeksan olmuşken, tüm bu “yıkıntı”nın içinde sahi bu “özen” niye?: “HDP Mardin milletvekili Mehmet Ali Aslan, yemin metninde geçen “Büyük Türk milleti önünde” ifadesini “Büyük Türkiye milleti önünde” şeklinde okuduğu için yeminini tekrarladı.”               

Tekrarlanan, tekrar tekrar ettirilen şeyin bir yalandan ibaret olmasına, bu yalanların sürekli yüksek sese ve yeniden hatırlatılmaya ihtiyaç duymasına, hatırlatıldıkça da bir zor olarak herkesin ve her şeyin üstünde işlemesine karşılık, Leyla Zana’nın “yeni” yeminindeki bıkkın sesinde olmayan yorgunluğu, Dilek Öcalan’ın o müthiş fotoğrafta görünen gülen gözlerinde görünmeyen öfkeyi, bu iki yokluğu başka bir “tekrar-cümle”yle anlayabiliyorum ben; inadın hep-varlığıyla...: Em bi eksê livirê ne!!

 


[1] Bkz. link

[2] Bkz. link