Anasayfa > Haftalık Yazılar > Öldürmeye Gelince Siz Öldürmeyi Çok İyi Bilirsiniz

Öldürmeye Gelince Siz Öldürmeyi Çok İyi Bilirsiniz

Arzu Yılmaz

14 Ağustos 2015

Tayyip Erdoğan’ı seven ya da sevmeyen, ama vicdanı olan herkesin yüreği bu sözleri duyduğunda nasıl da buz gibi olmuştu... 

Zira Balfour Deklarasyonu milat kabul edilecek olursa, neredeyse bir asırdır süren Filistin sorununda bir halkın gördüğü zulmün doğrudan faillerinin yüzüne, üstelik bu zulmün paydaşlarının da hazır bulunduğu uluslararası bir platformda, haykırılışıydı Erdoğan’ın çıkışı.

Sonuçta, siyasi kariyeri başarılı bir belediye başkanlığından menkul Erdoğan’ın alametifarikası da buydu: zalimin sessizliğinde boğulan mağdurun çığlığını duyurmak.

Erdoğan, Ortadoğu’da yaşanan bir başka asırlık zulmün kurbanları Kürtleri de böyle kazanmıştı. Bu bağlamda, 2005 yılında Diyarbakır’da yaptığı konuşma bugüne kadar gerçekleştirildiği iddia edilen tüm reformlardan daha değerliydi.

Çünkü Erdoğan “Her ülkede geçmişte hatalar yapılmıştır” derken, Kürtlerin en önemli beklentisine “bir özür” e karşılık vermişti. “Büyük devlet, güçlü millet kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir” demişti.

Kürtler, “Bir gün gelir bu hatalar düzelir” umudu veren Erdoğan’a inanmıştı. Zira Erdoğan “Kürt sorunu benim sorunum” ve “Her yerde herkesin birinci sınıf vatandaş olması, ülkemizde özgürlüklerin tam hakim olması, hukuk devletinin bu coğrafyada misafir değil, mülk sahibi olması…benim ve arkadaşlarımın rüyasıdır” diyordu.

Günün sonunda, rüya bitti!

Niye bitti, nasıl bitti, yeniden başlar mı çok tartışıldı ve tartışılmaya da devam edecektir.

Ama bir rüyanın sonuna gelindiğini artık idrak ve ikrar etmenin zamanı geldi.

İçinde bulunduğumuz durumu tarif edebilecek en iyimser tanım ancak “kabus” olabilir.

Zira “Analar ağlamasın” diye başlatılan bir sürecin sonunda Erdoğan’ın liderliğini yaptığı siyasi iktidarın bu millete sunduğu tek başarı hikayesi, Irak Kürdistanı’na yapılan son hava operasyonlarında “390 teröristin etkisiz hale getirilmesi”  ve “26 güvenlik görevlisinin şehit düşmesi” oldu.

Sonunda anlaşıldı ki, “Türk usulü” bir barış yapamıyoruz. Ama “ Öldürmeyi çok iyi biliyoruz”…

Herşeyden önce, bundan böyle “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” çerçevesinde bir çözümü hayal etmek bile naiflik olacaktır.

Nihayetinde, İmralı süreci o çok savunulan “yerel, özgün ve yerel” niteliğiyle, Kürt ve Kürdistan sorununu Türklerin ve Kürtlerin ittifakı ve inisiyatifinde bir çözüme kavuşturma girişimiydi. Bu girişimin mottosu da “Kürtler Türkiye’yi bölmeyecek, Türkiye Kürtlerle büyüyecek” ti.

Ama bu ittifak kurulamadı, bu inisiyatif gelişemedi…

Onun yerine tahkim edilmeye çalışılan bölgesel ve uluslararası ittifakların ise nasıl bir inisiyatif geliştireceği meçhul.

Öyle görünüyor ki, ABD’nin PKK’ye yönelik bu son saldırıları “kutsayan” desteği, Türkiye’nin IŞİD’le mücadeleye katkısıyla doğru orantıda seyredecek.  Ancak, bu destek örneğin Türkiye’nin her fırsatta dile getirdiği gibi Rojava’da kurulan Kürt entitesini ortadan kaldırma hedefine hizmet etmeyecek.

