Fondip!

Kerem Ünüvar

01 Temmuz 2015

İnsanın baktıkça gözünü alamadığı bir 10 yılı geride bıraktık! Zira bu on yıl içinde üretilen kadar abartılı tanım, afaki sevinç, arsızca bir şiddetseverlik nadiren görülmüştür. Dolayısıyla bu durumlara denk getirilen kavramlar da, sıfatlar da aynı saçmalık ve pespayeliğin izlerinden muaf değiller. Farkındaysanız biz artık normal bir şekilde sevinemiyoruz, illa “çılgınca seviniyoruz”; alelade bir tartışma illa “kafasına sıkarak” nihayete eriyor, lafla bile olsa…; yaşadığımız herhangi bir anı, olayı geride bırakamıyoruz, “dibine kadar” yaşamış olmamız, öyle ifade etmemiz gerekiyor.

Bunların arasında en ilgi çekici olanı şu “dibine kadar” yaşanmış olanlar… Yarışmaya gidiyorlar -belli işte ne olacak, 132 haftada bitecek zaten, süre belli nihayetinde- son hafta her şey dibine kadar yaşanmış oluyor. Daha gencecik çocuklar, öyle bir toplumsal çatışma vesaire halinde de değiller, benzer ailelerin çocukları, altı üstü 5 hafta flört ediyorlar, zaten kendileri gibi çocuklardan müteşekkil bir arkadaş grubunun içindeler, ayrılıyorlar, her şey dibine kadar yaşanmış oluyor yine de… Bir benzeri pop çağının güzide şahsiyetlerinin sonuna kadar kamusallaşmış özel hayatlarındaki birlikteliklerde uç veriyor: “çok güzel bir üç aydı, her şeyi dibine kadar yaşadık” ama “kişiliklerimiz çok farklı”! Dağa tırmanıyor bir grup, yolunu kaybediyor, neyse sonunda jandarma gelip topluyor “doğanın korkunçluğunu ve güzelliğini sonuna kadar…” diye anlatmaya başlıyor bir tanesi. Yahu daha bir saat önce üç buçuk atıyordun; neyin “sonuna kadar…”?

Mitomani bir ruhsal engel. Yalan söylemek, söylediği yalana kendini de inandırmak ve var kalabilmeyi o yalanlarla sağlama rahatsızlığı diyelim. Günümüz dünyasında bu rahatsızlıktan mustarip insan sayısı hızla artıyor. Bunun nedenlerine dair bilimsel ahkam kesecek değiliz elbette; travmalara, güvensizliklere bağlı onlarca neden sayılıyor bu rahatsızlıkla malul olanlar için. Toplumsal nedenler diye sıralanabilecek olanlar ise oldukça korkunç bir manzara çıkarıyor karşımıza: Sorumluluk alma duygusu ve sorumluluk karşısındaki korkular bu hastalığı genişletiyor, pekiştiriyor zira sorumluluğu üstlenmek yerine aktaracak bir başka özne ya da neden aramak daha kolay. Olmadığımız, olamayacağımız çeşitli toplumsal rollere zorlanıyoruz çünkü içinde yaşadığımız sosyo-ekonomik kültür her daim bu rollerin önemli olduğunu, bunları yapamayanların önemsizleştiği “bilgi”sini yayıyor. O halde içini dolduramayacağımız rolü –mış gibi yaparak doldurmaya çalışıyoruz; sarkıyor eteklerinden, üstümüzden dökülüveriyor, üstümüzde tutmak için başka bir yalana daha müracaat ediyoruz. Bir süre sonra yalan elimizdeki yegane araç haline geliyor. Onunla karşı koyduğumuzu düşünüyoruz bizi o role zorlayan koşullara. Bir de dünya-tarihsel tespit yapalım, kusur kalmasın: Sonuçta eğitimli, eğitimsiz sınıflar arasında o kadar büyük bir işgücü var ki hepsini yeterliklerine göre istihdam etmek kapitalizmin çıkarlarıyla uyuşmuyor; her daim kenarda tutulması gereken, her şeye razı edilecek bir kitlenin hazır tutulması sistemin faydasına. O halde herkese yeteneğine göre değil, bulabildiğine, razı edilebildiğine göre bir “iş imkanı” yeterli. İyi de bu insanların –maalesef- akılları, istekleri, iradeleri var, bunu nasıl karantinaya alacağız? Onu da yaptığı işte zorlayarak, yetersizliğini vurgulayarak tahakküm altında tutacağız. Ayakta kalmak için ne yapacağına da o özne karar verecek.

Evet biraz fazla planlı, karanlık bir anlatı bu. Ama içinde yaşadığımız dünyanın iş diye önümüze koydukları, bunları yaparken ortaya çıkan yetersizlikler karşısında mitomaninin artışını açıklamıyor mu? Olmadığımız, olamayacağımız “şey”ler karşısındaki tutkumuz değil mi, bu rahatsızlığın şiddetini, derecesini artıran?

Şu yukarıda bahsettiğim “dibine kadar…” efekti de böyle düşünülebilir pekala. Genelleştirilmiş, toplum tarafından üstünde durulmadan kabul edilmiş bir sosyal yalancılık hali. Sadece olmadığımız, olmayacağımız “şey”ler için değil, yaşamadığımız, yaşayamayacağımız duygular için de bir kisve. Özellikle abartı payı geniş tutularak, taşarak ve her birey tarafından dozajı artırılarak gündelik dile akıtılıyor. Bu lafı kullanan insanlara dikkat edin, henüz kırkına gelmiş olan yok içlerinde. Dolayısıyla durumun vahametini kavrayıp, gerçekten dibine kadar yaşamaya karar verirlerse güzel günler görme imkanları da olacak!