Anasayfa > Haftalık Yazılar > Turgut Uyar ve Boğaziçi'nde Sefahat

Turgut Uyar ve Boğaziçi'nde Sefahat

Murat Belge

07 Eylül 2015

Suçlu bulundu!

Neyin suçlusu?

Beni yıllardır sinir eden, banalitelerin banalitesi, klişelerin klişesi, “Boğaz’a karşı rakılarını [ya da viskilerini] yudumlayanlar” basmakalibizmi var ya, onun erken bir kullanıcısı bulundu.

Bilin bakalım, kimmiş?

İmkân yok, bulamazsınız: Turgut Uyar!

Yıllar ve yıllar önce, Turgut Uyar, Türkiye’m adlı şiir kitabını çıkarıyor. Bu, daha Turgut Uyar çoğumuzun onu tanıdığı şiirsel kimliğini bulmasından önceki bir tarihte. Başarılı bir kitap değildir Türkiye’m. O sırada bir yandan da bazı düzyazılar yazmakta. Bunlardan biri de “Şiir Üzerine Mektup”. Orada Turgut Uyar şunları söylemiş:

“Benim gibi düşünen her şair, sanatkâr, bu memleketin kalkınmasında kendi omuzlarında da ufak bir yük taşımanın sorumluluğunu duymakta ve bundan zevk almaktadır. Köyümüz ve köylümüz, böyle hiç azımsanmayacak sefalet ve cehalet içindeyken, hâlâ Boğaz’ın gümüş suları üzerinde ve sedef mehtap altında bir sızlama, zamparalığa çıkmış, bahtiyar fanilerin mısralarını, maceralarını okumak, yazmak ve bunların sanat, şiir namına ve iyi niyetle de olsa müdafaasını yapmak. Ya çok iyimserliğe veya (affedersiniz bence) geniş bir lâkaydî ve vurdumduymazlığa delâlet eder.”

Söyleyen Turgut Uyar ve bağlam adamakıllı farklı: Anadolu’nun sefaleti devam ederken İstanbul’da “Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar” ya da, sözgelişi, “Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek’te” ya da “Dalgın suya bir hak” türü bir edebiyat yapanlara kızıyor Turgut Uyar. Yani bir tür sosyalizm yapıyor. Ne tür sosyalizm? İyice kaba saba bir sosyalizm. Bu lakırdıları bir sosyalist söyledi diye gökten bilgelik inmiyor o lafların üstüne. Anadolu’da sefalet olması bir uykuyu cananla beraber uyumayı bir günah haline getirmiyor. Bölümü alıntılayan Orhan Koçak da tabii farkında banalitenin: “İş kendi görüşünü belirtmeye geldiğinde bir Demokrat Parti milletvekili adayı gibi konuşmaktadır genç şair” diyor. Bunlar ‘50’lerde yazıldığı için “Demokrat Parti milletvekili adayı” gelmiş aklına. Ama iş bu tür bir “popülizm”e geldi mi, Demokrat Parti, Sosyalist Parti, AKP, MHP fark etmez, hepsi aynı söyleme sarılır.

Turgut Uyar’ın bunları söylemiş olması, bana bu son cümlenin içerdikleri açısından ilginç geldi zaten. Ernesto Laclau’nun Politics and Ideology in Marxist Theory’si ile Chantal Mouffe ile birlikte yazdıkları Hegemony and Socialist Strategy adlı kitapları hatırlattı.

Yazarlar, Gramsci’nin çizdiği bir topografik harita üstünde konuşmaktadırlar: “tarihî blok”, “geleneksel aydın”, “organik aydın” v.b. Gramsci’nin “siper savaşı”nın hüküm sürdüğü bir alanda, ideolojik mücadele… Büyük harfle yazılacak olan kelime, “İdeoloji”. İdeolojinin ögeleri nasıl eklemlenecek?

“Boğaziçi” bunlara cevap veriyor. Turgut Uyar, kaba maba, “sol” denecek bir “eklemleme” yapmış (sorunu, “bu ülkede nasıl şiir yazılmalı?”): Anadolu’yu gezmiş, sefaleti görmüş, ama ülkeyi de sevmiş. Diyor ki “memleketin sorunlarını anlatan, dile getiren bir şiir yazılmalı”. Diyor ki, “ortalığı kaplayan” şairler bunu yapmıyor; sınıf ayrıcalıkları sayesinde tadını çıkardıkları güzel şeylerin yüksek edebiyatını yapıyorlar. Böyle olmamalı.” Bunu vurgulu söylemek için de İstanbul’u, Boğaziçi’ni, mehtabı seçmiş.

Dediğini yapıyor mu? Hayır, yapmıyor. Hasan İzzettin ya da A. Kadir şiiri yazmıyor, gidip Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı yazıyor. Ama bizim şimdiki bağlamda bu önemli değil.

Aradan yıllar geçiyor. Herkes biliyor, hatırlıyor mu, Turgut Uyar, “Şiir Üzerine Mektup” adındaki metninde ne demiş? Hayır, kimse hatırlamıyor. Bunu ben de bilmediğim için şimdi “işin kaynağı” olarak Turgut Uyar’ın yakasına yapışmışım; acaba sahiden ilk o mu Boğaziçi’ni böyle bir “sınıf kontrastı” yapmak üzere diline dolayan? Ayrıca, ondan sonra kimbilir kaç kişi, kaç kere, aynı sakızı çiğnedi?

Çünkü zaten çok kolay, çok göz önünde; onun için hemen “popüler” olmaya yatkın.

Yığınla adam bu “kontrast”ı, “yoksul halkımız”ın durduğu nokta perspektifinden tekrar tekrar dile getirmiştir ve muhtemelen bunların yüzde doksan dokuzu yazıya geçmemiştir.

Derken, bir gün geliyor, “Anadolu’da sefalet/Boğaziçi’nde sefahat” teması sağın eline geçiyor. Oradan biri “akıl ediyor” bunu (diyorum ya, “çok kolay”, “çok göz önünde”, onun için de aslında Turgut Uyar’a yakışmıyor, ama herhangi bir orgeneralin ağzından dökülmesini de kimse yadırgamıyor). Biri demiş ki “Bu Kürt sorunu askerî yöntemle çözülmez, ancak kötüleşir. Bu ‘ölü ele geçti’ edebiyatını bitirmek gerek.”

General falanca bunu işitince sinirlenir. Kendi “vak’a mahallinde” ya… eleştiride bulunan zibidi de İstanbul’da oturuyor, hali vakti yerinde; herhalde Boğaz’a gidip bir şeyler zıkkımlanıyordur. Böylece aynı popüler-ideolojik ögeler farklı bir kombinezon içine giriyor; “sol bir şiir” savunusu olmaktan çıkıp faşizan bir baskı politikasının savunmasına dönüşüyor. Aynı ögeler: Yoksul halkımız, askere alınıp gidip orada dövüşenler, orada can verenler, anneleri, babaları, ama bir de orada onlarla birlikte olayı yaşayanlar (ve muhtemelen ölmelerinin emrini verenler)… Bunlar hepsi, bu cümleyle, aynı safa geliyorlar; “Bu iş böyle olmaz” diyen züppe de, düşman safına yollanıyor. Bunun da arkasını çeşitli biçimlerde getirebilirler – getirdiler de. İşte, Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar olayı.

“İdeolojik mücadele” böyle bir şey. Bunu sağda durarak yapan adamın gözünde “doğru”, “etik” v.b. kavramlar yok. Önyargı onun başlıca besini olduğu için o da onu besliyor. Solda durarak ideolojik mücadele yapacak adamın işi zor, çünkü o aynı şeyi yapamaz, yaparsa da yaptığı gelip onu da vurur. Burada Turgut’u da vurduğu gibi.

Ve tabii, böyle bir şey yokmuş gibi de davranılamaz.