Sonuçta, PKK’yi askeri ve siyasi olarak zayıflatması muhtemel bu süreç, ABD’nin Rojava’da PYD’yi meşru bir muhatap olarak kabullenmesini ve Türkiye’ye rağmen uluslararası alana taşımasını kolaylaştırıcı olabilir. Dolayısıyla, ABD hem kısa vadede Türkiye’yi IŞİD’le mücadeleye aktif olarak katma ve hem de orta vadede Suriye’nin yeniden yapılanmasında Kürtleri yanında tutma planlarında başarılı olabilir.

Sözkonusu Kürtler olduğunda takındığı tutum her zaman belirleyici olan İran’ın ise Türkiye ile rekabetinde zaten elinde hazır tuttuğu PYD kartını tıpkı Irak Kürdistanı’nda olduğu gibi daha da güçlendirme eğilimine girmesi şaşırtıcı olmaz. İran Dışişleri Bakanı Zarif’in son gün iptal olduğu duyurulan Türkiye ziyareti ve İran-Türkiye sınırını kapatma kararı, bu yönde değerlendirilebilecek ilk işaretler.

Peki ya Türkiye?

Etyen Mahcupyan “Ateşkes Aslında Niye Bitti?” diye sorduğu yazısında yanıtı şöyle veriyor: “Çünkü PKK Roja [v]a’da bağımsızlık arayışına girdi ve Türkiye’de sınırında bir PKK devleti istemedi…Unutmamak gerekir ki devletleşen bir PKK Türkiye’de iç savaş demektir. AKP kendi sınırında bir Kürt oluşumuna karşı değil. Hatta bu işine de gelebilir. Ama PKK tahakkümüne dayanan her türlü özerkleşmeye karşı. Dolayısıyla, PKK’nin vahim hatasını kullanmakta tereddüt etmedi ve ateşkesin bitirilmesi davetini geri çevirmedi”.

Demek ki, savaşı kim başlattı diye günlerdir yapılan tartışmaların bir anlamı yokmuş…

Demek ki, Türkiye Rojava’da kantonların kurulduğu ilk günden beri bir savaşa hazırlanıyormuş…

Ve bugün Irak Kürdistanı’na doğru havalanan uçaklar, aslında Suriye Kürdistanı’nı bombalıyormuş…

Nihayetinde, Türkiye bu son saldırılarla Suriye’de PKK tahakkümününden “kurtarılmış” bir Kürt oluşumu tahayyül ediyormuş.   

Mahcupyan’ın bu analizinden yola çıkacak olursak, ABD ve Türk Dışişleri’nden gelen çelişkili açıklamalara rağmen temelde iki ülke arasında varılan mutabakatta bir sorun olmadığını söylemek de mümkün görünüyor: PKK’nin tasfiyesi planı güncel biçimiyle Suriye Kürdistanı ve PYD üzerinden şekillendiriliyor.

Bu planlamalar hedefine ne kadar ulaşır bunu yaşayarak göreceğiz. Ancak, bu aşamada en azından sonuna gelinen rüya yani “İmralı süreci” bağlamında şu gerçeğin altını çizmek gerekiyor:

Evet, PKK Rojava’da bir devletleşme arayışına girdi. Ancak, Türkiye’nin sınırında bir PKK devleti istemediği doğru değil;en azından, İmralı sürecine angaje olurken böyle demiyordu. Üstelik, Mahcupyan’ın iddiasının aksine, devletleşen bir PKK’yi içeride barışın, bölgede ise büyüyen bir Türkiye’nin garantisi olarak kabulleniyordu. PKK’nin sürecin başından beri ısrarla vurguladığı “Verdikleri sözleri tutmadılar”, “Türkiye bir oyalama taktiği uyguluyor” eleştirilerinin gerekçesi de buydu ve haklı çıktı.

Son tahlilde, “İmralı süreci” de özünde PKK’nin tasfiyesi planıydı. PKK’nin de buna bir itirazı yoktu. Uzun bir savaş deneyiminden sonra silahlı bir örgüt olmaktan çıkıp siyasal ve meşru bir aktör olmak nihai ve stratejik bir hedefti.

Kürtler’de de nihayet “onurlu bir barış” umudu doğmuştu.

Ama öldü…

Yaşatılamadı…

Zira öldürmeye gelince,

 Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz…