Anasayfa > Haftalık Yazılar > 1 Kasım'da İlkin Neyi Seçmiş Olacağız?

1 Kasım'da İlkin Neyi Seçmiş Olacağız?

Ömer Laçiner

27 Ekim 2015

Eldeki veriler pekâlâ gerektirdiği halde, cevabını aramaktan –bilinçli olarak ve şimdilik– kaçındığımız sorular vardır. Ankara Katliamı’nda AKP hükümetinin tam denetimindeki devlet güvenlik ve istihbarat aygıtının “kasıtlı bir ihmali”, bir göz yumması var mıdır sorusu tam da bu tür bir sorudur.

Çünkü bu soruya “evet” denildiği takdirde; AKP –fiilen Recep Tayyip Erdoğan– iktidarının, 1 Kasım seçiminden istediği sonucu çıkarabilmek adına iç savaşı göze almış bir tehdit stratejisi izlediği yargısına varmak kaçınılmazdır. Fakat; eğer Suruç Katliamı’ndan AKP’nin tertiplediği “Bayrağa saygı” mitinglerinin devamında bazı “organize” grupların –Kırşehir’de olduğu gibi– giriştikleri linç ve tahrip eylemlerine kadar bir dizi olayda emniyet kuvvetlerinin gösterdiği adeta sistematik “güvenlik zafiyeti” zinciri ile de ayrıca doğrulanabilecek bu yargı, AKP muhalifleri tarafından açıkça dillendirilmiyor; eleştirilerin odağına yerleştirilmiyor ise nedeni hiç de kanıt yetersizliği değildir. Aksine kanıt fazlasıyla vardır.

Ancak sorun, AKP’nin böylesine tehlikeli bir yol izlemeye neden “mecbur” olduğu sorusunun yeterince cevaplandırılamıyor oluşundadır ilkin. Gerçi özel olarak Recep Tayyip Erdoğan ve çevresindeki dar kliğin “mecburiyet” sebeplerinin birçoğunu biliyor bazılarını da tahmin edebiliyoruz. Ama bu sebeplerle kendisini bağlı hissetmemesi gereken AKP örgütü çoğunluğunun bu kliğe tam teslim olmuş bir görüntü vermesini açıklamak da zor. Ayrıca, onları ve çevrelerindeki AKP oylarının yarısını teşkil ettiğini farz edebileceğimiz “çekirdek AKP seçmenleri”nin AKP’ye ve şahsen Recep Tayyip Erdoğan’a “biat”ını “anlasak” bile; AKP ve Erdoğan’ın en azından şu son üç yıl boyunca “Cemaat” ile ilişkilerden “Çözüm süreci” bahsine, oradan AB ilişkilerine kadar pek çok konudaki zikzakları ile güvenilirliğini son derece yıpratmış olmasına rağmen; bu partiye oy veren diğer %20-25 seçmen kitlesinin –anketlere göre– niçin-neden “çözülmediği” de soru işaretleriyle yüklü. Kaldı ki aynı seçmen kitlesi AKP zulmünün, yolsuzluk ve adaletsizliklerinin kanıtları apaçık ortada ve artıyorken dahi, AKP dışındaki bir “alternatif”e –mesela CHP’ye– fazla yüz vermemeye de kararlı olduğunu –son üç büyük seçimde– kanıtlamış bir kitle.


Kendisine ekonomik, toplumsal, ahlaki, bilgi/beceri alanlarında vasat düzeyde bir varoluş tarzı kurmuş veya ancak bunu hayal eden insanlar topluluğu olarak Türkiye orta sınıfının çoğunluğu oluşturuyor bu kitleyi. AKP’nin, 2011 seçimlerinden sonra giderek sertleştirip yaygınlaştırdığı “kutuplaştırma” stratejisi ile çoğunluğunu kendi “muhafazakârlık” formatında mevzilendirmeye çalıştığı –ve eldeki verilerin manzarasına bakılırsa– hayli “başarılı” olduğu kesim de bu kitlenin büyük kısmı.


