Anasayfa > Haftalık Yazılar > Paranoya ve Nostalji Siyaseti (I)

Paranoya ve Nostalji Siyaseti (I)

Erdoğan Özmen

27 Haziran 2015

Asıl soru yine de şu değil mi: Onca şeyden sonra, hâlâ, milyonlarca insan niçin AKP’yi desteklemeye devam ediyor? Mükemmel bir rant, talan, yağma, hırsızlık ve yalan makinesi olarak çalışmış, eksiksiz bir sahtekarlık ve riyakarlık etiği geliştirmiş (seçim sonuçlarının hemen ertesinde, “Baykal’la görüşme” hamlesini akleden, bunu tasarlayan feci bir zihniyet ve ruh dünyasından söz ediyoruz), kendini aşkın ve yüce hiçbir değer ve ilkeyle bağlı saymayan (hangi birini analım ki! Sadece unutmayalım, hiçbirisini. Ufacık Berkin’in arkasından edilen o kan dondurucu, korkunç lafları mesela), zalimlikte sınır ve ölçü tanımayan, eline geçirdiği her şeyi araçsallaştırmakta tereddüt etmeyen, en nihayetinde mutlak  bir güç ve iktidar fantazisinin cisimleşmiş hali, zavallı bir örgüt değil mi karşımızdaki? Hepsine şahit değil miyiz? Tümü gözlerimizin önünde gerçekleşmedi mi? Hiçbir dilde ve kültürde, hiçbir ahlak ve inanç sisteminde, herhangi birisi için, “ama..”lı en küçük bir gerekçe, bir mazeret kırıntısıyla hafifletilmesi mümkün olmayan her şey. İnsanın bazen, keşke diyesi geliyor: Keşke, bu denli kötü olmasalar, insaniyet zeminini böylesine kökten kaybetmemiş olsalardı. 

Politika, belki de, en saf haliyle bütün nesnel süreç ve olayların, gerçek çıkar ve konumların, ve hakikatlerin ötesinde her birimizin duygu ve ruh dünyasındaki ‘görünmez’ çatlaklar, endişeler, korkular, özlemler, hırslara seslenen, onları işleyen ve maniple eden çok katlı bir etkinlik. Nasıl arzulayacağımızın koordinatlarını saptayan ideolojik fantazilere yaslandığı, onları tetiklediği ölçüde etkili oluyor. Toplumsal/politik alanda akıl-dışı ve açıklanamaz görünen tüm tercih ve seçimlerimizin gerisindeki ‘gizli’ gündem bu.

Tayfun Atay “Erdoğan bir şov yıldızıdır” başlıklı şahane yazısında*, Erdoğan’ın bir TV programında, “meydanlarda neden sert olduğu” sorusuna cevaben  –kendi siyasal pratiğini adi bir ticaret ilişkisine indirgeyen mükemmel bir sürçme numunesi olarak söylediklerini aktarır:   

“Benim o meydandaki dilimi halkım çok iyi anlıyor. Ve bu dili de iyi yakaladı. Bu dili satın aldı [vurgu benim]. Tayyip Erdoğan’ın dili bu… E, Tayyip Erdoğan’ın bu dilini meydan satın aldığı içindir ki muhabbet aramızda, yani o gönüller arasındaki ilişki var ya…”

Ve ekler:  “Erdoğan, “halkım bu dili satın aldı” diyerek, farkında ya da değil, ama kendisini gerçek bir siyasi özne olmaktan çıkarıp sadece o gerçekliğin göstergelerini taşıyan “simülatif” bir meta kılmakta.”

Halkın satın aldığı, adeta “gönülden gönüle” içselleştirdiği, özdeşleştiği bir özellik söz konusu demek ki. Bunu, sadece sertlikle, bir dil ve üslup tarzıyla sınırlandırmamalıyız tabii ki. Kimi zaman öfkeli, kin ve nefret yüklü, tehditler savuran, esen gürleyen, kimi zaman da derhal vıcık vıcık bir mağduriyet kipine bürünüveren bu ikircikli dil ve üslubu da belirleyen bir yapıdan söz ediyorum.  İslamcı çevrelerin bütününü kuşatan iki katlı bir fantezi yapısından…

Söz konusu ikili fantezi dünyasının/yapısının yaygın bir biçimde paylaşılmasının ve bir tür ortak delilik –gerçeklik testini kaybetmek anlamında- kıvamı edinmesinin koşulunu, onun aynı zamanda öznelliğimizin temel  kurucu deneyimiyle yaptığı kısa devrede aramalıyız. Bu, nesneyle ilişkisi bakımından özneyi kuran asıl deneyimin kayıp deneyimi olmasıdır. Çünkü kayıp, hem köken hem kaderdir insana.

Fantezi yapısının ilk veçhesi, Osmanlı özlemi, Osmanlı’yı ihya etme, “bitirilemeyen Osmanlı’ya” dönüş hayalidir. Kaybettiğimiz, “durdurulan ve uyutulan dev”  Osmanlı’yı yeniden diriltmemiz halinde, ihtiyaç duyduğumuz, ve ama bir türlü gerçekleştiremediğimiz büyük medeniyet hamlesine kavuşma hülyasıdır. Şimdiki zamanda mahrum edildiğimiz, ama bir zamanlar bizim olan adil, dengeli, tam bir ahenk içinde işleyen eksiksiz bir tamlık/bütünlük toplumu olarak Osmanlı rüyasının, onca acıklı ve zavallıca tınısına rağmen hala canlı ve güçlü olmasının sırrı burada, bizzat rüyanın sağladığı tatmin ve zevk de yatmıyor mu?  

Yol açtığı bariz hüsranlara, açmazlara ve yorgunluklara rağmen hiç eksilmeyen bir nostalji bu. Nasıl bir teorik ağırlığa ve genişliğe sahip olduğunu görmek için, kısa bir İslamcı gazete ve dergi taraması yeterli. Pratik siyaseti nasıl biçimlendirdiğini ve toplumun kaynakları ve enerjisini çarçur eden hangi maceraları ve hevesleri güdülediğini ise epeydir irkilerek seyretmekteyiz. Aynı nostaljik jestin, bütün dinlerin kurucu miti, Cennet hikâyelerinin temeli olduğunu, dolayısıyla köklerinin bir hayli derinde bulunduğunu da eklemeliyiz.

Diğeri ise “içimizdeki düşman” motifidir. Hızla genişleyerek dışımızdaki hemen her kurum, kişi ve topluluğu da içine alan bir özellik kazansa bile, bu “bizi içimizden vuran hainler” vurgusu ve söylemi bilhassa önemlidir. Sakız gibi uzatılan ve her duruma uyarlanabilen “milli/ gayri milli” kalıbı da aynı amaca hizmet etmektedir. İslamcı iktidarın toplumun bütün Gerçek bölünmelerini o mahut “Fatih/Harbiye” ikiliğine tercüme etme, o kültürel tıpa ile kapama hamlelerinin gerisindeki motivasyon da aynıdır: Aynı refleksle aynı ilkel paranoid reaksiyonlar dizisini stimüle etme ve işlevsel kılma çabası.

 Birlikte, birbirini şart koşan ve tamamlayan bu iki eksen; kadim nostalji ve paranoya hikayeleri, İslâmcı iktidarın siyaset zeminidir. Satışa çıkarılan şey/ürün budur. Öte yandan bu, bütün sağ ve muhafazakâr siyasetlerin üzerinde yükseldiği ana omurga değil midir aynı zamanda?                

 

* Cumhuriyet gazetesi, 12 haziran 2015.