Anasayfa > Haftalık Yazılar > Suriye'ye Askeri Operasyon?

Suriye'ye Askeri Operasyon?

Arzu Yılmaz

03 Temmuz 2015

Türkiye’nin Suriye’ye askeri bir operasyon yapması ABD’ye rağmen mümkün mü?

Türk-Amerikan ilişkilerinin bugüne kadarki seyri bu soruya “hayır” demeyi gerektiriyor.

Zira 1974 Kıbrıs Harekâtı’nı görece bir istisna sayarsak-ki sonuçları bu ülkede yaşayan hemen herkesin malumu- Türkiye’nin kendi toprakları dışında giriştiği her türlü askeri operasyon ABD’nin onayı ve desteğiyle gerçekleşti. Bu bağlamda, Somali, Bosna, Afganistan gibi örnekler uluslararası koalisyon güçleriyle birlikte hareket edilen operasyonlardı. Ancak, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tek başına hareket ettiği yegâne sınır ötesi alan Kürdistan toprakları oldu.

Tam da ABD’nin Irak’ta söz sahibi olmasına eşzamanlı bir biçimde, Türkiye deyim yerindeyse Irak Kürdistanı’nı babasının çiftliğine çevirdi. Örneğin, Irak ile 1983 yılında imzalanan Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması, Türkiye’ye yalnızca 10 km derinliğinde bir alana müdahale etme imkânı tanıyordu. Oysa 1991 Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye Irak Kürdistanı’nda Erbil’e kadar uzanan geniş bir alanda istediği gibi davranabildi. Bugün Irak Kürdistanı’nda bulunan Türkiye’ye ait 16 askeri üs,  2000’i aşkın asker ve sayısı, niteliği tam olarak bilinmeyen askeri araç ve mühimmat bu dönemde yerleştirildi.

Peki, Türkiye’ye gösterilen bu müsamahanın nedeni neydi?

Hiç kuşkusuz en başta Çekiç Güç’tü. ABD, Irak’taki askeri operasyon gücü Çekiç Güç için duyulan acil ihtiyaçlar ve bir başka ülkenin ikame edemeyeceği imkanlardan dolayı Türkiye’nin istediği zaman Irak Kürdistanı’na girmesine göz yumdu.

Ama, Türkiye’nin Irak Kürdistanı’na ne zaman yerleştiğine bakılacak olursa, asıl nedenin İran olduğu görülür. Zira İran’ın Kürt iç savaşına 10 000 kişilik Bedir Tugayları ile müdahalesi, ardından Mesud Barzani’nin davetiyle Saddam Hüseyin rejiminin yeniden Erbil’e girişi, ABD’nin çifte çevreleme politikasının çöktüğüne işaret ediyordu. Nihayetinde, Saddam Hüseyin Bağdat’a çekildi. Ancak, kısa ve orta vadede özellikle siyasi olarak İran’ın etkisini sınırlayabilecek Batı müttefiki tek güç Türkiye’ydi. Hal böyle olunca, 1996 yılında imzalanan Ankara Antlaşması ile Irak Kürdistanı’nda Türkiye’nin önü hem askeri hem siyasi olarak geri dönüşü olmayacak biçimde açıldı.

Bu noktada bir hatırlatma daha yapmakta fayda var. Tüm bu gelişmelerden hemen önce, örneğin ABD Kongresi Türkiye’ye yapılacak askeri yardım ve silah satışının kısıtlanması konusunu tartışıyordu. Hatta, “Türkiye’ye ambargo” manşetleriyle hararetli tartışmalar yapılıyordu. Sözüm ona dünyada demokrasi ve insan haklarının tesisini misyon edinen ABD, Kürt sivillere yönelik saldırılarından dolayı Türkiye’ye bir yaptırım uygulama niyetindeydi.

Lafı uzatmak gibi olacak, ama bir hatırlatma daha yapmadan geçmemeli. Zira bu süreçte, PKK de demokrasi ve insan hakları gündemi üzerinden gördüğü ilgiden hayli memnundu. ABD Kongresi, İngiltere Parlamentosu, Avrupa Parlamentosu gibi adreslerde diplomatik temaslar gerçekleştiriliyor, Avrupa başkentlerinde ardı ardına temsilcilikler açılıyordu.  ERNK Avrupa Temsilcisi Mustafa Karasu’nun 1994 yılında basına yansıyan bir açıklaması ise PKK’nin bu gelişmeleri nasıl yorumladığı hakkında önemli ipuçları veriyordu: “Uluslararası durum elverişli, devlet en zayıf konumunu yaşıyor. Gerilla güçlerimiz ise inisiyatif ve moral güçlerini en yüksek seviyeye çıkarmıştır. Dolayısıyla zafere ulaşmamamız için hiçbir neden yoktur.”