Dolayısıyla; eğer Davutoğlu’nun iddia ettiği –ve anketlerin de yalanlamadığı– üzere, Ankara katliamı gibi AKP iktidarını “ihmal”den “göz yumma”ya kadar uzanan ağır şaibe, hatta suç ithamı altında bırakan bir vahşet olayı dahi o parti, iktidarı ve liderinin bu kesim nezdinde desteğini azaltmıyor, aksine arttırıyor ise; burada durmalıyız. Çünkü –Türkiye’yi içinde düşündüğümüz– ortalama bir “medeni toplum”un ölçütlerine göre “anormal” bir olgu söz konusudur bu durumda.


Türkiye’nin de içinde yer aldığı modern veya modernleşme yolunda epey mesafe katetmiş toplumlarda söz konusu orta sınıfların “istikrar”a birincil önem ve öncelik verdikleri, koalisyonları değil tek parti hükümetlerini tercih ettikleri bilinir. Fakat bu toplumların hiçbirinde AKP’nin 2011-2015 dönemi siciline benzer bir partinin değil tek başına yeniden iktidar olması, birinci parti konumunu koruması bile görülmüş şey değildir. Yolsuzluklarla, açık yalanlarla, politik zigzaklarla muhaliflerine karşı en pespaye sindirme metotları ile dopdolu bu sicil, ahlâki ve siyasî standartları vasatın birkaç derece altında bir orta sınıf için bile kabul edilebilir olamaz. Gerçi Türkiye’nin AKP seçmeni orta sınıfı da 7 Haziran’da Bay Erdoğan’ın muhafazakâr otoriter Başkanlık rejimi hayallerine ağır darbe vuran bir oy desteği azaltması ile bir kabul edebilme sınırının olduğunu kanıtlamış sayılır. Ama 7 Haziran’dan sonra AKP iktidarı sicilini daha da karartan fasıllar eklenmesine rağmen bütün anketlerde AKP oy tabanının daralmadığı görülüyor ise; ya AKP’nin %40 civarındaki kemikleşmiş bir seçmen tabanı oluşmuş ve partilerini ne olursa olsun iktidarda tutmaya kararlı bir “asabiye”ye bürünmüştür; ya da AKP’nin 7 Haziran’dan beri sürdürdüğü iç savaşla tehdit stratejisinden terörize olduğu için “yeter” demek için 1 Kasım gününü beklediğinden renk vermemektedir.

Seçim akşamı bu ikinci ihtimal gerçekleşirse en azından aylardır ülke üzerine çöken ve gitgide ağırlaşan ufunetli hava dağılacaktır. Ama eğer ilk ihtimal, hele AKP’ye tek başına hükümet imkânı verecek biçimde gerçekleşirse sadece mevcut gerilim daha da artmakla kalmayacak; çok muhtemeldir ki orta vadede (1-2 yıl içerisinde) toplum olarak bir “kopuş” eşiğine sürükleneceğiz.

***
Çünkü AKP’nin yazının başında “iç savaşı göze almış bir tehdit stratejisi” diye tanımladığımız tutumu, ne sadece seçimi kazanmaktan ibaret bir amaca dayalıdır ne de sadece HDP ve onun destek kuşağında yer alanlara yönelik örtülü veya dolaylı şiddet eylemleriyle AKP iktidarına mecburen katlandıracak bir yılgınlık havası oluşturmakla sınırlıdır.

Gezi isyanı günlerindeki AKP ve özellikle Erdoğan’ın tavrından ilk kez apaçık biçimde ortaya çıktı ki; AKP ve Erdoğan’ın zihninde, amacında bir toplum tasarımı vardır. O mahut “dava” budur ve muhafazakâr otoriter Başkanlık rejimi de o amacın inşası için zorunludur.


