Anasayfa > Haftalık Yazılar > Hepimiz Suçluyuz Çünkü

Hepimiz Suçluyuz Çünkü

Erdoğan Özmen

08 Eylül 2015

Çocuk ölüler. Ufacıklar. Kıyıya vurmuş, öylece yatıyorlar. Anasız babasızlar. Ciğerleri patlıyorken, soğuk karanlık sularda donuyorken, başlarına gelen hiçbir şeyi anlayamadan, dehşet ve acıyla iri iri açılmışken gözleri… morarmış ellerini tutacak, göğsüne sımsıkı saracak, ısıtacak, kucaklayacak, “ben buradayım işte” diyecek ana baba bile yokken o sırada, onlar da çok uzaklardayken, yapayalnızken ölmüşler. O yüzden daha da çok korka korka belli ki… Onlarınkine acı bile denemez artık belki de. Bu, bildiklerimizden hiçbirisi değil çünkü.    

Dünyanın bütün iyi, güzel, namuslu insanları aynı duyguyla kıvranıyorsa, bundan işte. Bir hayatın bu denli kahredici bir ızdırabı, böylesine bir “fazlalığı” taşıyamayacağını bildiklerinden. Başka her şeyin zerre kadar öneminin kalmaması.. Kendi çocuklarının yüzlerine bakamayacak gibi hissetmeleri… Onları okşamanın bahtiyarlığından bile utanmaları… “İnsanlığımdan utanıyorum” demeleri hep birden, çaresizce.. Hep bundan.

Öte yandan ama, ya korkunç bir tuzaksa bu? İstemeden içine düşüverdiğimiz ölümcül bir kısır  döngüye, en sonunda her şeyi yine aynı yerine oturtan zalim bir çarkın işleyişine teslim olmaksa?  Varoluşumuzun tutarlılığını ve dengesini sağlayan ve daima kendi üstüne kapanan bu açmaza en baştan mecbursak?  İnsanın, elinden gelenin, gücünün yettiğinin ancak bu kadar olduğuna, “büyük çaresizliğine” çoktan inandırılmış aciz/muhtaç bir varlık katına kadar düşmüş olması bahsini açmanın tam sırası değil midir?

Utançtan söz ediyorum.  Ağır bir utanç içindeyiz çoktandır, çünkü. Saf, mutlak utanç, ve başka hiçbir şey. Utançtan ölecek kadar. Yaptığı korkunç şeyi “gördüğünde”, taşıyamayacağı o utançla gözlerini oyan Kral Oidipus’un düştüğü yerdeyiz işte. En dipte. Daha önce de yazmıştım:    

“Çaresizce kendi içine çekilmektir utanç. Elimizden bir şey gelmediğinde, kahredici bir güçsüzlükle kalakaldığımızda duyduğumuz tarifsiz ıstıraptır. Tüm benliğimizi kat eden yok olma, kendini görünmez kılma arzusudur. Utanç son sığınaktır ‘aşağılanmış’ bir varoluş için. Kendi bakışımızdan bile kurtulmak isteriz o daracık zamanda. Yüzünü bile kaybetmektendir utanç. Kendi kimliğinden mahrum kalmaktan ötürüdür. İnsanın sadece kendi ile sınırlıdır utanç. Başka duygulara göre daha ‘ontolojik’ bir düzeye ait olması bundandır. Varlığımızın her yanından, bütün hücreleriyle ağır ağır kanamasıdır. Diri diri derimizin yüzülmüş gibi olması, yüzümüzün kızarması bu yüzdendir. İçimizin dışına çıkmış gibi olması ondan. “Yüzeysel dışavurumlar doğaları gereği bilinçsiz olduğu için mevcut durumun esas anlamına dolaysızca ulaşmayı sağlar.” Tanınmaz oluruz utandığımızda.