Oysa, aynı tarihlerde Türkiye’yi ziyaret eden Avrupa Komisyonu Temsilcisi’nin sözleri, uluslararası toplumun bir “zafer”i kime uygun gördüğünü açıkça ortaya koyuyordu: “Türkiye’ye yönelik insan hakları eleştirilerini ölçülü tutmak gerekir. Avrupa ile Orta Asya arasındaki bölgede yer alan, Kuzey’inde Ukrayna ve Rusya bulunan Türkiye, demokrasi, serbest pazar ekonomisi ve laikliğin temel direğidir. AB Türkiye’ye artık öksüz bırakılma tehlikesinde olmadığını bildirmek zorundadır.”

En iyisi, son bir hatırlatma yapıp bu tarih yolculuğunu bitirmek…

Türkiye’nin 1998 yılında Suriye’ye yönelik sınır ötesi müdahale tehdidi de ABD desteğinden yoksun değildi. Zira Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in sarfettiği sözlerle başlayan süreci nihayetlendiren ABD oldu; Abdullah Öcalan’ı paketleyip Türkiye’ye teslim etti.

Başa dönecek olursak…

Bugün Türkiye’nin Suriye’ye askeri bir operasyon yapması ABD’ye rağmen mümkün mü?

“Hayır”.

Ancak, ABD’nin de Türkiye’ye rağmen Ortadoğu’da bir politika sürdüreceğini düşünmek de zor.

Bu bağlamda, son gelişmeleri ABD ve Türkiye arasındaki kadim işbirliğinin güncellenmesi süreci olarak okumak daha doğru görünüyor.

Yukarıdaki olguların ışığında, sözkonusu güncellemede yine İran faktörünün belirleyici olacağı söylenebilir.

ABD-İran ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. Konuyu yakından izleyen uzmanlara göre, uzlaşmanın sağlanması kolay olmasa da geri dönüşü yok. Dolayısıyla, ABD 1990’larda olduğu gibi İran’ın önünü kesmek isteyen bir konumda değil. Bilakis, İran başta Irak olmak üzere Ortadoğu coğrafyasında giderek güçleniyor. Hatta İran askeri güçleri ABD hava güçlerinin desteğiyle Irak’ta operasyon yapıyor. Ancak, bu durumdan başta Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye olmak üzere Batı’nın bölgedeki müttefikleri rahatsız. Buna karşılık ABD’nin tavrı ise görülebildiği kadarıyla bir denge arayışı. En son Tikrit’te İran’a destek verirken Yemen’de Suudi Arabistan’ın yanında yer alması bunun en açık göstergesi.

Son tahlilde, bugün ABD’nin Türkiye’ye Suriye’de “bir cep”lik müsamaha göstermesi şaşırtıcı olmaz. Zira eğer yeni doktrin “No boots on the ground” ise ABD’nin önünde fazla seçenek yok.

Bu bağlamda, ABD’nin IŞİD’e karşı Kürtlerle yaptığı işbirliğini de fazla abartmamak gerekiyor. Daha bundan iki ay önce Kürtlerin yoğun baskısı üzerine hazırlanan ABD’nin Kürt güçlerine doğrudan silah yardımı yapmasını öngören tasarı geri çekildi. Üstelik geri çekme kararının gerekçelerinden biri de Esaib Ehli Hak, Bedir ve Sadr gibi Şii milis grupların, tasarının geçmesi halinde ABD’ye saldıracakları tehdidinde bulunmalarıydı. Yani kısaca, ABD İran’a rağmen Kürtlere destek olmak gibi bir riski göze alamadı.

Demem o ki, Türkiye’nin Suriye’ye girmesi Kürtler için sürpriz olmaz. Zira Kürtlerin yakın siyasi tarih hafızası dönüp kitap, gazete karıştırmaya gerek duymayacak kadar taze. Sonuçta mevcut kazanımlardan bir geri dönüşe Türkiye’nin gücü yetmeyecektir. Ama anlaşılan, daha fazlasına da yeşil ışık yakılmayacak.

Onun içindir ki, her ne kadar basında farklı yorumlanmış olsa da, Salih Müslim “Türkiye öyle bir girişimde bulunursa bu NATO kararıdır” diyor.

Öte yandan, Selahattin Demirtaş  Die Zeit’a verdiği röportajda  daha fazlasını söylüyor:

Amerika'nın da, Kürtlerin de taktiksel yaklaştığını düşünüyorum. Kürtler de diplomasi ve uluslararası ilişkileri sonuna kadar kendi çıkarları için kullanmalılar; öbür türlüsü akılsızlık olurdu. Şu anda IŞİD'e karşı, özellikle radikal gruplara karşı mücadele, koalisyon güçleri ile PYD güçlerinin bazı alanlarda ortak hareket etmesini sağlıyor. Ama bu ideolojik birlik, ideolojik teklik veya ortak bir gelecek tahayyülü üzerinden şekillenen stratejik bir işbirliği olarak görülmüyor. Bütün bu sorunlar çözülünce, bence ideolojik tartışma ve çatışma da başlayacaktır. Çünkü Kürt hareketi antiemperyalist bir harekettir.

Ezcümle, Türkiye’yi Suriye’ye girmekten alıkoyacak yegâne gücü bir sivil inisiyatifte aramak en doğrusu görünüyor.