Anasayfa > Haftalık Yazılar > Yeni Muhafazakâr “Estetik”

Yeni Muhafazakâr “Estetik”

Barış Özkul

27 Eylül 2015

Osmanlı modernleşmesi kimliklerle beraber İstanbul’u da bir zaman-zemin kaymasına uğratmıştı. Klasik çağda hemşehrilik (Çarşamba-Aksaray) ve dinî kimlik (Pera-Fener) esasında bölümlenen kent, 19. yüzyıl sonlarında sınıfsal-kültürel bir yarılmaya tanıklık ederken tarihî yarımada gelenek ve muhafazakârlığın, Beyoğlu ve ötesi ise Batı’nın,“bi'dat”ın simgesi haline gelmişti.

Bu ayrışma, Berna Moran’ın isabetli teşhisiyle, bir “alafranga züppe” tiplemesi doğurdu - Bihruz’dan Felatun Bey’e, yüzeysel bir Batı öykünmeciliği ile Beyoğlu’na çıkan, birkaç kelime Fransızca paraladıktan sonra gecenin bir saati Şehzadebaşı’na, ait olduğu medeniyetin beşiğine dönen bir geçiş tiplemesi.

Cumhuriyet elitleri Tanzimat’tan devrolan bu ayrışmayı bir zarafet-sakalet ayrışması olarak sundular: Tarihî yarımada ve sonradan etrafını birer önyargı gibi saracak olan surötesi semtler sadece geleneksel değil aynı zamanda sakil ve grotesktiler. Cumhuriyet bir kentte iki milletin varlığını, Fatih ve Harbiye’nin kavuşmazlığını böylece ikrar etti.

Ama Cumhuriyet’in bu iddianın içini layıkıyla dolduracak entelektüel donanımı, estetik hazırlığı yoktu -hastane, postane, üniversite gibi boğucu kamu binaları dışında Kocatepe Camii gibi “mimari harikaları” bu yoksunluğun “göz alıcı” belgeleridir.

Estetikte bireysel ve palyatif çözümlere bel bağlanmıştı: Harbiye Nezareti ile Beyazıd Camii arasındaki yön çatışmasını gidermek için meydana oval bir havuz kondurmak veya asar-ı atikayı günbegün silikleştiren yeni kentin boğuculuğunu kaide/yol seviyesini yükselterek azaltmak gibi.

Gerçi olumlu denebilecek bir “ithalat” politikası da izlendi. Henry Prost’un 37’den 52’ye İstanbul’un planlamasında tek yetkili kılınmasıyla kent, “bilimsel” bir akla emanet edildi ama Prost da İstanbul topografyasını enikonu bir mühendislik malzemesi olarak gördüğü için hazırladığı planlarla bir yandan alafranga apartmanlaşma hamlesine ağırlık verirken bir yandan Menderes’in 57-60 arasında devreye koyacağı inşaat ve yol yapım projelerine esin kaynağı oldu.

Türkiye sağının sosyal ve iktisadi hayata, mimari ve kültürel mirasa inşaat ve yol yaparak katkı sunma girişimlerinin katastrofik sonuçları o tarihlerden bellidir. AKP’nin kıvançla sahiplendiği Menderes zihniyeti, 1957-58’de Londra Asfaltı’nı Millet Caddesi ile birleştirme çalışmaları sırasında Mimar Sinan’ın eserlerinden olan İlyaszade Camii’ni dümdüz etmiştir.

Menderes dönemi İstanbul’la sınırlı kalmayan büyük nüfus hareketliliklerinin, iç göçlerin başlangıç aşaması olduğu için şimdilik bir kenara bırakılarak denebilir ki Cumhuriyet’in asıl sorunu Osmanlı’dan saplantılı bir kopuş düşleyenlerin kentin yitip giden estetik boyutlarını bir bütünlük içinde algılamakta zorlanmalarıydı. Oysa sanayileşme ve modernleşmenin İstanbul’daki yıkıcı etkileri, ölçü ve estetik düzenindeki değişim, bir imparatorluk bakiyesiydi. Abdülaziz’in 1870’lerde Sirkeci’ye tren getirmek için Topkapı Sarayı’ndaki İncili ve Pembe köşkleri yıktırması; Sepetçiler Kasrı ve Cebeciler Kasrı’nı gözden çıkartması ilk bakışta geçiş döneminin zorunlu kararları gibi görünür. Ama bu kararlar, Cumhuriyet’in uzun süre başını ağrıtacak olan “Haliç sorunu”nun kuluçka evresini hazırlamış; Sirkeci’ye intikal eden tren yolunun civarda yol açacağı ticari ve sınai canlılığın beraberinde getireceği tahripkâr gidişatın yönünü çizmiştir.

