Anasayfa > Haftalık Yazılar > Barışı Örgütlemek

Barışı Örgütlemek

Arzu Yılmaz

28 Ağustos 2015

Birikim Dergisi’nin Ekim 2014 tarihli sayısında “Barışı Örgütlemek” başlığı altında kaleme aldığım tartışmada, PKK tarihinde barışı örgütleme çabasının en az yürüttüğü savaş kadar süreklilik taşıdığına dikkat çekmiştim.

Bu durumun iki temel nedene dayandığı söylenebilir.

Birinci nedeni Kürtlerin savaş ve siyasete yükledikleri anlamdır. Her siyasal girişimleri kitlesel katliam ve göçlerle bastırılan Kürtler için siyaset, yaşamın doğrudan ya da dolaylı tehditlere açık olduğu bir alandır.  Oysa savaş, sözkonusu tehditlere karşı bir savunma mekanizması geliştirir.

Bu haliyle savaş bir saldırı değil, savunma aracıdır.

Ve yaşamın görece garanti altına alınacağı demokratik siyaset alanını açmanın kaçınılmaz bir önkoşulu olarak görülür.

Bu bağlamda, Kürt siyasal tarihinde silahlı güçlerin misyonu da müphemdir. Zira savaşın olağan ve sürekli, barışın ise istisna bir hal olması, savaşın yanında barışı örgütleme misyonunu da silahlı güçlerin üstlenmesine fırsat verir.

Dolayısıyla, barış savunmanın bir parçası olarak örgütlenir.

Nihai barışın Kürdistan’ın yönetimine Kürtlerin ortak olduğu bir an olarak tarif edildiği bu kurguda, o an gelene kadar savaş ve barış alanları arasında keskin bir ayrım yapmak ise zor ve yararsızdır.

PKK özelinde barışı örgütleme misyonun bir başka işlevi de zaman içinde değişen ve çeşitlenen koşullara uyum açısından sağladığı avantajlardır. Örneğin PKK, Avrupa’da kazandığı kitlesel desteği büyük ölçüde yürüttüğü barış faaliyetlerine borçludur. Bu faaliyetler hem Avrupa’da yaşayan Kürtlerin mobilize olmasında hem de Avrupa kamuoyunda ilgi ve sempati uyandırmada etken bir faktördür.

Aynı şekilde, özellikle son on yılda Türkiye’nin Batı’sında gelişen farkındalık ve eylemlilik hali de bu faaliyetlerin bir ürünü sayılabilir. PKK, Kürtlerin ve Kürt sorununun varlığını savaş yoluyla duyurmuş olsa da, bu uğurda yürüttüğü mücadelenin sahiplenilmesini barışı örgütleme yeteneğine borçludur.

PKK’yi yalnızca bir gerilla hareketi olmaktan çıkartıp kitlesel bir ağ hareketinin merkezine yerleştiren asıl dinamik de bu yetenektir.

Bu çerçeveden bakıldığında, bugün HDP ve KCK temsilcilerinin yaptığı açıklamaları bir bütünün parçaları arasında doğan çelişki ya da çatışmadan çok, savaşı ve barışı örgütleme misyonunu birlikte yürüten bir yapı içinde her bir parçanın kendi işlevini bir diğerinin gücünü tahkim edecek biçimde yerine getirmesi olarak anlaşılabilir.

Bu durum aslında PKK’nin hedeflediği siyasallaşmanın gereği olarak her bir parçanın özerkleşmesi ve kurumsallaşması sürecinin de bir yansıması olarak okunabilir.

Zira HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın “Ama’sız ancak’sız silahların bırakılması” konusunda yaptığı çağrıya KCK’den gelen yanıt, bir çelişki ya da çatışmadan çok bir uyuma işaret ediyor.

HDP’nin kuruluşundan bu yana KCK tarafından çeşitli vesilelerle dile getirilen eleştiriler ise temelde HDP’nin daha kapsayıcı ve aktif bir tutum geliştirmesi ihtiyacına dayanıyor. Çünkü HDP’nin üstlendiği barışı örgütleme misyonunu bugün Türkiye’de yalnızca bir muhalefet gücü olarak yürütmesi sonuç vermez.

HDP Türkiye’de iktidar olamayacaksa da iktidarı yönlendirebilecek ya da etkileyebilecek bir pozisyonda olmalı ki, acil ve ertelenemez bir ihtiyaç haline gelen barış gerçekleşebilsin.

Zira barış iktidarların keyfine bırakıldığında her defasında ortaya çıkan durum malum…

Dolayısıyla, KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın “HDP’nin kendisini bazı marjinal yaklaşımlardan kurtarması gerektiği” şeklinde kamuoyuna yansıyan sözleri ya da Mustafa Karasu’nun 7 Haziran sonrasında  “emanet oylar” vurgusuna karşı çıkması bu bağlamda değerlendirilebilir.

En son Duran Kalkan’ın “Başkalarına çağrı yapıyorlar ama kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar” sözlerinin de HDP’nin pozisyonunu zayıflatmaktan öte güçlendirdiği gerçeğini gözden kaçırmamak gerekiyor.

Bu sözlerin neyi murad ettiğinden bağımsız kamuoyunda doğurduğu intiba, savaşın giderek yayıldığı şu günlerde bile barışı örgütleme misyonunun sürdürülmesine fırsat veriyor. 

Son tahlilde, savaşın ve barışın birlikte örgütlendiği siyasal bir gelenek içinde bu geleneği sürdüren aktörlerin birbirleriyle kurduğu ilişkinin bir rekabete içkin şekillenmesi doğal kabul edilebilir. PKK’de de bu rekabetin yaşanmadığı söylenemez.

Ancak, bu rekabetin tarihsel bir perspektiften değerlendirildiğinde hareketin devamlılığını ve hükmettiği alanın genişlemesini kolaylaştıran bir seyir izlediğini de hatırda tutmak yerinde olur.

Bu bağlamda, HDP’nin geçici seçim hükümetinde yer almasının ve 1 Kasım’da yapılacak seçimler ertesinde yeniden Meclis’e girmesinin de aslında Kürt Siyasal Hareketi’nin yıllardır Ankara’da aradığı ama bir türlü bulamadığı siyasi muhataplığın yine Kürt Siyasal Hareketi eliyle inşası yolunda önemli bir adım olacağını görmek gerekiyor.

Bu haliyle de tıpkı savaş alanında olduğu gibi barış alanında da iş Kürtlere düşüyor.

Bir başka ifadeyle, Kürtler barış masasının her iki tarafını aynı anda örgütlüyor.

Doğrusu bu kadar işin altından kalkmaya çalışırlarken hala ortada bir çelişki ya da çatışma olduğunu iddia edenlere de “O kadar kusur kadı kızında da olur” sözünü hatırlatmak gerekiyor.