Anasayfa > Haftalık Yazılar > İmparatorluğun İntikamı

İmparatorluğun İntikamı

Murat Belge

03 Ağustos 2015

Türkler’in “milliyetçiliği dünyaca ünlüdür. Türkler’i bilen, tanıyan herkes onların bu özelliğini öncelikle görmüştür. Diyelim tanıdığı tek Türk’ü Amerika’da tanımış bir Amerikalı da, “Türkler çok milliyetçi oluyor” dersini almıştır.

Bir insan “milliyetçi” ise, “millî-devlet” (nation-état) dediğimiz toplumsal örgütlenme modelini de saymalı, mantıken. Türkler kural olarak böyle yapıyor zaten. Milliyetçi bir Türk, Türkiye Cumhuriyeti’ne toz kondurmuyor – dünyada bütün milliyetçilerin yaptığı gibi.

Ama Türkler, ya da “milliyetçi Türkler” diyelim, “imparatorluk” dediğimiz toplumsal örgütlenme biçimini de seviyorlar. Yalnız burada bir koşulları var: öyle önüne gelen her imparatorluğu değil, başında kendilerinin bulunduğu imparatorluğu seviyorlar. Bunun da dünyada belli başlığı tek örneği var – varmış. O da, Osmanlı İmparatorluğu.

Şimdi, “imparatorluk” ve “ulus-devlet” ya da “millî devlet” oldukça farklı yapılar. Dolayısıyla “milliyetçi Türkler”in yaptığı gibi ikisini birden sevmenin bazı güçlükleri var.

“Ulus-devlet” etnik bakımdan homojen bir topluluk ön-gerektiriyor. Sözgelişi Alman ulus-devleti, kural olarak, yalnız Alman soyundan gelenlerin ya da Alman soyundan gelmese dahi Alman gibi yaşamaya itirazı olmayanların, Almanlar arasında özümlenmeye itirazı olmayanların siyasî birimi.

Tabii dünyada İsviçre gibi (İsviçre kadar olmasa da) istisnaî ülkeler var. Ayrıca, böyle bir istisna olmak, İsviçre için bir sorun değil. Öte yandan, Belçika için bir sorun. Orada Valon Flaman’ı, Flaman Valon’u boğazlamaya kalkışmıyor, çünkü “boğazlama” kültürünü çok zamandır terk etmişler. Ama Valon ya da Flaman olmanın vıdı vıdısı bir türlü bitmiyor. Demek “homojen” olmamak, bir ulus-devletin uyumunu bozabilen bir durum.

Aynı etnik kökenden gelen insanların, birbirlerini daha iyi anlayacakları, çok çeşitli ülkenin anayasasında değişik kelimelerle olsa da yer alan “sevinçte ve tasada beraberlik” ilkesi için daha elverişli bir zemin oluşturacağı inancı, dünyada hâlâ oldukça yaygın bir inanç. Bunun böyle olmadığının pek çok örneği var aslında. “Sınıf farkı”, “inanç farkı”, “görüş farkı” gibi birçok önemli fark var bu dünyada. Gene de, etnik kökenden ileri gelen farklılaşmanın bunların hepsinden önemli olduğu inancı yaygın ve bu inancı diri tutan somut örnekler de eksik değil.

Gelelim, “imparator”luğa: bu terimin teknik tanımı bir etnik çoğulluk içerir. Birden fazla krallık tacına sahip kişiye “imparator” denirdi. Bu, en azından iki ayrı halkın yöneticisi demek; ama, gerçekte, öyle iki halkla yetinen imparatora pek sık rastlamıyoruz. Bakın, Britanya dört ayrı egemenliği birleştirirken adı “Birleşik Krallık”. Hindistan’ı da kendine katınca “British Empire” oluyor. Osmanlı ya da Rus ya da Avusturya İmparatorlukları kıyamet kadar “taç toplayarak” imparatorluk olmuş.

Bu ayrı insanların tek bir “insan cinsi”ne dönüşmesi sözkonusu değil. Ulus-devletin mantığı homojenlik istiyorsa imparatorluğun mantığı çeşitliliğe dayanır. Çeşitlilik, yalnız (kerhen) kabul edilen bir şey değil, düzen tarafından özenle korunan bir şeydir. Gereğinde üretilen bir şeydir.

Ulus-devlet, tarihî gelişmesinde, “eşit bireyler” üstüne kurulur (bu “eşitlik” ne kadar “teorik” olsa da); imparatorluk, neresinden baksan, “eşitsizlik” demektir.