Susamak gibi, bir sancının saplanması gibi göğsümüze, birden utanırız. Apansızdır utanç. Sahip olduğumuz en asgari insaniyet zemininden neşet eder. Utanmamak elimizden gelmez o anda. Utanç yoksa insanlıktan çıkılmıştır. Kendimden utanırım, insanlığımdan. Uzun süre katlanamam utanca, bu yüzden. Utancın bizi ezen ağırlığı, bir güç ilişkisini ve gerçek, doğrudan bir yüzleşmeyi dayatmasındandır biraz da. Daima ‘vahşi’ bir şey vardır utançta, tekinsiz, adlandırılamaz bir fazlalık.”

Utanç içinde her gün kahrolmanın bedeli delirmek bile olabilir pekala. Çırılçıplak kalakalmak ya da. Bir başına. Kelimeler bizi terk edip yüz üstü bıraktığında, anlamın çöktüğü noktada başlar çünkü utanç.  Aşağılanmış, benlik-değerini kaybetmiş hisseden öznenin kabullenmek zorunda kaldığı çiğ, kaba acıdır o. Kalbime saplanan paslı hançerdir. Kör olmak isteriz çok utandığımızda. Gözden kaybolmak… Kendimiz görmüyorsak ötekilerce de görülmediğimizi düşünmek isteriz. Bedenimiz büzülür ve atıl, edilgen bir kıvam edinir, en çok o zaman. Utanç, bizi tam olduğumuz yerde zapt eden, pelteleşmiş bir şimdiki zamana mıhlayan, bulunduğumuz konumu kaçınılmaz kader olarak pekiştiren, gelecek ve ufuk duygumuzu körelten şeydir. Aşağılanma ya da mahcup edilmenin ızdırabı, kabul görme ya da onaylanmayı bekler bir tek, hepsi o. Bugün en fenası, yoksulluktan ve zayıflıktan duyulan ağır utanç duygusunun maddi koşullarımızı değiştirme ve toplumsal adalet ve kurtuluş için verilen mücadelenin yerini almış olmasıdır.

“Mahcubiyet ve utanç çoğunlukla kim olduğumuz hissiyle bağlantılıdır. Yoksul olmaktan, “erkeksi olmayan” bir erkek veya “kadınsı olmayan” bir kadın olmaktan ya da belli bir ulusun üyesi olmaktan mahcubiyet duyabiliriz.”[1]  

Demek ki neoliberal düşünce ve ruh ikliminin temel/kurucu unsurudur utanç. Yeni zamanların etiği utanç duygusu etrafında  örgütlenmiştir. Benliğin işletmeci/girişimci mantıkla ele alınması, üzerinde çalışılması ve pazarlanması gereken bir nesne, bir ürün gibi görülmesi, sıradan bir metaya indirgenmesinin öbür yüzüdür utanç.   Günümüz manevi ikliminin temel belirleyicisidir aynı utanç fazlalığı ve/ya da utanç yokluğu… Her şeyi kendi imbiğinden geçiren, kendi sözlüğüne göre yeniden yazan ve kendi gramerini dayatan temel şablondur bu.   

Asıl meselemiz bu olmalıdır, bu ölümcül utanç tuzağı. Çünkü bu düzeyde, bu kör utanç çıpasından kurtulamadığımız ölçüde, sahih ve kalıcı bir değişim arzusu taşımamız mümkün değildir artık. Ya aşırı utanç ya da sefil bir utanç yokluğuyla hepimizi yok edecek bu uğursuz eşiği atlamadan hiçbir şeyi göremeyecek, hakkıyla tartamayacağız.

Burada tutsağız işte. Bu uçuculuk, suçsuzluk ve sorumsuzluk uğrağında. Utanç bütün göğü kapladığında, en başta suçluluk ve sorumluluk etiği, etik bir mahiyet kazanan özne sise gömülür. Ortalıktan çekilir hatta. “Özgürce eyleyebildiğimizi –yani özgür olduğumuzu- bilmemizin tek yolu, kendimizi dışsal güdülerin kölesi olmaktan kurtarmamız gerektiğini söyleyen vicdanın sesidir.” çünkü. Bu yüzden Hans blumenberg’in tarif ettiği şey, istisna olmaktan çıkmış ve evrensel  bir nitelik edinmiş değil midir bugün:

