Hassasiyet

Evren Balta

30 Haziran 2015

Toplum olarak hassasiyetlerimizin bize siyasetçilerimiz tarafından sıkça hatırlatıldığı “hassas” bir dönemden geçiyoruz. Amerika Birleşik Devletleri'nde Yüksek Mahkeme geçen hafta eşcinsel evliliğin anayasal bir hak olduğuna hükmetti. Bu karar ile eşcinsel evlilik Hollanda, Belçika, İspanya, Kanada, Güney Afrika, Norveç, İsveç, Portekiz, İzlanda, Arjantin, Danimarka, Brezilya, Fransa, Uruguay, Yeni Zelanda, İngiltere, Lüksemburg’dan sonra ABD’de (tek tek saydım akıllarımıza kazınsın diye!) ulusal düzeyde yasallaşmış oldu. Üstelik yine bu yıl Mart ayında Avrupa Parlamentosu da eşcinsel evliliğin temel insan hakkı sayılması için hazırlanan yasa tasarısını kabul etti.

ABD’de eşcinsellik evlilik yasası Yüksek Mahkeme tarafından kabul edildiği gün kendimi günümüz üniversitelerinde dahi artık pek okutulmayan Uygarlık Tarihi dersini bundan 300 yıl sonra bir üniversitenin neye benzediği pek de tarif edemediğim bir amfisinde verirken hayal ettim. 21.yüzyılın bu ilk dönemine ilişkin ne anlatırdım acaba? İslâmi barbarlığın yükselişini anlatırdım diye düşündüm. Yakıp, yıkan, hırsız çetelerinden bahsederdim. Yok ettikleri tarihsel mirastan. Onlara destek olan hükümetlerden. Dehşet verici değil mi?

Sonra eşcinsel evliliğin yasallaşması ile birlikte aile ve evlilik kurumunun bambaşka bir boyut kazandığını anlatırdım. Dünya tarihi için eşcinsel evliliklerin yasallaşmaya başladığı 2010’lu yılların kritik bir eşik olduğunu. Çocuk yetiştirme, ebeveynlik, toplumsal cinsiyet rollerinin geri dönülemez bir biçimde ve hızla alt üst olduğunu. Nefes kesici değil mi?

300 yıl sonrasına gittiğimizde bugünün neye benzeyeceği konusunda muhtemelen bu ülkeyi yönetenlerle hiçbir biçimde aynı tahayyüle sahip değiliz. IŞİD çeteleri bütün dünyayı kasıp kavururken bizim yönetici bloğun hassasiyetleri Suriye sınırında kurulacak bir Kürt devletinde gelip düğümlenmiş durumda. Bütün dünyada eşcinsel evlilikleri büyük bir hızla yasallaşırken Türkiye’de LGBT-İ onur yürüyüşü halkımızın Ramazan hassasiyetlerine uymadığı gerekçesiyle 12 yıl sonra ilk kez bu yıl valilik tarafından yasaklanmış durumda.

Yakıp, yıkanlarla yakınlaşıp; tarihi değiştirenlerle aramızı giderek açıyoruz. Çünkü hassasız.

Oysa dünya değişiyor. Hem de bizim yönetici bloğun yönünü pek de anlayamadığımız, hızını hiç de yakalayamadığımız biçimlerde. Belki de geçen yıl Ramazan ayında var olmayan hassasiyetler, bu yıl Ramazan ayı geldiğinde tam da bu değişim yüzünden ortaya çıkıverdiler. Bu pörtleyen hassasiyetlerin temelinde yıllardır itip kaktığımız Kürtlerin yanı başımızda bir devlet kurma olasılıklarının ortaya çıkmış olması var. Bu pörtleyen hassasiyetlerin temelinde muhafazakârlarımızın eşcinselliğin sandıkları gibi birtakım marjinallerin sahip olduğu bir “hastalık” değil, aile ve evlilik kurumunu topyekûn değiştiren küresel bir dinamik olduğunu anlamış olmaları var.

Başka türlü 12 yıldır barışçı bir karnaval havasında yapılan, bir tek kişinin kılına bile zarar gelmediği (üstelik Gezi sonrası o gerilimli ortamda bile yapılabilmiş) bir yürüyüşün birdenbire yasaklanmasını neyle açıklayabilirsiniz? Eşcinsel evlilik yasasının Yüksek Mahkeme tarafından kabulü nasıl Türkiye’de yüzbinlerce Facebook kullanıcısının coşkuyla profil fotoğraflarını gökkuşağı renklerine boyamalarına neden olduysa, aynı yasanın binlerce muhafazakâr siyasal elitin rüyalarına “siyah beyaz bir kâbus” olarak girdiğine eminim. Kafalarındaki o siyah-beyaz kâbusun çok büyümeden, fazla hak talep etmeden bu eşcinsellerin başlarını ezelim tepkisine neden olduğuna neredeyse kalıbımı basarım.

Bu siyah beyaz düşleri görenlerin dünya hakkındaki toptancı bilgileri ile şöyle düşündüklerini duyar gibiyim: “bu Hristiyan halkların ülkemize soktukları bir başka ahlaksızlık, bizim dinimizde bunlara yer yok”. Her yeni adımda yeniden ortaya çıkan bir “Müslüman istisnailiği”. Bütün bir cumhuriyet tarihi boyunca devam eden coğrafyamızın istisnailiği söylemine güçlü bir biçimde eklenen bir kültürel istisnailik hali. İstisnai coğrafyamız yüzünden Kürtlerin, istisnai kültürümüz yüzünden LGBTİ’lerin hakları olamaz. Engellemek için ne gerekirse yaparlar. Evet, yaparlar!

Oysa coğrafyamız hiç de istisnai olmadığı gibi, kültürümüz de pek öyle istisnai değil. O bahsedilen hassasiyetlerin hepsi eşcinsel haklarının yükseldiği bütün bir 20. yüzyıl boyunca bugün eşcinsel evliliğini yasalaştıran ülkelerde de vardı. Pek çoğunda eşcinsellik cezalandırılması gereken bir suçtu. Pek çok Hıristiyan (ve kilise) sadece eşcinsel evliliğinin değil, eşcinselliğin kendisinin de bir günah olduğu konusunda katı bir tutuma sahipti. Üstelik “dinin” bu katı tutumu eşcinsel evliliğin yasalaştığı pek çok ülkede bugün de değişmedi. LGBTİ hakları bu ülkelerde “dinî hassasiyetlere” rağmen ve onunla birlikte yasallaştı. Çünkü o dinî hassasiyetlere sahip olanlar, yaşadıkları evrende/ülkede/kültürde başkalarının da olduğunu ve onlarla birlikte yaşamak zorunda olduklarını öğrendiler/öğrenmek zorunda kaldılar. O ülkelerde hassasiyet farklı olanın içerilebilmesi ve eşit muamele görmesinin güvence altına alınması anlamına geldi. Hindistan’dan Cezayir’e dünyanın pek çok sömürgesinin bağımsızlığı sömürgeci devletlerin ulusal çıkarlarına ve hassasiyetlerine rağmen gerçekleşti.

“Hassasiyet” farklı olanın, azınlıkta olanın, ezilenin haklarını güvence altına almak için değil, çoğunlukta olanın zalimliğini maskelemek için kullanıldığında beter bir kavram.

Bu beter kavram bugün Taksim’den  Kobane’ye yine her yerde…