Söz konusu tasarım ise “Türkiye toplumunu Sûnni Türk/veya Türkleşmişlerin – tıpkı “Osmanlı”da olduğu gibi açık veya örtük imtiyazlarla hakim millet statüsünde olduklarını hemen her durumda duyumsayacakları; diğerlerinin ise ikinci sınıf tebaa olarak “bahşedilen” hak ve imkânlara rıza göstererek yaşamayı kabullendikleri bir toplum” diye özetlenebilir.


AKP’nin özellikle 2011 sonrası icraatında hükümet –ve hatta devlet– olmanın tüm imkânlarından yararlanarak sadece devlet aygıtı ve işleyişinde değil, ekonomi, maliye kültür sanat, eğitim alanında da bu tasarım doğrultusunda hayli mesafe aldığını biliyor ve görüyoruz.

Bay Erdoğan şu son dönemde tedavüle soktuğu “milli ve yerli” olmak sloganı ile kendince o tasarımın meşruiyet kılıfını lanse ediyor. “Bana Meclis'te 400 milli ve yerli mebus verin” demenin “pratik anlamının “CHP’li ve HDP’li olmayan 400 mebus” olduğunu “anlayan anlıyor”. Sünni Türk ve Türkleşmiş –ayrıca elbette muhafazakâr– kesimin dışındaki “gayri milli, gayri yerli” (*) olanlara, hem malum “Reis”, hem de örneğin mafyatik reisler gereken ikazı, “oluk oluk kan akar” demeyi de ihmal etmeyerek yapıyorlar zaten.


Bay Erdoğan’ın “gayri milli ve gayrı yerli” saydıkları hiç şüphesiz kendilerine dayatılan ikinci sınıf “zımmi” yurttaş kimliğini ve böyle bir varoluş tarzını reddedecek ve meşru savunma haklarını gereğince kullanacaklardır. Ama sorun Bay Erdoğan ve kliğinin “milli-yerli diyerek övdüğü AKP’ye oy veregelmiş orta sınıf seçmen kitlesinin nasıl davranacağı konusunda yoğunlaşmaktadır.

Eğer bu kitle, yakın dönem tarihimizde ve özellikle şu son dönemde hep Bay Erdoğan’ın “gayrı milli/gayri yerli” diye nitelediği kesimleri vurmuş, katletmiş vahşet ve alçaklıkla damgalı saldırıların en son ve en kanlısının ertesinde bile “Davutoğlu’na bakılırsa” AKP’ye desteğini korumuş ve arttırmış ise; eğer bu iddia 1 Kasım seçiminde de doğrulanmış gözükür ise...

O gayri milli-gayri yerli denilenler, bu kitle ile medeni bir 21. yüzyıl toplumunun eşit haklara sahip bileşenleri ol(a)mayacakları sonucunu çıkaracaklardır buradan. Kendi varoluş tarzlarını ve kaderlerini belirleme haklarını kendilerini ikinci sınıflığa itme kararlılığındaki bir kesimin insafına terketmeye zorlayan bu sayı egemenliğine karşı, meşru haklarını etkin biçimde kullanmanın yollarını arayacaklardır.

Şimdiye kadar AKP’ye oy vermiş olan kesim, Erdoğan’ın ve kliğinin halihazır Türkiye toplumunun bütün bileşenlerinin eşit haklara sahip daha ileri ve medeni bir toplumu birlikte oluşturma yolunu açıkça tıkadığını nihayet görür; AKP propagandasının pohpohlamaları ve tehditleriyle itildiği yolun vahametini kavrar ve bu kavrayışını sandığa yansıtır ise, iktidardaki kliğin kopma noktasına kadar gerdiği ana toplumsal ilişki ağları yeniden ve daha sağlam biçimde örülebilecek demek olur bu.


Dileğimiz ve beklentimiz de bu.

(*) Bu kategori ile ilk planda Kürt illerinden son on yıllarda “Batı”ya göçüp yerleşen, Kürt kimliğini saklamayan veya “solcu” kişiliğini sahiplenen kesimlerin kastedildiğini, böyle de algılandığını örneğin Kırşehir olaylarında açıkça gördük.