Anasayfa > Haftalık Yazılar > Ölümünün Yüzüncü Yılında Tevfik Fikret

Ölümünün Yüzüncü Yılında Tevfik Fikret

Barış Özkul

16 Ağustos 2015

19 Ağustos, Tevfik Fikret’in yüzüncü ölüm yıldönümü. Türkiye’nin bir asırdan fazladır süren ideolojik kavgalarında belli dava adamları saptanır ve bunların etrafında bazı kamplar oluşturulur. Fikret de bir dönem bu akıbete uğradığı için edebiyat tarihindeki yerinden çok “Fikret-Akif” meselesi adını alan kavgadaki yeriyle önemsenmişti. Ama öncelikle bir edebiyatçı olduğuna göre bu anma yazısında ilkin şairliği üstüne birkaç şey söylemek doğru olur.

Tanzimat’tan Servet-i Fünun’a

Tanzimat’tan Tevfik Fikret’in bir şair olarak ünlendiği Servet-i Fünun'a kadar Türk edebiyatında bir nesil bolluğu göze çarpar: Tanzimat’ın ilk neslini oluşturan Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa, şiiri bir memleket meselesi olarak “avam”a indirmeye kararlı bir bürokrat-aydın nesliydi. Namık Kemal'in “bais-ü şekva bize hüznü umumidir Kemal, kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına” dizesi bu neslin şiirle kurduğu ilişkiyi iyi anlatır. Edebiyatı hüzn-ü umuminin hizmetine sunarak popülerleştirmenin kaçınılmaz bir sonucu olarak şiire siyasal retorik girmiştir.

1870’lerin Abdülhak Hamid-Recaizade Ekrem neslinde, estetik kaygılar ağır basar. Bir önceki neslin öncülük ettiği Divan Edebiyatı’nın mazmunlarından uzaklaşarak şiire yeni imkânlar kazandırma çabası Hamid’in Makber’i ile mücerred-metafizik şiir arayışına; Recaizade Ekrem ile “zevk-i selim” ve “talim-i edebiyat” kavramlarını merkeze alan bir sanatsal farkındalığa evrilir.

1880’lerin ara nesli (Nabizade Nazım, Mehmed Celal vd.); edebiyatın ana mecrasının gazetelerden dergilere kaymasıyla genişleyen edebiyat camiasının yenilik arayışından, deney merakından beslenir. Bu nesil, bir yandan hayaliyyun-hakikiyyun (romantizm-realizm) tartışmasına pürdikkat kesilirken bir yandan yeni terkiplere, yeni ifade araçlarına varmanın yollarını arar. 1880’lerde Osmanlı edebiyatının terminolojisi ve vokabüleri çeşitlenirken geleneksel şair tanımı da değişir:

“Mahzun çehresi solmuş, nur-ı zekâ neşreden gözlerine sirişk-i teessür dolmuş, ara sıra içini çeker, hazin hazin dolaşır, ekseriya zulmetde, fırtınalı gecelerde bir mezarın mermerine dayanmış, elini başına koymuş, gâh bir necme bakar, düşünür, gâh bir yaprak sadası duyar, ağlar bir insan. Tabiat tarafından bedbahtlığa mahkûm olarak dünyaya gelmiş…”1

Bütün bunlar kırk küsur senede olmuştur. Bu kadar zamanda dört neslin eskitilmesi kuraldışı bir durumdur. Teamülleri oturmuş, yerleşik bir edebiyat kırk senede dört nesil çıkartmaz. Batı’da belirli bir nedensellik silsilesi içinde üç asra yayılan romantizm-realizm-natüralizm tartışmalarının burada kırk yıla sığması (abes-muktebes tartışmasının hemen bir kamplaşmaya yol açması), Osmanlı aydınının Batı edebiyatıyla kurduğu ilişkinin daha ziyade rastlantısal, ferdi seçimlere dayandığını gösterir. Zola’nın okuruna, "şimdi size natüralist bir roman nasıl yazılır göstereceğim" diye seslenip Müşahedat'ı yazması düşünülemezdi. Ahmet Midhat Efendi, tam da bunu yapmıştır. Dönemin Osmanlı aydını, yazı hayatı ile memuriyet hayatı arasında ayrım yapamadığı için okura bir iç zorunluluktan çok bir görev duygusuyla seslenmiştir. Bu nedenle Osmanlı edebiyatı, estetik planda olgunlaşamadığı gibi didaktizm dozu yüksek bir retoriği kara bir talih gibi beraberinde taşımıştır.  