Dolayısıyla İstanbul’un sorunlarını, çehresini ve estetik gelişimini Osmanlı-Cumhuriyet, “zarafet-sakalet”, “avangard-grotesk” gibi ikili karşıtlıklar üstünden okumanın birtakım kültürel-sınıfsal üstünlük vehimlerine kapı aralamak dışında fazla bir medeniyet değeri yoktu. Ama Cumhuriyet bir yandan İstanbul’a yerleşimi teşvik ederken bir yandan da bu karşıtlıkları adeta korunacak değerler gibi, eşsiz bir gelecek tasavvuru gibi sahiplenmeyi sürdürdü.

***

Şimdi bu dar yaklaşımın AKP tarafından bu kez muhafazakârlık adına yeniden üretildiğini görüyoruz. Üstelik Cumhuriyet’in estetik plandaki eksikliği, hazırlıksızlığının yerini estetiğin mutlak yokluğunun aldığı bir dönemdeyiz.

AKP’nin bir Osmanlıcılık iddiasının olduğu, bunun en yüksek kürsülerden dillendirildiği malum. Ne var ki Osmanlı dendiğinde aklına fütuhat ve kahramanlık edebiyatı gelen Erdoğan'ın Osmanlı'yı aynı zamanda bir medeniyet mefhumu adına sahiplendiğini söylemek zor.

Turgut Cansever yıllar yılı, 80 küsur yaşına kadar yazdı: Osmanlı'nın İstanbul’la ilişkisi dizginsiz bir imar ilişkisi değildi; her şeyden önce koruma/sahiplenme/sıhhileştirme kaygısına dayanıyordu. Tayyip Erdoğan’ın fetih şenlikleriyle yâd ettiği II. Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra çevreyi erozyondan korumak için Yeniçeri Ocağı’na bağlı bir fundacı takımları kurdurtmuştu. Okmeydanı’ndaki çayırların ve yeşil örtünün, nebatatın varlığını korumak için bölgeye çatal tırnaklı hayvanların girişi yasaklanmış, sırf bu iş için daimi çayır bekçileri görevlendirilmişti. Mesire yerleri kentin kuzey-güney aksına dik gelen, on yedi on sekiz bitki türünün yetiştiği mutedil vadilere kurulmuştu vb. Osmanlı’nın kentle ilişkisine simetri duygusu hâkimdi (Cansever, İstanbul'u Anlamak, Timaş).

Kuşkusuz AKP’nin veya başka bir siyasi çizginin İstanbul’un modern öncesi dokusunu olduğu gibi muhafaza etmesi veya aslına uygun olarak inşa etmesi düşünülemez. Restorasyon, tanım gereği seçicidir; ev-bahçe hayatından salon-balkon hayatına geçmiş bir kentin topyekûn dönüşümünü hedefleyemez. Dolayısıyla bir kayıp cennet mitolojisiyle yazıklanmak, kahretmek yerine estetiği eldeki imkânlarla en iyiye varmak; güzelliği el değmemiş bir cevher olarak değil biçim ve renk değiştirerek zamana yayılan bir üslup derinliği olarak tasavvur etmek doğru olacaktır.

Peki, AKP hâlihazırda hangi estetiği, hangi güzelliği temsil etmekte? Erdoğan’ın koltuğa yapışma ve büyüklenme buhranını taçlandıran Beştepe Sarayı veya Sinan döneminin örme taştan yapılmış abidevi camilerini betonarme teknolojiyle taklit etme gülünçlüğünün nadide örneği olan cemaatsiz Ataşehir Camii gibi yapılar nasıl bir varlık dünyasına ve zevk-i selime hitap etmekte? Bir yağ lekesi gibi her köşede boy gösteren AVM’ler, kenti bir şantiye ve rant alanı olarak boydan boya kaplayan kentsel dönüşüm furyası geleceğe hangi estetik kıymetleri devredecek? Sosyal-fiziksel dokuya suni ihtiyaçlar ve talepler doğrultusunda müdahale etmenin uzun vadeli sonuçları ne olacak? Ortalamanın beğenisini parlatarak değil kentle ilgili kararlara müdahil olmayı anlamlı kılacak bir algı ve idrak berraklığına, beğeni düzeyine ulaşarak bu sorulara cevap arayan muhafazakâr bir estetik henüz oluşmuş değil.

Böyle olunca, İstanbul'un tek tesellisi AKP dönemi ile Cumhuriyet dönemi arasına sıkışmış Bizans-Levanten-Osmanlı yapılarıyla karşılaşmak oluyor.