“Diğer taraftan, istidatlı suçsuzlar –daha doğrusu, o suçluluk kabiliyetinden yoksun olanlar da daha iç açıcı bir manzara sunmazlar. Asla ve hiçbir konuda kendilerine düşen payı üstlenmez ya da hatta kabul etmezler; bunu beceremezler. Şen ruhlar olarak, küçük ya da büyük vaatlerinden döndüklerinin, sadakatsizlik ettiklerinin, kimliklerinden ya da hafızalarından kaçtıklarının farkına bile varmadan kaygısız bir ifadeyle yürüyüp geçerler.”[2]

Yürüyüp geçiyoruz artık. Hiç üstlenmeden, utanç içinde ve çabucak sonrakine atlıyoruz. Hafıza biriksin istemiyoruz.

Simgeselin (dilin, kültürün) çöküşü bu. Bütün müşterek zeminlerin ve referansların, gelenek ve göreneklerin yıkılışının, her birimizin saf/mutlak tercih ve kararın bireyleri haline gelişimizin öyküsü. Basbayağı çıplak, bağsız, korunaksız, dayanaksız kalışımızın… İyice abartarak söyleyelim: Bilinçdışından (bilinçdışının öznesinden) söz etmenin bile sorunlu, neredeyse ”imkansız” göründüğü, her türlü ortaklık duygusunu, kolektif davranış kipini, kolektif kurtuluş ve özgürlük arzusunu kaybettiğimiz yerdir burası.   

O yüzden, İnsan sihirli kelimeler arıyor böyle zamanlarda, ümitsizce. Birden her şeyi apaçık kılacak anlamlar olsun istiyor ya hayatında… En çok bundan sakınmalıyız, acelecilik ve kestirmecilikten. Bütün arayışımız o olacaksa eğer; eşit ve özgür bir dünya hayali kuranların, masumların, yoksulların, dışlananların, sesi kısılanların, garibanların, zulmedilenlerin hayatına tam denk gelecek, hepimizi asıl acılarımız ve hakikatimizle yüzleştirecek ortak sözün inşası yani… Bir lütuf gibi görmeliyiz bunu. Buna muktedir olduğumuza inanmalıyız yeniden; kulaklarımıza kardeşliği, aramızdaki derin birlik  duygusunu ve ortak kaderimizi fısıldayacak kelimeleri yaratabileceğimize.  J. Berger’in bilgece uyarısına uyma vaktidir şimdi: "gökteki cenneti yaratabileceğimiz bir dünyada değil de, tam tersine, cehenneme çok yakın bir dünyada yaşadığımızı düşünelim. Bu durum siyasal ya da ahlaksal seçimlerimizin tekini bile değiştirir mi? Gene aynı sorumlulukları yüklenmek zorunda kalacak, aynı savaşımı sürdürmekle yükümlü görecektik kendimizi. Belki de sömürülenler ve acı çekenlerle aramızda var olan dayanışma ve birlik duygusu daha da yoğunlaşacaktı. Değişecek tek şey umutlarımızın aşırılığı ve düşkırıklıklarımızın acılığı olacaktı."

En baştan ve esastan başlamalıyız aynı yüce sorumlulukla.  “Nasıl ki tek bir yaprak bütün bir ağacın gizli bilgisi olmadan sararamazsa, bir suç da topumuzun gizli rızası olmadan gerçekleşemez.” ise, hiç tereddüt etmeden bütün payımızı ve suç ortaklığımızı üstlenme cesaretiyle… Bir ödev bilinciyle…

Yoksa, sermayenin korkunç tiranlığı, ve onun mümkün kıldığı bu deli, kötü, gözü dönmüş adamların pis iktidar stratejileri hepimizi yok edecek.  


[1] R.Salecl, Seçme İkilemi, Çev. B. E. Aksoy, Metis Yayınları, 2014, s.116.

[2] H.Blumenberg, Endişe Nehri Geçiyor, Çev. C. Ener, Metis Yayınları, 2013, s.119.