Fikret’in Şairliği

Tevfik Fikret de sanatsal yeteneğiyle tanınmış, temayüz etmiş bir şair değildir. Osmanlı şiirinin estetik düzeyini bir gömlek ileri taşıdığı söylenemez.

Zaafları en çok “tabiat manzumelerinde” meydandadır. 

Servet-i Fünun şairleri 1890’larda Fransız şiirinin etkisiyle bir tablo-şiir furyası başlatmışlardı. Ne var ki şiirleri kartpostal etkisi yaratmaktan öteye gidemedi. Aynı zamanda bir ressam olan Fikret de tabiat karşısında oldukça tekdüze hislere kapılır. Şiiri aruz vezninin monoton müzikalitesinden kurtarmak isterken yerine kendi kendine mırıldanan yavan bir nesir ve basmakalıp imgeleri koyar. “Süha ve Pervin”’den:

         Emellerimde soluk bir hazan tezehhür eder.

         Ne isterim mesela: bî-hudud bir meşcer,

         Fakat ağaçları hep serşikeste, hep üryân;

         İçinde bir derecik, bir şelâle-i giryan;2

        [Emellerimde soluk bir güzün çiçekleri var

        Ne isterim mesela: bir sınırsız ormanlık

        Fakat ağaçları çıplak, kırık bükük dallar;

        İçinde bir derecik, bir inildeyen çavlan]

***

Şimdilik bunun fazla yerli bir manzara olduğunu, Fikret’in bu nedenle basmakalıp imgelerle idare ettiğini kabul edelim.

Kaçış, uzlet, yalnızlık, karamsarlık Servet-i Fünun şairleriyle anılan “hasletler”di. Fikret de Aşiyan’da mezarlığın ortasında inzivaya çekilecek kadar karamsar birisiydi. Abdülhamid devrinde düzenlenen şehrayinlere tepki olarak Aşiyan'da karanlığı ve yalnızlığı tercih ederdi. Buna benzer sembolik jestlerini şiirleştirirdi de ("Şehrayin" vb.).

Fikret kadar karamsar bir şairin kaçış düşüncesini fetişleştirmesi doğaldır. Dönemin gazetelerinden birinde Britanya’nın Yeni Zelanda’da kuracağı kolonide çalışacak kişiler aradığına ilişkin bir haber okuyunca heveslenir ve bu hayalî cennete bir şiir yazar. Burada artık yerli bir manzara sözkonusu değildir. Ama Fikret’in tabiat karşısında kapıldığı duygular aynıdır. Hiç gitmediği Yeni Zelanda, “Yeşil Yurt”, bir Ege kasabası kadar tanıdıktır:

     Bahara benzetilir bir yeşil saâdettir

     Gülümseyen ovanın vech-i pür-gubârında;

     Köyün, uyur gibi, müstağrak-î sükûnettir

     Bütün hayâtı ufak bir çayın kenârında.

     [Bahara benzetilir bir yeşil mutluluktur

     Gülümseyen ovanın tozlu düzlüğünde;

     Köyün, uyur gibi, sessizliğe gömülmüştür

     Bütün yaşantısı ufak bir çayın kıyısında;]

Fikret’in şiirinde tabiat dönüşüme uğramaz, hiçbir fevkadelelik taşımaz - sanatçı eli değmemiştir. “Mâi Deniz”’den:

     Sâf ü râkid… Hani akşamki tagayyür, heyecan?

