Anasayfa > Haftalık Yazılar > Şehitler ve Şahitler

Şehitler ve Şahitler

Tanıl Bora

16 Eylül 2015

Şehitlik, kutsal bir kavram. Canını din uğruna feda etmek, anlamına geliyor. Yeni zamanlarda, modern ideolojilerin de fedaileri, şehitleri oldu. Seküler bir kutsallığın belki en bariz mertebesi, şehitlik. Ama tabii modern zamanlarda şehitlik kültünün baş varisi, milliyetçilik. Milliyetçiliğin dinle eklemlenmesine hatta bizzat bir din haline gelmesine kan verir şehitlik kültü - kelimenin tam anlamıyla, kan verir.

Şehit unvanının, aziz addettiği kayıplara mukabil, ‘karşı tarafın’ canlarını değersiz kıldığını biliyoruz. “Şehitler ölmez” iken, öteki tarafın ölüleri, çok defa cenaze hukukundan bile müstesnadırlar. Pınar Öğünç’ün salı günü Cumhuriyet’te yayımlanan röportajı, gencecik can vermiş Erzurumlu iki yoksul teyze çocuğunu anlatıyor. İki hafta arayla biri (Recep Beycur) asker olarak şehit düşmüş, biri (Rıdvan İpek) PKK’nin şehidi olmuş. (link) Babaları taziyeleri yan yana kabul ediyor. Recep’le Rıdvan’ın babalarına, ‘öteki’ çocuğun değersiz can veya “leş” olduğunu anlatabilir misiniz?

R. T. Erdoğan, Dağlıca katliamından sonra şehit ailelerini aradığını, hiçbirinin “olumsuz” tepki vermediğini söylemişti. Olumsuz tepkiyle kastettiği, iktidar savaşının kelimenin tam anlamıyla kanlı bir savaşa dönüştürülmesine ve bunun her gün yeni canlara mal olmasına isyan edenlerdi, onu bırakın, evladının canını feda ve helâl ettiğini söylemeyenlerdi. Erzurumlu iki babanın kendine kelime bulamayan kederi de “olumsuz” tepkidir muhakkak.

Şehit unvanının, ölümleri, hele genç ölümleri kabullenmeye, kayıpla baş etmeye ‘yaradığını’ da biliyoruz. Kaybın acısını övünçle, gururla saran bir unvan. Şehit hamaseti, metanetten ötesini talep ediyor: Şehitliği, arzulanan bir “mertebe” olarak, adeta kışkırtıyor bu dil. (Şehitlikten ötesinin ve güzelinin tahayyül edilemeyeceğini vaz’ederek, dünyayla beraber insanı da hiçleştiren Selefi İslâmcı hamaset, bunun bir uç noktası.) Sadece hayatın değil, ölümün bile canına okuyor…[1]

***

Şehit kelimesi ile şahit kelimesinin aynı kökten geldiğini biliyor musunuz? Sevan Nişanyan’dan okuyabilirsiniz: link. Aramcadan hem Batı dillerine hem Arapçaya geçen bu kelime, peygamberin mucizesine ve yüce Hakikat’e tanık olmak anlamına geliyor. İlk şahitlerin ardından, bu tanıklık uğruna ve bu tanıklığın imanıyla zulme göğüs gerenler, canını feda edenler de “şahit” sayılmış. (Hakikate şahadetini, şehit olmak pahasına savunan İsa, ilk şahit ve ilk şehit...) Daha sonraları, din uğruna ölene verilen şehit sıfatı ile, dinî bağlamından azade olarak tanıklığı anlatan şahit adı, ayrışmış.

Dinî söylemde şahitlik, hâlâ kuvvetli bir kavram olarak bakîdir. İnananlar, bir şahitler cemaatidir. Zulme ve hakikate tanık olmaları, şahadet etmeleri beklenir. Elbette sadece izleyici olarak kalmak değil, müdahil bir şahitliktir murat edilen. Ama ondan önce, her şeyden önce, farkında olma, hakikati arama, adaleti gözetme sorumluluğudur.  Çaresizken bile, “gördüm, bildim” diyebilmektir... “Dilsiz şeytan” olmamak, dedikleri…

Şehitlik gibi, pekâlâ kutsal bir değer taşıyan şahitliğin de seküler biçimi yok mu?
‘60’larda, ‘70’lerde gözde bir deyiş olan “çağının tanığı olma” mefhumu, başka ne idi?

Global çevre koruma örgütü Greenpeace, otuz beş yıl evvelki çıkışında, naif ve kendiliğinden halinde, tanık olma bilincine dayanmıştı. Dinsel ilhamlı bir hareketti bu: Hıristiyan Quaker mezhebinin, tanıklık etmeyi bir protesto biçimine dönüştüren geleneğini devralmışlardı. Şiddeti ilkesel olarak reddeden Quakerlar, kötülüğün ve zulmün işlendiği yere giderek, ‘orada olarak’, kısacası şahadet ederek tavır koyuyorlardı. Zulmü dünyaya duyurarak, hakikatin görülmesini sağlayarak ve aynı zamanda zalimlerin gözünün içine bakarak…

Quakerlara mahsus da değildir bu şahitlik ahlâkı ve şahitlik eylemi. İnsan hakları savunucuları, tam bunu yaparlar. Zulme ve hakikate tanıklık ederler. “İyi” gazeteciler de bazen bunu yaparlar. Şahitliği kutsal anlamına rücu ettiren, insanlık namına mübarek bir eylemdir.


Bağımsızlığı zaten pek mahdut bulunan medyanın kıskıvrak bağlandığı, az buçuk nesnellik kaygısıyla sunulan haberin kıt kaynak haline geldiği bir yerde ve zamanda, şahitlik, kutsal bir görevdir. Sözgelimi kapatılan Cizre’de neler olduğunu görmeye, öğrenmeye, araştırmaya çalışanların şahitlik eylemi… Sözgelimi, Türk Tabipleri Birliği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Türkiye Psikiyatri Derneği’nin raporu: link. Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, hep can değeri üzerine titreyen şahitlik emeği…

Kutsal fedakârlığın ve hakikate, iyiliğe adanmanın tarihinde, şehitlikten önce, şahitlik vardı. Recep’le Rıdvan’ın ‘karşılıklı’ şehit düşmelerindeki acıya ve lanete şahitlik etmeyen, edemeyen, bizden değildir.


[1] Şehitlik kültürünün birçok cephesi hakkında, Serdar Değirmencioğlu’nun Öl Dediler Öldüm adlı derlemesindeki yazıları okuyabilirsiniz: link.