İmparatorlukta merkez, yani imparator, yönettiği çeşitli halkların seçkinlerine kabul ettirir egemenliğini. O halkları da o seçkinler yoluyla yönetir. O halkların birbirleri arasında da zamanla çeşitli hiyerarşiler kurulur.

Dolayısıyla, mantıken, olaya kâğıt üstünde baktığımızda, bu iki düzenden birini sevenin ötekinden pek hoşlanmaması gerekiyor. Ama, gene yukarıda söylediğim gibi, “kâğıt”tan gerçeklik düzeyine indiğimizde, pekâlâ ikisini de sevenler olduğunu görüyoruz. Tabii bu, kendisinin egemen olduğu imparatorluğu sevme biçimini alıyor.

İmparatorluklar aslında çok eski tarihlerde ortaya çıkmış yapılar. O eski tarihlerde insanların kimlik anlayışları bambaşka; meşruiyet anlayışları da bambaşka. İmparatorluğu böyle açılardan tartışmak, sorgulamak kimsenin aklına gelmez.

Ama ulus-devletin “normal” olduğu bir atmosferden, iklimden dönüp imparatorluğa bakınca böyle münasebetsiz sorular akla geliyor. Ben bir Türk olarak kendi  ulus-devletimi çok seviyorsam, henüz öyle bir şeye sahip olmayanlar da kendi-devletlerinin fikrini çok sevemezler mi? Severlerse ne olacak? Kurmak üzere işe girişecekler. Yani benden ayrılıp kendi ulus-devletlerini kuracaklar? Nerede? E böyle şeyler havada kurulmadığına göre, işte şurada. Ama orası benim? Ne zamandan beri? Buraya en son gelen sensin.

Bu “sohbet” şimdi geçiyor tabii. Bugüne kadar unutmuş olabilirsin ama, batıya baktığın zaman gördüğün, Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Montenegro, Romanya, Bosna, Sırbistan, Arnavutluk, Kosova ve hattâ Macaristan bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun eyaletleriydi. Doğuya ve güneye baktığın zaman gördüğün Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Mısır, Yemen, Libya, Tunus ve Cezayir ve ayrıca Kıbrıs da öyleydi.

“Gülü seven dikenine katlanır” demişler. İmparatorluk sevmek de anlaşılır bir şey ama onu sevince onu kaybetmeye de katlanacaksın. Çünkü senin gibi kendi ulus-devletlerini seven insanlar ne yapıp edip onları kuracaklar.

Osmanlı devleti, eski tip bir imparatorluktu. Yani geniş bir araziye yayılmış bir imparatorluk. 19. yüzyıldan sonra çeşitli Avrupa ülkeleri “modern” tipte imparatorluklar kurdu. Zaten onun için “emperyalizm” dendi. Yapılarını daha iyi tanımlamak için de “denizaşırı imparatorluk” terimi kullanıldı. Bunların ömrü, Osmanlı’dan çok daha kısa sürdü. Yüz, yüz elli yıllık bir süre içinde hemen hemen hiçbiri kalmadı. Ama, “denizaşırı” oldukları için, sözgelişi Birmanya ya da Zimbabve bağımsız ülke haline geldiğinde Britanya’nın kendisinden bir şey eksilmedi. Son kalan üç “territorial” imparatorluk, Osmanlı, Habsburg ve Romanov imparatorluklarında böyle olmuyordu. Macaristan gidince Avusturya (İmparatorluğu) küçülüyordu.

Seçilen her yolun bir de karşı-yolu var.

“Denizaşırı” dediğimiz imparatorlukları yaratan ülkeler, imparatorluk gitti diye kendileri küçülmediler. Tersine, büyüdüler. Çünkü yeni bağımsızlığını kazanmış ülkenin, eski “sömürge”nin ahalisinden bir kısmı sömürgeci ülkeye gelip yerleşti. O ülkeler, “büyüme”nin bu türlüsünden hoşlanmadılar. Bu da onların başlıca sorunları oldu ve hâlâ öylece devam ediyor. Hintli, Pakistanlı oradayken iyiydi ama şimdi Londra’ya gelince mesele çıkıyor. Yani imparatorluk imparatorlukken, başında senin olduğun bir imparatorlukken iyiydi ama bir de “imparatorluğun intikamı” diye bir şey var.