     Bir çocuk rûhu kadar pür-nisyan

     Bir çocuk ruhu kadar şimdi münevver, lekesiz,

     Uyuyor mâi deniz.

Polemik ve Retorik Şairi

Fikret’i düşünce ve kültür dünyasında önemli bir figür haline getiren tarafı, şiiri etkili bir siyasî polemik aracı olarak kullanabilmesiydi. Gençliğinde bir ara (Mirsad’ı yazdığı yıllar) övgüler düzdüğü Abdülhamid’e 1890’ların ortalarından başlayarak gittikçe şiddetlenen bir retorikle muhalefet etmişti. 1905’te Abdülhamit suikastinin failine “ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın! Attın, ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın” diye seslenecek kadar korkusuz bir tarafı vardı.

II. Meşrutiyet’ten sonra, şimdi bir zamanlar Abdülhamid karşısında desteklediği İttihatçılar’a, benzer bir retorikle yüklendi. "Hân-ı Yağma"’daki “Yiyin efendiler, yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin; Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” mısraları popüler hafızaya kazınmıştır. Belagat ve hitabette Fikret son derece etkilidir.

Siyasî iktidarın değişmesiyle yatışmayacak türden varoluşsal kaygıları da vardır. Ateizme/deizme yakın görüşlerini dile getirmek için fırsat kollar; ona zangoç diyen Mehmet Akif’e şöyle seslenir: “Enbiyadan yaşarım müstağni. Bir örümcek götürür Hakk'a beni. Din-î hak bence bugün din-î hayat; Sen ne dersin buna hey Molla Sırat?”

Öte yandan bir sosyal Darvinist de değildir. Ondan önce Beşir Fuad’ın temsil ettiği bilim mistisizmini sanatla dengelemeye çalışır. “Terakki” fikri adına sanatı gözden çıkarmaya razı olmaz: “Gez, dolaş kâinât-ı efkârı… Pür-tehalük, hayat-ü kuvvetten ne bulursan bırakma: san’ât, fen, itimad, itina, cesaret, ümid, hepsi lazım bu yurda, hepsi müfid.”

Tanpınar, Tevfik Fikret’in siyasal-sosyal temalardaki şiirlerini birer “hatiplik jesti” olarak değerlendirir. Bu tür jestlerin iyi bir şairin estetik cevherini gizleyeceği, örseleyeceği bellidir. Ama “vakıâ kendisi büyük ihtirasların, çılgınca heyecanların, ifratta dolaşan benlik davalarının adamı değildi. Sâkin ve mutedil şehirli hazları ve ıstırapları içinde yaşıyordu”3 derken Fikret’e bir miktar haksızlık etmektedir.

Fikret küçük ihtirasların ve heyecanların şairi olmadığını gösteren “Tarih-i Kadim” ve “Sis” gibi şiirler de yazmıştı. “Tarih-i Kadim”’de hamasete düşmeden radikal eleştiriler yöneltir:

               Her şeref yapma, her saadet piç;

               Her şeyin ibtidâsı, âhırı hiç;

     Din şehit ister, asuman kurban;

     Her zaman, her tarafta kan, kan, kan!..

     Söyler, inler, sayıklar; elhâsıl

     Beşerin anlatır, ne yolda, nasıl

     Bu sakaametli [hasta] ömrü sürdüğünü…

“Sis”’te Abdülhamid döneminde ikbal merdivenini tırmanmak için el etek öpenlerden adalet dairesinin köhneliğine kadar türlü sorunla hesaplaşır. Dönemin bireysel direnişlerinin ortak yazgısı olan bir nihilizm hâkimdir üslûbuna:

     Ey kıble-yi ikbâle çıkan yol: reh-i pâbûs;

     Ey havf-ı müsellah ki, haşaratına râci

     Öksüz, dul ağızlardaki her şekve-i tâli;

     Ey şahsa masûniyyet ü hürriyete makrun

     Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kaanun;

     Ey va’d-i muhâl, ey ebedî kizb-i muhakkak,

     Ey mahkemelerden mütemâdi sürülen hak.

     [Ey ikbâl kıblesine çıkan yol: ayak öpme;

     Ey eli silahlı korku, ki ettiğin kötülükler yüzündendir,

     Öksüz, dul ağızlarındaki her yakınış talihten;

     Ey kişiye dokunulmazlık ve özgürlüğe benzer

     Bir soluk alma hakkı veren kanun masalı;

     Ey gerçekleşemez vaat, ey ebedi ve mutlak yalan;

     Ey mahkemelerden bitevi sürülen hak]

Kimin Şairi?

Türk sağı yıllar yılı Tevfik Fikret’i “Türk örf ve adetlerine” aykırı görüşleri olan, “ecnebi özentisi” bir şair olarak anlattı ve karşısına Mehmet Akif Ersoy’u çıkarttı. “40”larda Yeni Sabah gazetesinde Eşref Edip, Fikret'in Marksist olduğu iddiasıyla “eserleri yakılmalıdır” başlıklı yazılar yazdı. Rıza Tevfik, herhalde şiirlerini beğendiğinden, Fikret’in dindar bir şair olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Edebiyat tarihçisi Mehmet Kaplan, şu sonuca vardı:

“Nefret duygusu, gururu ve içe dönük mizacı dolayisiyle Türk halkının din, gelenek, örf ve adetlerinden kopan Fikret’in hayata bakış tarzında sun-î ve mücerret bir taraf görülür. Onun şiirlerinde Nâmık Kemal, Mehmed Emin, Mehmed Akif, Rıza Tevfik ve Yahya Kemal’in eserlerindeki yakınlığı ve sıcaklığı hissedemeyiz. Kendisini Amerikan Koleji’nde daha rahat ve emin hisseden Fikret, Türk toplumuna âdeta bir yabancı gözü ile bakar.”

Fikret, Cumhuriyet tarihinde daha çok Kemalistler tarafından okundu. Mustafa Kemal’in Tevfik Fikret’ten etkilendiği, “fikri hür, irfanı hür, vicdânı hür” vb. dizelerinin Kemalizm’in lügatine yerleştiği bilinir. Öte yandan Kemalistlerin toz kondurmama politikası da Fikret'le sağlıklı bir ilişki kurulmasını engellemiştir. Sabiha Sertel, “40”larda yazdığı Tevfik Fikret kitabında su katılmadık bir Kemalist şair portresi çizer ve Fikret’in "irtica cephesine" savaş açmış, laik, anti-emperyalist, bağımsızlıkçı bir şair olduğunu ileri sürer.

Tevfik Fikret’i Kemalist ve milliyetçi-mukaddesatçı cenahın mutlak retçi yahut mutlak sahiplenici yaklaşımından kurtarmak; bir dönemin trajedisine kurban giderken gerisinde sihirli bir tesir bırakan bir şair olarak değerlendirmek doğru olacaktır.

"95’e Doğru"’da “gölgesi bir tac-ı harisin saklar mütelâşi, mütereddid, mütemerrid, evza-ı şeb engizini bir bum-ı habisin” derken habis tabiatlı bir hükümdardan yakınır. Yüz yıl sonra o habis tabiat başka bedenlerde toplumun üstüne ağır bir dert olarak çökmeye devam ettiğine göre bahsettiği trajedi henüz bitmedi.


1 Mehmed Celal’den aktaran Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret: Devir, Şahsiyet, Eser, s. 10. İstanbul: Bilmen Basımevi, 1971.

2 Yazıdaki bütün Tevfik Fikret alıntıları için bkz. Rübab-ı Şikeste, Kırık Saz, Türkçeleştiren Ahmet Muhip Dıranas, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 1975.

3 Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, s. 268, Dergâh, 7. Basım, Ekim 2005.